3 Nisan 2014 Perşembe

Ve nihayet dişler düşer



Her salyayı belirti sayarak, her huzursuzluğu, ateşi “hıh şimdi geliyor” diye karşılayarak tam 14 ay bekledik Zeyno’nun ilk dişini. O ise hiç istifini bozmadan, bu süre boyunca simidi, köfteyi, her çeşit meyveyi-sebzeyi damaklarıyla yedi kütür kütür...

1 yaşını doldurduğunda, görenlerin şaşkın şaşkın baktığı, yürüyen ama dişsiz bir kızımız vardı. Tabii ki dişsiz kalmadı, ilk dişinin ardından diğerleri de sorunsuz bir şekilde pıtır pıtır diziliverdi ağzına. 

Ama son 1 yıldır dişleriyle ilgili başka bir derdi vardı Zeyno’nun: “Benim dişlerim neden dökülmüyor?”. Çevresindeki yaşıtı arkadaşları birer birer dişlerini döküp, bunu bir büyüme alameti sayarak gururlanırken, onun bu konudaki endişesi daha da arttı. Uzun uzun anlattım “senin ilk dişin de çok geç çıktı; bu nedenle muhtemelen ilk dişinin düşüşü de arkadaşlarına göre geç olacak. Ama bak dişlerin çok güzel ve sağlam” diye. Dinledi, mantıklı buldu, onayladı... Ama bu kez de “keşke ilk dişim daha erken çıksaydı” diye mızmızlanmaya başladı...

Neyse ki, geçen ay, alt ön dişlerden biri hafif hafif sallanmaya başladı. Fark edince, aman ne mutluluk! Bu diş rahat bırakılmadı tabii. Sürekli kontrol edildi, ufak ufak dürtüldü. Ve geçen hafta sonu itibariyle, ön dişlerden biri çıktı çıkacak kıvamda, diğeri de epeyce sallanır haldeydi. Pazar gecesi yatmadan önce yaptığım son kontrolde, Zeyno’nun “Anne dişimde mor bir şey çıkmış” diye tarif ettiği şeyin,  az sallanan dişin arkasından patlayan yeni diş olduğunu fark edince, işi hızlandırmaya karar verdik.

Pazartesi günü için yapılan baba-kız iş yerinde planının ilk adımı dişçi ziyareti oldu. Böylece Zeyno dişçi koltuğuna ilk kez 6,5 yaşında, sallanan ön dişlerin alınması için oturmuş oldu. Osman’ın çektiği videodan izlediğim kadarıyla endişeli bakışlarla oturmuş, saniyeler içinde çekilen dişler sonunda gözünden bir damla yaş süzülmüş ve büyük bir mutlulukla koltuktan kalkmış...

Şimdilerde çok mutlu... Hele bir de diş perisi, biriktirdiği paralar için cömert bir katkıda bulununca, o parayı babasının bıraktığını bilse de sabah sevinç çığlığı atmadan edemedi. Ne de olsa okullar açıldığından bu yana biriktirdiği miktar, hedeflediği rakama ulaşmış oldu böylece. Şimdiler de o parayla ne yapacağına karar vermeye çalışıyor. Tablet almak için çıkılan yol, parayı İtalya’da harcamaya doğru gidiyor...

11 Ekim 2013 Cuma

İlkokul mektubu


Geçen hafta okulda çektikleri fotoğraf, buzdolabımızın üstündeki yerini aldı.


Zeyno’cum,

İlk 1 yılının ardından bu bloğa yazmaya devam ettiğime ve özellikle hayatındaki “kaydadeğer” şeyleri buraya not düştüğüme göre, ilkokula başlamanı da yazmalıyım elbette. Her zamanki gibi yazacağım olayın başlangıcıyla eşzamanlı not düşmeyi beceremedim tabii. Ama aslına bakarsan iyi de oldu, şimdi yazacak daha çok şey var.

Bu kez yazımı sana hitaben yazıyorum. Bunun nedeni, zaman zaman kendi eğitim hayatımla ilgili yaptığım sorgulamalar. Sen de eğitim hayatını çoook gerilerde bıraktıktan sonra bu tür sorgulamalara girersen, bu mektubumu oku lütfen.

En iyisi baştan başlamak sanırım; yani anaokulundan. Bu konuda detaylıca yazılmış yazılarım var ama yine de kısa bir özet geçmekte fayda olacak. Çünkü mantığımız seni anaokuluna yazdırırken nasıl işlediyse, ilkokul için de aynı şekilde işlemeye devam etti.

Sen 3 yaşını henüz bitirmiştin ki, doğup, 3 seneni geçirdiğin Heybeliada’dan Beylerbeyi’ne taşındık. Sebep babanın tayini. Ve ben, bu taşınmadan sadece birkaç gün sonra seni anaokuluna göndermeye başladım. Bunun iki nedeni vardı: Birincisi 3 yaşını bitirmiştin; yani uzmanların önerdiği anaokuluna başlama yaşına gelmiştin. İkinci ve asıl neden ise – açıkça itiraf ediyorum – günün 24 saati içinde sadece bana ait zamanlar istiyordum artık. Hayalim şuydu; sen anaokulan gidecektin, senin okulda olduğun saatlerde bana – yalnızca bana – kalacaktı!

Çok kolay olmadı. 15 gün boyunca geceli – gündüzlü ağladın. Sen ağladıkça ben gittim – geldim ama pes etmedim. Ve böylece senin keyifli anaokulu günlerin başlamış oldu.

Buradaki kritik konu, gittiğin anaokuluydu. Babanla hangi anaokuluna gideceğini seçerken ilk önceliğimiz “evimize en yakın okul”du. Çünkü henüz 3 yaşındayken servisle bir yerden bir yere gitmeni istemiyorduk. Hele ki İstanbul’da!

Evimize en yakın anaokulu, kuş uçuşu bakıldığında neredeyse evimizin bitişiğinde olan, yürüyerek 20 dakika, arabayla da 5 dakika uzaklıktaki Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü Uygulama Anaokulu’ydu. Biz de ilk iş oraya gittik. Evet, kendine ait bir oyun bahçesi yoktu ama bitişikteki Boğaz’a nazır park kısa sürede sizin olmuştu. Evet çatı katındaydı ve minik ayaklarınızla 2 kat merdiven çıkmak zorundaydınız ama bu hiç sorun olmadı. Evet sınıfınızın havalandırması iyi değildi ama Ayşe Teyze’niz sizin temiz bir ortamda olmanız içinden elinden geleni yapıyordu.  Sonuçta başka anne-babalar için çok önemli olan ve vazgeçemedikleri bu detaylara takılmadık biz. Ve birkaç ay sonra ilk öğretmenlerin Tülay Hanım, Tuba Öğretmen ve Emine Öğretmen’i daha yakından tanıyınca çok doğru bir karar verdiğimizi iyice anladık. Böylece, dünyayı gezmeyi, okumayı, sanatsal etkinlikleri takip etmeyi seven, sıcakkanlı ve güleryüzlü öğretmenlerini rol model alarak, evden okuluna sadece birkaç daikada gidip-gelerek, keyifle geçirdin 3 yılını.

Ve 6 yaşını bitirirken, yani ilkokula başlayacağın sene Karamürsel’e taşındık. Sebep yine aynı.

Ama bu kez, oturacağımız evi seni düşünerek seçtik. Birincisi, Ada’da doğayla içiçe büyüyen, İstanbul’dayken “nereye gidelim?” sorusuna “ormana” diye cevap veren, çiçekleri – böcekleri seven sen, uzunca bir süredir bahçeli ev istiyordun. Karamürsel’deki evler de bahçeli ve müstakildi. İkincisi, buradaki evlere yürüme mesefesinde bir ilkokul vardı.

Bu arada “Zeyno okula başlayacak, gitmeyin o küçük yere. Babası hafta sonları gelir, siz Zeyno’yla İstanbul’da kalın” diyen arkadaşlarımız çok oldu. Ama bunu bir an bile düşünmedik. Çünkü biz, bir arada mutlu olan bir aileyiz.

Anaokuluna başlarken işleyen eğitim mantığımız, ilkokul döneminde de yine aynı çalıştı; ilk öncelik eve en yakın okulundu!

Evet, Kaytazdere diye küçük bir yerde otururken, insanın çok da alternatifi olmuyor. Ama seni, İstanbul’un en gözde kolejlerinden birinin Yalova şubesine, üstelik İstanbul fiyatının yarısına gönderebilirdik. Böylece sen de havalı bir kolej mezunu olabilirdin. Ancak hem birkaç özel okul dışında Türkiye’deki özel okulların eğitim sistemine inanmadığımızdan hem de şehirlerarası bir yolda her gün saatlerce zaman kaybetmeni istemediğimizden, hiç düşünmeden seni evimize yakın olan ilkokula yazdırdık.

Şimdi Piyale Paşa İlköğretim Okulu öğrencisisin. Sınıfın 1-B; okul numaran 108.

Uyum haftası denilen ve sadece 1. sınıfların okula gittiği ilk hafta, birlikte gidip geldik okula. İlk gün, ben sınıftan ayrılırken ne kadar endişeli olduğunu bakışlarından anladım. Hatta gözlerin dolu doluydu. Ama tenefüse gayet neşili çıktın.

Bir hafta sonra sonra bana “ben artık okula kendim gidebilirim, gelmene gerek yok” dedin. Bazı sabahlar bisikletinle, bazı sabahlar yürüyerek koyuluyorsun yola. Arada sırf keyif için, birlikte gidiyoruz. Öğlen yemek yemek için eve geliyorsun, sonra yine okul.

Eğer yolda çam fıstığı toplamaya ya da arkadaşınla parka takılmamışsan, öğleden sonra 3 gibi evde oluyorsun. Hava güzelse, komşu ablalarla bizim bahçede toplanıp, birlikte ödevlerinizi yapıyorsunuz. Hava kötüyse, birinizin evinde.

Mutlu olduğunu düşünüyoruz. Bu dönemde senin okuluna fazladan harcamadığımız parayla bol bol geziyoruz. Zaman ne gösterir bilmiyorum ama şimdilik keyfimiz yerinde.

Seninle ilgili olarak hayattaki ilk önceliğimiz mutlu ve keyifli bir çocuk olman. Doğru ya da yanlış, senin için seçimlerimizi buna göre yaptığımızı bil lütfen.


Bir hafta içi sabahı


22 Ağustos 2013 Perşembe

Yeni ev, yeni hayat

Evimizin ön kapısı - üst kat pencereleri Zeyno'nun odasının

Neredeyse 1 ay olacak taşınalı. Düzen kurulduğuna ve bu düzene alışıldığına göre, artık yazma zamanı gelmiş demektir.

14 senelik taşınmalı hayatımızda, ilk kez taşınacağımızı önceden biliyorduk  aslında. Yani buna hazırlıklıydık... da, bir tek Gölcük’e hazırlıklı değildik nedense? Tuzla’dan Foça’ya, Aksaz’dan İskenderun’a her yeri düşünmüştük de, bir tek daha önce, evliliğimizin ilk yıllarında 5 sene oturduğumuz Gölcük’ü getirmemiştik aklımıza. İşte bu nedenle haberi alınca küçük bir şok yaşadık. Bir Cumartesi günü, Zeyno’nun voleybol antremanındayken aldık haberi. Osman telefondaki arkadaşına “Gölcük mü?” dedi; bunu duyan ben de yanımdaki arkadaşıma.

Bahçe tarafı

Kısa sürdü ama şaşkınlığımız. Ve hemen planlara başladık. İlk planımız, oturacağımız lojmanı Gölcük’ten değil, Karamürsel’den istemekti bu kez. Bunun için nedenlerimiz vardı kendimizce: Birinci neden Zeynep’ti. Çünkü Karamürsel’deki evler müstakil ve bahçeliydi. Bu da son yıllarda “ne zaman bahçeli evimiz olacak?” diye sızlanan Zeyno için şahane olacaktı. E daha önceki 5 yıllık tecrübemizden biliyorduk ki; biz Gölcük’ü sevmiyorduk ve sevememiştik. Ayrıca ben home office çalışma düzenine dönüp, haftada 1 gün iş için İstanbul’a gittiğimde, Zeyno’nun okula gitme ve bakım işini burada daha kolay organize edebilecektim. Eski birkaç arkadaşımız da Karamürsel’de oturuyordu... Yani karar hemen verildi...

Tatile çıkmadan birkaç gün önce Osman “Haziran sonunda lojmanları dağıtmak için bir toplantı yapacaklarmış. Katılalım mı?” deyince hiç düşünmeden “evet” dedim. Böylece o hafta sonu hemen Karamürsel’e gelip, elimizde boş evlerin listesi dolanmaya başladık. Niyetimiz “%100 müstakil”lik için tek katlı evlerden almaktı ama herkesin “kışın ısıtmakta çok zorlanırsınız” uyarısıyla, ibreyi iki katlılara çevirdik. Evlerin içini görme şansımız olmadığından biz de behçelerine bakarak  yaptık seçimimizi. Ve liste başına; bahçesindeki kiraz ağacına vurulduğumuz köşe ev 939-4’ü yerleştirdik. Biz tatildeyken Osman’ın vekalet bıraktığı bir arkadaşı toplantıya katıldı ve bu evi yerimize aldı.   

Hal böyle olunca, tatil dönüşü Karamürsel’de mola verdik. Anahtarımızı aldık ve yeni evimizin içini ilk kez gördük. Eskiydi, küçüktü ama şirin görünüyordu. Üstelik 55 yaşına rağmen büyük bir sorun da çarpmamıştı gözümüze.

O andan sonra İtanbul’da hızla geçti günlerimiz. Bir yandan, 3 yılda her köşesine iyice yayıldığımız kocaman evimizi toplayıp, kolilere sığdırdık; diğer yandan yeni evimize birkaç küçük tadilat yaptırdık. Ve Temmuz ayını tamamlamadan taşındık.

Zehra ve Zeynep - Bahçedeki ardiyanın kapısını boyarken

Bahçedeki masanın yemek saatleri dışındaki hali

Tam da tahmin ettiğimiz gibi oldu. Zaten daha önceden buralara aşina olan Zeyno eve ve behçeye bayıldı. Daha nakliye arabası eşyaları boşaltırken, bitişik evde oturan, kendinden 1 yaş büyük Zehra ile arkadaş oluverdi. Ada’dan bebeklik arkadaşı Arca’nın sadece 3 ev yanımızda oturduğunu öğrenince sevindi. Birlikte saatlerce resim yapabildiği Duru Abla’sının burada oturduğunu da biliyordu...

Bahçemizin hemen yanı başında, Zeyno'nun salıncağına ev sahipliği yapan incir ağacı

Geçen Hıdırellez'de, gül ağacına bağlayacağı kağıda bir kedi çizmiş; benden de kağıda "lütfen bir kedim olsun" yazmamı istemişti. 

Bir hafta sonra iyice yerleşmiştik. Mangalı da yakınca, “işte artık oldu” dedik. Birkaç ufak eksik dışında tamamız. Şu sıralar bahçeli eve alışmaya çalışıyoruz sadece. Terliklerimizin içine giren sümüklü böceklerin yapışkanına, acıkınca bacaklarımıza sürünen yavru kedilere, her akşam aynı saatte, bahçemize gelen kirpi için sessiz olmaya, dalından incir yemenin zevkine karşılık kollarımızın kaşınmasına, akşamsefalarının ne kadar hızla büyüdüğüne...

9 Eylül’de ilkokula başlayacak Zeyno. Okulu evimize 5 dakikalık yürüme mesafesinde. Ama o tarihe kadar yazlık mod’dayız hepimiz. Yemekler bahçede yeniyor. Zeyno geceyarılarına kadar bahçelerde oynuyor. Hafta sonları her daim hazır olan çanta kola takılıp, havuza gidiliyor. Yıkanan çamaşırlar bahçedeki ipe asılıp, rüzgara ve güneşe teslim ediliyor. Her fırsatta ardiyadaki mangal çıkarılıp yakılıyor...

Kısaca hepimiz alıştık yeni hayatımıza. Bakalım kış nasıl geçecek buralarda?

Gül köşesi

Arsız akşamsefaları

Dalından incir

Bahçeye bakan mutfak camımız

Bahçenin demirbaşları

16 Temmuz 2013 Salı

Çok gecikmeli bir yazı

Aslında tatile çıkmadan bir hafta kadar önce (yani bugünden 3 hafta kadar önce) yazmıştım aşağıdaki yazıyı. Ama koyacağım fotoğraflara bir türlü elim değmeyince, yayınlaması kaldı bu zaman... Sonuç: İki gecikme girizgahlı bir yazı...

**
Osman’ın Mayıs sonundaki İsviçre gezisine ben de dahil oldum son anda. Zeynep’i 7 günlüğüne (ki, birbirimizi hiç görmediğimiz en uzun ayrılığımız) anneme teslim ettik ve yola çıktık. Biz İsviçre’de gezerken Zeyno da bol bol kusup, surat asmış. Anneme göre kusmaların nedeni psikolojik; ama ben biliyorum ki, o sıra çocuklarda zaten salgın olan enfeksiyon!

Biz yokken çok şey olmuş Türkiye’de. Dönüşümüze 2 gün kala, İstanbul’daki arkadaşımla yaptığım telefon görüşmesinden sonra, tesadüfen haberimiz oldu olaylardan. O andan itibaren, geceleri otelde haberleri izledik. Dönene kadar da içimiz içimizi yedi.

Tüm bu olanların moral bozukluğuyla da, son notumdan bu yana geçen süreye sığan bir madalya, bir diploma ve bir partiyi yazamadım. Şimdi, daha fazla unutmayayım diye, çok da detaylandırmadan özetleyeceğim burada.

**
 
 Mezuniyet Gösterisi'nden - Tavşan şarkısını söylerken
 
Mezuniyet Gösterisi'nden - Taçlar kafada, Zeyno mutlu...
 
Mezuniyet Gösterisi'nden - Kurdela dansı
 
Dönüşümüzün ertesi günü, 3 Haziran’da Zeyno’nun mezuniyet gösterisi yapıldı. “Anne çok heyecanlıyım” demişti bir hafta önce bana. “Bu kaçıncı gösterin, neden heyecanlanıyorsun ki?” dediğimde de “Gösteri yapacağımız için değil, kep atacağımız için heyecanlıyım” demişti. Zaten ondan sonra da sık sık kepini havaya nasıl fırlatacağını çalıştı...
 
Beklenen an... Kepler havaya...
 
Zeyno'nun ilk öğretmeni Emine Öğretmen... Çok şanslıyız, çok! Hiç unutmayacağız...
 
 Mezuniyet Hatırası
 
8 Haziran akşamüstüsü, Zeyno’nun voleybol grubundaki tüm çocuklar ve aileleri, Beylerbeyi Spor Kulübü’nün sahasında toplandık. Formalarıyla görmeye alışık olduğumuz kızlar süslü püslüydü bu kez. 1 yıllık emeklerinin karşılığında, hepsinin boynuna birer madalya taktı öğretmenleri. Onlar sevindi, biz gururlandık. Taşınacağımız için burada voleybola devam edemeyecek ama geçen kış katıldığı antrenmanların Zeyno’ya katkısı tartışılmaz.

 Madalya Sürprizi 
 
Elçin & Handan Öğretmen... Zeyno'da emekleri çok  
 
13’ünde Zeyno doğumgününü kutladı okulda. Onun isteğiyle evde, birlikte yaptık pastayı. Biri çilekli-çikolatalı, diğeri muzlu-çikolatalı. Yanına da, tarifini yine Zeyno’nun verdiği makarna salatası ile (makarna, rende salatalık, nane ve yoğurt), zeytin ezmeli mini sandviçler hazırldık.

Okulda doğumgünü kutlamaca...   
 
Ve 3 yıldır dilinden düşürmediği parti de 15 Haziran’da evde oldu. Toplam 9 çocuk oldular; 4 kız, 5 oğlan. Oğlanlardan biri fazlaca hareketli olunca, parti pek de Zeyno’nun hayal ettiği gibi olmadı. Bir de sanırım beklediği başka kişiler vardı ki; “çok az kişiyiz, o yüzden hiç eğlenceli geçmiyor” diye yakındı. Ama onun isteğiyle, ev süslendi, arkadaşlara hamburger yapıldı ve dondurma ikram edildi. Bu partiden benim çıkardığım sonuç: Erkek çocukları gerçekten çok farklı!
 
 Evde parti zamanı
 
 
Ve 14 Haziran’da diploma aldı Zeyno; anaokulu diploması. Eylül hepimiz için yeni bir başlangıç olacak. Taşınacağız... Yeni bir evimiz, yeni komşularımız olacak. Osman yeni işyerine başlayacak; ben yeniden homeoffice çalışmaya başlayacağım. Ve Zeyno ilkokula başlayacak.

Her zamankinden farklı söylebileceğim bir şey yok; zaman çok hızlı geçiyor...
 
Karamürsel'de ev seçmece gününden bir hatıra

 

 

 

 

 

 

2 Mayıs 2013 Perşembe

Nisan 2013'ün hafta sonları

Madem gecikmeli de olsa 23 Nisan gösterisini yazdım; geçen ay her hafta sonu "artık yazayım" dediğim yazıyı da özetle aktarayım:

Elçin Hoca & Handan Hoca ve Beylerbeyi Spor Kulübü küçükler voleybol takımı

Geçen Eylül'den beri hafta sonu rutinimiz hemen hemen aynı bizim. Sabah kahvaltı yap, 12:00-13:00 arası Zeyno'yu voleybola götür, sonra eve dönüp keyif yap. Ama Nisan ayının hafta sonları hareketli ve ilklerle dolu geçti Zeyno için.

Belgrad Ormanı'nda yapılan Geyik Koşusu'na katıldı mesela. Osman 14 km koştu; Zeyno da 200 mt. Yarış sonunda, kalabalık içinde onu bulduğunda, düştüğü için ağlıyordu. Ama boynuna Bambi madalyasını takınca ve çocuklara ikram edilen geyik şeklindeki kurabiyeyi ve sıcak çikolatayı görünce keyfi yerine geldi.
 
 
Koşu öncesi hatırası
 
Ve start!
 
Babanın dönüşünü beklerken... Geyik boynuzu şeklinde taç ve starta varanları çan çalarak karşılama
 
Voleybol dönüşü bahçede ekim-dikim işleri yaptı babasıyla.

Nisan 2013, Beylerbeyi

Süreya'da çocuklar için hazırlanan Fındıkıran'ı izledi hayranlıkla. Hem de en ön sıradan. Böylece ilk bale gösterisini de izlemiş oldu.

Fındıkkıran Balesi, Süreyya Operası - Kadıköy

Boğaz'ın rüzgarından yararlanıp, uçurtma uçurdu.

Üsküdar'daki Uçurtma Müzesi gezisinden alınan uçurtma, Beylerbeyi

İş Sanat'taki Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'i izledi. Hem oyuna, hem de sahnenin köşesine yerleşmiş mini orkestraya hayran kaldı. (Bu gösteriden foto yok maalesef elimizde. Ama Pamela Spence'ın üvey anneyi oynadığı gösteri müzikal tadında hazırlanmıştı ve ben bile zevkle izledim)

İstanbul'da yaşamak zor, ama bir o kadar da şans vesselam... Yaşamasını bilene!


2013'ün 23 Nisan'ı

24 Nisan 2013 - Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü Uygulama Anaokulu

Anaokulundaki son 23 Nisan kutlamasını yaptı bu sene Zeyno. Kısa ama güzel bir gösteriydi. Yine alkışlarken gözlerim doldu; yine anaokulundaki ilk gösterisini hatırladım ve yine bir kez daha "Allah'ım ne kadar hızlı büyüyor!" dedim...

13 Şubat 2013 Çarşamba

Anaokulunun son düzlüğü başlarken



Anaokulu koşusunun son düzlüğü başladı bu hafta Zeyno için. Tatil başlarken yazamadım; bari bitişinde yazayım

Karne tarzı bir şey vermek anaokullarında yasakmış. Bu nedenle karne değil, köşesine gülen yüz yapıştırılmış bir gelişim raporu aldı Zeyno ilk dönemin sonunda. Köşedeki gülen yüzden, yazanların iyi bir şeyler olduğunu biliyordu ama daha yolda, okuldan eve dönerken okuttu hızla bana. Ben okudukça, yüzünde gittikçe yayılan bir gülümsemeyle dinledi. Memnundu ama “1’den ona kadar sayabilir” cümlesine biraz bozulup, “ben çok daha fazla sayabiliyorum ki!” diye gösterdi tepkisini.

Hem benim artan toplantılarımı bahane edip, hem de daha uzun ayrılıklara alıştırma olsun diye, Pazar akşamı anneanneye bıraktık Zeyno’yu. Tatil boyunca, haftasonu hariç orda kaldı. Genel olarak halinden memnundu; başka alternatifi olmadığından sesini de fazla çıkaramadı ama gün saymaktan da alıkoyamadı kendini. Biz de arada birkaç akşam onu ziyaret etmeyi ihmal etmedik.

Tatil boyunca neler yaptı:

Anneanne evindeki onlarca çocuk kanalı nedeniyle bol bol tv izledi (bu bizi çok memnun etmesede, eve dönüşte neredeyse televizyonu hiç açmayınca, bu endişemizin yersiz olduğunu anladık. Tatildeydi, fazlaca alternatifi yoktu, elinin altında çok fazla çizgi film kanalı vardı, o da keyfini çıkardı)

Boncuklardan uzunlu kısalı kolyeler hazırladı (bu hala en sevdiği aktivitelerden. Dün akşam yatmadan önce bile, şık olma gününde takması için iki bileklik yaptık)

Bulduğu her kağıda resimler yaptı (prensler ve prensesler, çiçekler, desenler, hayvanlar... Son dönemde Zeyno’nun en çok yaptığı şey bu; çizmek ve boyamak. Dışarı çıkarken yanımıza aldığımız tek şey var; biraz kağıt ve boya kalemleri. Olmadığı yerde tek bir tükenmez kalem de idare ediyor)

Anneanne ile alışveriş merkezine gidip hamburger kaçamağı yaptı (Zeyno’nun AVM gezme deneyimi çok az. Sevdiği de pek söylenemez. Ama “hayır” diyemeyen anneanneyi bulunca, gittikleri AVM gezisinde yaptığı iki kum boyamanın üstüne bir de dövme yaptırmayı; sonra da “annem bazen izin veriyor” diyerek hamburger-patates kızartması yemeyi ihmal etmemiş.)
Anneanne ile ev gezmelerine gidip, hamur işlerinin tadına vardı (Tanıdık şerbetli tatlılar her zaman favorisi. Ama böreklere de hayır diyemiyor)

Hafta sonu voleybol antremanlarına devam etti (heyecanla ve istekle devam ediyor voleybola. Bu tercihimizden biz de çok memnunuz, O da)

Süreyya’da “Çocuk Dünyası” oyununu izledi. (Biraz karışık ve çocuklar için zor bir oyundu. Birçok aile ve çocuk salondan mutsuz ayrıldı ama önde çalan orkestra ve danslar nedeniyle Zeyno oyunu sevdi.)
Tatilde piyano dersini es geçti (Bu başlıbaşına ve uzunca bir yazı konusu. Biraz daha yol alınca yazacağım)

5 yaşından sonra, düzen işleri daha kolay halloluyor artık. Gece geç yatıp, geç kalkmaların ardından; bir günce eski düzene döndük. Zeyno şimdilerde,

Sabah saat 8 gibi kalkıyor. İsteğine göre ya resim yapıyor, ya biraz piyano çalıyor ya da bizimle laflıyor.
Sabah 9’da çıkıyoruz evden. Okula bırakıyorum O’nu. Akşam 5’e doğru da alıyorum.
Eve dönüşte durumlar yine aynı. Resim, boyama, puzzle, boncuk ya da biraz tv...
Saat 7 gibi akşam yemeği. Ardından mutlaka küçük bi tatlı kaçamağı. Ve dans zamanı. Bize müzik açtırıp dans ediyor. Kimi zaman bale, kimi zaman pop. Bazen de birlikte dans videoları izliyoruz.
Saat 9, yatma hazırlığının başlangıcı. Pijama giyme, tuvalet faslı (ki bu bol sohbetli ve illa ki bilmeceli), diş fırçalama... Yarım saat sonra yatakta oluyor. Bazen benimle, bazen babayla. Kitap okuma faslı, sırt kaşıma seansı ve uyku...


Anneannede geçen tatilin ardından, eve gelir gelmez yapılan ilk şey: Anneanneye gitmeden önce suyla karıştırılıp, kaloriferin üstüne bırakılan oyun hamurları yeniden suyla karıştırılır. Vazodaki fulyalardan çiçekler koparılıp, bu renkli sıvıya batırılır. Ardından bir kağıt üstüne alınarak resim yapılır... Zeyno'nun evde vakit geçirmeyi sevmesine neden şaşırıyoruz ki?

15 Kasım 2012 Perşembe

Bi melek... bi şeytan...

Düşünüyorum da, aslında doğduğundan beri, istikrarlı bir gidişatı var Zeyno’nun bu konuda. Bi melek gibi... bi şeytan. Ne mi demek bu?

Mesela şu sıralar melek. Her şeye “tamam” diyor. Sabah gülücüklerle uyanıyor. “Teşekkür ederim” ile “rica ederim” en sık kullandığı kelimeler. Neredeyse hiçbir şeye itiraz etmiyor. Ve biz, yüzümüzde şaşkınlık ifadesi, dilimizde “Zeyno çok büyüdü” lafı, mutlu mesut öpüp, kokluyoruz kızımızı.

Oysa ki şaşırmamam gerektiğini de, bu durumun ilelebet sürmeyeceğini de biliyorum. Bilmekle kalmıyorum, defalarca tecrübe ettim.

Bir sabah kızgın uyanacak Zeyno. Ya da kahvaltı sofrasında hiç yoktan bi sebepten arıza çıkaracak. Her şeye itiraz başlayacak ardından. Teşekkürün yerini asık surat ve omuz silkme alacak. Biz yüzümüzde kızgın ifade, dilimizde “ya sabır”, mümkün olduğunca tepkisiz kalacağız. Tabii zaman zaman köpürüp, taşacağız...

Olsun varsın... Yazamadığım dönemde, Zeyno bir melek, biz de mutlu mesut anne-baba... Ne mi yapıyoruz? Her anının keyfini çıkarıyoruz tabii. Bu arada, Zeyno gerçekten çok büyüdü 

Ve mutlu dönemden birkaç foto


Evde kış hazırlığı - Boyacı Zeyno


Ara ara Zeyno'nun uyku arkadaşı - adı Elif


2012 Kurban Bayramı Hatırası - Emirgan Parkı


Cumartesi-Pazar antreman günü - hem koşarım hem babama poz veririm

4 Ekim 2012 Perşembe

Şu sıralar hafta sonları...

Tatil öncesi doktor kontrolünde Hilal Hanım "kilo üst sınırda" dediği an aklıma koymuştum Zeynep'in bir spora başlamasını. Aklıma ilk gelen yüzmeydi. Ama tereddütlerim vardı: Enfeksiyon riski yüksekti. Ayrıca kışın zor olabilirdi! Tam bunları düşünürken, Çengelköy'de açılacak voleybol kursunu duyduk. Kaymaklı ekmek kadayıfı oldu yani.

Bir hafta sonu gittik. Eski milli voleybolcular Handan ve Elçin Hoca ile tanıştık. Kurs aslında 7-12 yaş grubu içindi ama her ikisi de Zeynep'i uygun bulunca, biz de kaydını yaptırdık.

Ertesi hafta gittiğimizde Zeyno formalarını ve dizliklerini aldı. Ve sıranın sonuna geçti.

Artık her hafta sonu 2 gün voleybol kursuna gidiyor. Elbette yaptıkları voleybol oynamak değil. Oyunla karışık antreman. Eğer Zeyno'nun yaşlarında birkaç çocuk daha gelirse, onları ayrı bir grup yapacaklar. Ama şimdilik, çok yorulsa da, halinden memnun, büyük ablalarının arasında koşturup duruyor.

O artık Beylerbeyi spor kulübüne bağlı bir voleybolcu. Her antrenman sonrası minik eller birleşiyor ve "Bey-ler-be-yi!" diye bağırıyor.

İşte yeni hafta sonu halleri...

Sıraya geç...


Esne...


Zıpla!

Top at...

Sıranı bekle...

ve koş, koş, koş!

18 Eylül 2012 Salı

Su içinde suluboya


Hani hep kalabağından ve pahalılığından yakınıyoruz ya İstanbul'un. Aslında araştırırsa, hatta gözünün önündekine bakmayı bilirse, hoş sürprizler de çıkmıyor değil bu şehirde insanın karşısına. Mesela, İstiklal Caddesi'nde, belki de önünden defalarca geçtiğiniz Aksanat'ın kapısından içeri girdiniz mi hiç? Çok hoş atölyeler yapılıyor bu binada. Hele çocuklar için olanlar o kadar hoş ki! Üstelik fiyatları da sembolik denecek kadar makul.

Geçen hafta sonu, Zeyno'yu buradaki "Sarkis Su İçinde Suluboya" atölyesine götürdük. (Fiyatı 5 TL) O yaklaşık bir saat, kendinden başka 5 çocukla su üstünde hayaller kurdu; biz de karı-koca bir kat üstte, kahve ve brownie eşliğinde lafladık.

Atölyenin yapıldığı odaya büyükler girmiyor. Ama etkinlik sırasında fotoğraf çekip, kısa sürede mail atacak kadar da düşünceliler.


Zeynep'in su içinde suluboya çalışması - "Anne suyu hiç titretmeyeceksin!"




3 Eylül 2012 Pazartesi

bi hafta sonu Edirne

Tam da "bu hafta sonu nereye gitsek?" diye düşünürken ve alternatiflerden biri olarak Edirne'yi aklımızdan geçirirken aradı Erman. Önce Heybeliada'da nereleri gezebileceğini, nerelerde yemek yiyebileceğini sordu, ardından da "Cuma Edirne'ye gidiyoruz, siz de gelsenize" dedi. Bir an bile düşünmedik tabii. Cuma Osman işten gelir gelmez yola çıktık. Akşam saat 8 civarı, Meriç kenarında yemek yiyorduk hep beraber.

Yol kısa ve grupta üç çocuk daha olunca, Zeyno için de çok keyifli geçti bu hafta sonu kaçamağı. O keyifli olunca, biz de rahat ettik.

Ve bu geziyle daha da iyi anladım ki, Zeyno artık çevresindekilerle daha çok ilgileniyor. Selimiye'de sorduğu sorular bunun en güzel kanıtıydı.

Bu hafta sonunun detayları fotolarda

Cumartesi günü kahvaltıyı Sera'da yaptık. Buralarda poy adı verilen bi baharat karışımı var. Bir de susam eklenmiş. Zeyno zeytinyağı ile karıştırdığı poy'a ekmek batırmaya bayıldı.

Bu gezinin çocuk grubu: Ömer Efe - Ege - Zeynep - Asude

Karaağaç...

Karaağaç...

Selimiye'ye girmeden, avluda pişmaniye molası

O hafta sonu, Edirne İstanbul'dan daha sıcaktı. (Selimiye Camii)

Yaz tatiline çıkmadan önce kendi isteğiyle kestirmişti saçlarını Zeyno. Dönüşte, alnındaki birkaç tutam saçı gösterip, "ben kakül istemiyorum" dedi ve tekrar kuaför koltuğuna oturdu.

Selimiye Camii'nin önü - Macun beklerken...

Ve şehrin ortasında bi sürpriz!