4 Ağustos 2008 Pazartesi

İnsanoğlu kuş misali

Heybeliada'dan Bostancı'ya ilk vapur sabah saat 07:05'te. Buna bineceğiz. Bostancı'ya varış 08:00 görünüyor tarifede. Bu da demektir ki, 08:05'i bulur. Ama o da ne? Bostancı'dan Sabiha Gökçen'e giden otobüsün kalkış saati de 08:00. Bir sonraki 09:00. Gece telaşlandık ama yapacak bir şey yok. Sabah ola hayrola deyip, uykuya daldık...
Sabah daha bizim iskeleden 2 dakika gecikmeyle kalkınca vapur, Osman soluğu kaptanın yanında aldı. Durumu anlatmış. Aşağıya geldiğinde yüzü gülüyordu. Tam yol gidecekmişiz Bostancı'ya. Ayrıca telsizle iskeledekilere otobüsü bekletmelerini söylemiş. Süper! Tam yol işe yaramış olmalı ki, 8'e 3 dakika kala vardık Bostancı'ya. Biz koşarak durağa vardığımızda daha otobüs yoktu ortalıkta. Ama saat tam 8'de göründü ve hemen kalktı.
Yarım saat sonra havaalanındaydık. Güvenlik görevlileri sabah uykusuna dalan Zeyno'yu arabasından kaldırınca uyanıverdi ve tabii etrafındaki hareketlilikten tekrar uyuyamadı. Almanya kuyruğunda çıkan sıra kavgası ve kalkmak üzere olan uçaklarına binmek yerine tüm çağrılara rağmen free shop'ta alışveriş yapan İran yolcularının eğlenceli seyri sayesinde vaktin nasıl geçtiğini anlamadık. 25 dakika gecikmeyle, saat 10:40'ta kalktı uçağımız. Çok cici bir hostes gelip bize uçuşla ilgili birkaç detayı hatırlattı. Bu arada yanımızdaki koltukta oturan bayan da, bizim rahat etmemiz için gönüllü olarak boş olan başka bir koltuğa geçti. Ve daha da güzeli, hemen yan sıramızda oturan anne ve iki kızı Zeyno'ya bayıldı. Zeyno da onları sevince, biz kendimizi bir anda gazete okurken bulduk. Onlar da Zeyno'yla oynarken...
Zeyno yaklaşık 45 dakikasını da uyuyarak geçirince, oldukça rahat geçti 3 saatlik yolculuğumuz. Havaalanında Suat karşıladı bizi. Nurcan'ın emanetlerini bırakmak için Köln'e, Levent'in cafesine gittik ayağımızın tozuyla. Ama Suat akşam Budapeşte'ye gideceğinden, fazla vakit kaybetmeden hemen eve, Düsseldorf'a geldik.
İçinde 100 yıldan fazla zamandır insanların yaşadığı, o döneme ait klasik mobilyalarla modern tarzın bir arada olduğu bir ev burası. Kocaman bir mutfağı ve 100 yıllık oldukları her hallerinden belli ağaçlarla kaplı bahçeye bakan çok güzel bir balkonu var. Suat bir yandan 18:00'de onu almaya gelecek taksiye yetişmek için bavulunu toparlarken bir yandan da evle ilgili birkaç bilgi verdi bize. Birkaç malzemenin yeri, mutfaktaki su ısıtıcısının ve fırının nasıl çalıştığı, battaniye ve havluların yeri, çöplerin türlerine göre nasıl ayrılıp, nasıl atılacağı vs. Sürekli seyahat etmenin verdiği çabuklukla hazırladı bavulunu. Hep beraber İtalyan usulü pişirdiğimiz sebze çorbasını içmeye bile vaktimiz kaldı. Sonra anahtarları verdi ve gitti. Planımıza göre Cuma akşamı Amsterdam'da buluşacağız.
Yorulmuşuz. Vakit kaybetmeden yattık. Sabah o uyanmadan biz uyandırdığımız için çok şaşıran ve gün boyunca bir türlü uzun boylu uykuyu tutturamayan Zeyno çoktan uyudu bile. Düşünüyorum da, boşuna insanoğlu kuş misali dememişler. Sabah Türkiye'de, Ada'da evimizdeydik. Şimdi Almanya'dayız. Ve önümüzdeki günlerde başka bir ülkenin sokaklarında geziyor olacağız... Zeyno tüm bu hız içinde neleri anlıyor acaba?

Hiç yorum yok: