17 Eylül 2014 Çarşamba

2014 yazı... geldi... ve gitti...


Bahçe kapısından tatlı bir serinlik doluyor odaya... "Yaz" diyor bana, "artık yaz! "Çünkü yine zaman akacak ve yazmak istediklerin uçup gidecek aklından". Söz dinliyorum ve işte başlıyorum Zeyno'nun 2014 yazını, kısa da olsa yazmaya.

Bu sene, okulların kapanmasıyla birlikte yaz tatili de başlamış oldu bizim ev için. Ve tatilin ilk günüyle birlikte, evde tatil düzeni kendiliğinden hayata geçti. Özellikle de Zeyno için.

Her şeyden önce yatma-kalkma saatleri ortadan kalktı. Akşam geç saatlere kadar arkadaşlarıyla oynadı, bizimle oturdu ve bazı günler, gece ertesi güne dönerken yattı. Hal böyle olunca da sabahları neredeyse öğlene doğru uyandı.

Öğretmeninin yaz dönemi için verdiği ödevlerin bir kısmını halledebildi. Tabii ki isteksizce ve biraz benim zorlamalarımla.


İki tekerlekli bisikletle hızlı gitmek ve rüzgarı yüzünde hissetmek...

İki tekerlekli bisiklet sürme işini iyice kıvırdı ve bu arada kolluksuz yüzme işini de öğrendi. Daha doğrusu aslında biliyormuş da, bizim denetmeye onun da denemeye cesareti yokmuş sadece. Küçük bir adımla, Ege sularında kollukları çıkarır çıkarmaz yüzmeye başladı. Bu arada tüm bunlar olurken dişleri de teker teker dökülmeye başladı...

Yüzme demişken, gelelim biz büyüklerin yaz tatili günlerini nasıl planladığına...

 
Haziran 2014, Foça

Bu sene, bir son an planıyla, Datça yerine Foça'ya gitmeyi seçtik. En son 2,5 yaşındayken, soğuk Foça sularının ancak kıyısında kovası-küreğiyle oynayabilen Zeyno, bu sene neredeyse sudan çıkmadı. Ve biraz cesaret, biraz da Selin ve Nihan Abla'ya "ben de yapabilirimi" gösterme sevdasıyla "kolluklarımı çıkarmak istiyorum" deyiverdi eve dönmemize 2 gün kala. Birkaç kez babasıyla benim aramda gidip-geldi. Ardından gitgide uzayan minik hedeflere doğru yüzdü... ve kolluklarını bir daha takmamak üzere çıkardı. Foça dönüşünün ardından yaklaşık 1,5 ay kadar evdeydik. Burda da fırsat buldukça havuza götürdük Zeyno'yu. Havuzda da, kolluksuz yüzme işine dalmaları ekledi.


Artık kolluksuz...

Ağustos'un ikinci yarısında, yine bir anda karar verdik Midilli'ye gitmeye. Hemen o an Şebnem'leri aradık ve tarihleri, otelleri ayarlayıverdik beraberce.

Molivos'taydık yine. Geçen sefer kaldığımız otelin bitişiğinde. 8 günlük tatilin 2 gününde otelin önündeki plajdan ayrılmadık. Ama diğer 6 günde, atlayıp arabaya gezdik. Her gün farklı koylarda girdik denize. Dalından meyveler toplayıp yedik, küçük bi köyde festivale bile katıldık.

 
Ağustos 2014, Midilli


Akşamları anne zoruyla giyilen elbiseler...

Zeyno için bazı rutinler değişmemişti. Bir koydan diğer koya giderken arabada kısacık uykulara daldı. Akşam yemeğinde bir tabak cacık yedi. Yemeğin ardından dondurmasını almayı ihmal etmedi. Ama artık boyu uzun geldiğinden, yemeğin ardından iki sandalye üstü uykusunu yapamadı...

Haziran ayı geldiğinde, hepimiz tatil için gün sayar olmuştuk. Ağır adımlarla geldi ama hızla bitti yaz. Bugün okulun 3. günü. Osman işte, Zeyno okulda, ben bilgisayar başında... Çabucak dönüverdik okullu hayat düzenine. 2015 yazı geç kalmasa bari... :)


"Bi daha baba! Bi daha"

15 Temmuz 2014 Salı

Okuma Bayramı değil sene sonu gösterisi


Oya'nın kitabı:
"Kitabınım ben senin - sayfalarımı kopardın - bir köşeye fırlattın - neden beni kaplamadın?"

Çok zaman geçmiş son post’un üzerinden. Oysa geçen sürede buraya not olarak düşmek gereken o kadar çok şey oldu ki... Gecikmenin nedeni yine zamansızlık. Hadi bakalım, sıradan başlayalım

Foça’dayız. Bizimkiler baba-kız uykuya gitti. Ben üstümde Foça’nın rüzgarı, bir bilgisayarın ekranına bir karşımdaki Ege’ye baka baka yazıyorum. Hemen yayınlayamayacağım blog’da ama olsun. En azından yayına hazır olsun. İlk yazının konusu, Zeyno’nun sene sonu gösterisi.
Siyah üzerine küçük sarı puantiyeli eteğimi ve sarı t-shirt’ümü hatırlıyorum okuma bayramı deyince. Elimde, annemin yaptığı kartondan büyük papatyayı... Sonra 7 yıl akıyor zaman... kardeşimin okuma bayramı gösterisinde sıra... sahneye sıralanmış 12 çocuk, her biri bir mevsim. Kardeşim Ekim olmuş. O kadar çok dinlemişim ezberden okuyacağı dörtlüğü, o ürkek sesle sahnede söyledikçe ben de eşlik ediyorum. Ve aradan 25 sene geçiyor... belki daha fazla...

Kızımın okuma bayramındayım. Daha doğrusu sene sonu gösterisinde. Çünkü çocuklar artık okumak için aylarca boğuşmuyor harflerle. E harfiyle başlıyorlar yola ve birkaç ay sonra kitaplardaki kelimeler dökülüveriyor ağızlarından... önce hece hece sonra hızla... böylece hazırlanılan gösterinin adı da okuma bayramı değil, sene sonu gösterisi oluyor.


"Aaaa, işim var kızım! Git babana sor..."

Osman, annem, babam sahnenin önündeki koltuklarda yerlerini aldılar o akşam. Ben ise hem Zeyno’ya hem de diğer çocukların giyinip-soyunmasına yardımcı olmak için sahne arkasında kaldım. Çünkü çok işleri vardı çocukların.

Arkadaşım eş arkadaşım şek arkadaşım eşşekkkk

 
Hoppa Gangnam Style



Erenalp'le birlikte Okuma Bayramı şiiri


Akşamın sonu: Babalar ve çocukları sahnede.
Çocuklara okuma sertifikası, babalara Babalar Günü hediyesi

Zeyno önce Oya Skeci’ndeki rolü için kitap oldu. Ardından sınıf arkadaşı Erenalp’le birlikte Okuma Bayramı şiirini okudu. Barış Manço’nun Arkadaşım Eşşek şarkısı ile Gangnam Style şarkılarında dans etti. Arada sunucu olup, arkadaşlarını sahneye çağırdı. Sandalye Kapmaca yarışmasında oynadı. Akşamın sonunda çocuklar yorgun ama mutlu, anne-babalar ise çok gururluyduk.

Umarım hayatın boyunca çok okuyan bir insan olursun Zeyno... Çok oku ve çok gez... Her şeyi çok bilmek için değil, hayatını keyifle yaşamak için...
 

25 Mayıs 2014 Pazar

İki Hıdırellez arası


Küçük fotoğraf makinesini boşaltırken buldum bu fotoyu; Hıdırellez'den kalma...

Geçen sene Hıdırellez günü Beylerbeyi'nde oturuyorduk. Zeyno henüz okuma yazma bilmediğinden, bir kağıda kedi resmi çizmiş, altına da "bir kedim olsun" yazmamı istemişti. Sonra bu kağıdı apartman kapımızın önündeki gül ağacının dalına asmış, ertesi gün de Boğaz'ın serin sularına bırakmıştık.

2014 Hıdırellez'i... Altınova'da oturuyoruz... Zeyno ilkokul 1. sınıfa gidiyor ve okuma-yazmayı çoktan söktü. Bu kez kağıda özenli bir el yazısıyla yazıyor dileğini, ardından da bana okutuyor: "İyi ve başarılı bir öğrenci olmak istiyorum" yazmış. Geçen seneki dileğini hatırlatıp, "kedi istemiştim şimdi bir sürü kedimiz var. Bu kez de köpek yazsam olur muydu acaba?" diyor gülerek. Evimiz minik bir bahçe içinde, kocaman bir pembe gülümüz var. Bu kez ona astık dileklerimizi. Aslında ertesi gün sahile kadar gidip, yine denize bırakabilirdik ama biraz üşengeçlikten biraz da Boğaz'ın yerini tutmayacağından bir tas suya koyduk.

Geçen sene Kuzgukcuk Bostanı'nda yakılan ateşin üzerinden atlamıştık. Bu sene de ateş yakmaktı niyetimiz ama yağmur buna izin vermeyince, biz de evin içinde, yaktığımız mumun üzerinden atladık. Maksat ateş üzerinden atlamak değil mi?

Çok şey değişti iki Hıdırıellez arasında hayatımızda. Gelecek Hıdırellez'e kısmet...

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Bir Ankara hikayesi


Ankara - Hamamönü, 27 Nisan 2014

Baştan net bir şekilde söyleyeyim: Ankara’yı sevmiyorum ben! Özel bir nedeni yok. “Neden?” sorusuna ilk cevabım: “Deniz yok bir kere Ankara’da”. Ama gerçek cevabın bu olmadığını biliyorum tabii. Ne bileyim, kasvetli geliyor işte... Bugüne kadar yaptığım –sayılı da olsa- tüm Ankara seyahatlerinde hasta olmamdır belki de neden? Tam da bu noktada, son hikayenin içinde Zeyno da olduğundan anlatmak gerek burada...

Ankara’ya, bu ziyaretten önceki son gidişim. Sene 2007, aylardan yanılmıyorsam Haziran. Ben 6 aylık hamileyim... Anlı ve Kubi’nin nikahı için, binip trene gittik Ankara’ya. Zaten 2-3 gün kadar kalacağız.

Yolculuk çok keyifli geçti. Nikah da. Gel gör ki, nikahın ertesi günü, o ana kadar karnımda fıldır fıldır oynayan Zeyno’dan tık yok. Bütün geceyi elim karnımda bi hareket bekleyerek geçirdikten sonra, sabah dikmiş gözlerimi tavana, beklemeye devam ediyorum. Ama ı ıh... Her geçen saatle huzursuzluğum daha da artıyor. Beynim “kalk hemen bir doktora git ve ultrasonla bebeğine baktır!” diyor... Ama gönlüm tanımadığım bir kadın doktoruna gitmekten yana değil. Hem eğer kötü bir haber alacaksam, bunu Ankara’da almayı da hiç istemiyorum...

O gün de geçiyor öyle... ben huzursuz ve ruh gibi... Ertesi gün biniyoruz yine trene. Kafamı yaslamış cama, dalgın dalgın dışarı bakıyorum. Tren kalkış düdüğünü çalıyor uzun uzunnn... ve Zeyno da bu düdükle birlikte hoooppp başlıyor yine dönüp durmaya. Şaşırıyorum, seviniyorum, çok seviniyorum... Ve diyorum ki, “Zeyno da annesi gibi sevmiyor Ankara’yı”


Bolu - 25 Nisan 2014
Gidiş yolundaki gökkuşaklarını "Bu kez Ankara'da zaman keyifli geçecek" işareti saydım kendime

İşte, bu hikayeden 6 sene sonra, bu kez çekirdek aile olarak 25 Nisan’da, kendi arabamızla düştük Ankara yoluna. Bu gidişin sebebi Zeynep. O son bir yıldır sürekli Anıtkabir’i görmek istediğini söylüyordu; biz de sürekli “götüreceğiz” diyorduk; ama ne zaman? Sonunda, ne demek olduğunu bilmediğim ama komşularımdan sık sık duyduğum TEOG sınavının 2 günlük okul tatili bize yaradı. Haftasonu ile birleşince 4 gün olan bu tatili kullanıp, Ankara’ya gittik. 

Sebep Zeynep olunca, bu geziyi de elimden geldiğince ona göre planlamaya çalıştım. Bu nedenle de önden küçük bir araştırmaya giriştim. Anıtkabir’i ziyaret cepte. Buna bir de Çocuk Müzesi ve Pul Müzesi'ni ekledim. Kendimiz için de Boğaziçi Restoran’ı.

Meteoroloji haftasonunu ve tüm haftayı hem Yalova hem de Ankara için sağnak yağışlı gösteriyordu. Hal böyle olunca hazırlanan küçük bavulun yanında yedek ayakkabılar, yağmur çizmeleri ve şemsiyeler de koyuldu bagaja. Cuma akşamüstü, karanlık bir havayla çıktık yola. Bolu’da da sıkı bir yağmura tutulduk. Sıkı ama kısa. Sonrası ise sürprizzzz... Sağda, solda büyüklü küçüklü gökkuşakları ile yola devam ettik. Ve ben bu gökkuşaklarını kendimce bir işaret kabul edip, “bu kez Ankara’da zaman çok güzel geçecek” dedim içimden.

Öyle de oldu. Cumartesi sabahı ilk iş Çocuk Müzesi’ne gittik. Armada Alışveriş Merkezi’nin -2 katında. Gençler var her yerde. Saygılı, efendi, ilgili, düzgün konuşan... Zeyno’yu yönleri öğreten korsanların, trafik alanının, aynaların olduğu 2. Keşif alanını 1keşfetmesi için 1,5 saatliğine orada bırakıp, biz kahvelerimizi içtik.



Aslanlı Yol'un başı
 

Küçük fotoğrafçı işbaşında

 
"Anıtkabir'deyim, mutluyum!"
 
Burdan çıkınca doğru Anıtkabir’e. Hava pırıl pırıl, yağmurdan eser olmadığı gibi yakıcı bir güneş bile var. Aslanlı yol, bahçe kalabalık. Çocuklar, gençler, bebekler var. Nasıl mutlu oluyorum bu kalabalığı görünce. İçeri giriş için beklediğimiz kuyruk hiç dokunmuyor. 

Sonra içerdeyiz yavaş yavaş. Atatürk’ün eşyalarının bulunduğu bölümde, tek tek anlatıyoruz Zeyno’ya eşyaları. Kurtuluş Savaşı’nın, Meydan Muharebesi’nin canlandırıldığı bölümde çok etkileniyor Zeyno. Topları, siperleri, yaralı askerleri soruyor. Tablolara bakıyoruz, Atatürk’ün kıyafetlerine... Ve mozalenin olduğu bölümde bir tören izleyip, çıkıyoruz. Belli, Zeyno saatlerdir ayakta olduğu için çok yorgun ama gıkı çıkmıyor.

 
İlk gün ganimetleri: İş Bankası Yayınlarından Çıkartmalı Kitap ve Pul Müzesi'nden alınan pul defteri ile Atatürk pulları

Baktık saat daha 4 olmamış, ordan da Ulus’a Pul Müzesi’ne doğru yola koyulduk. Küçük bir müze; postanın, telefonun tarihi anlatılıyor sergilenen malzemelerle. Ama pek ilgilenmiyor Zeyno bunlarla, aklı pullarda. Katalogları açıp, bakıyoruz tek tek yapraklarına ve sonunda Zeyno karar veriyor ne almak istediğine: Atatürk resimli pullar. Böylece müzenin kapanmasına birkaç dakika kala, kolunun altında pul defteri, içinde ilk Atatürklü pulları çıkıyor kapıdan. Bir de tesadüfen gördüğümüz İş Bankası Yayınları’ndan aldığımız kitapları var. Keyfi gıcır.


Sürprizzzz, Arda Abi'yle Ankara buluşması

Seyahatin asıl sürprizi Pazar sabahı. Bülent ve Arda geldi Eskişehir’den. Sabah onları alıp tren garından, kahvaltı için doğru Hamamönü’ne gittik. Bir dediğini iki etmeyen amca, çok özlediği için durup durup sarıldığı Arda Abi... şahane bir hava... güzel bir mekan... daha ne ister bizimki?

Mükellef kahvaltının ardından bir kez daha hep beraber gittik Armada’ya. Zeyno Adli Tıp Atölyesi’ne girmek için yine Çocuk Müzesi’ne, biz de kahveciye. 1,5 saat sonra aldığımızda çok heyecanlıydı; “bir insanda kaç DNA olduğunu, parmak izini, neden bone ve galoş giydiğini anlattı hiç susmadan. 


Küçük dedektif olay yerinde...

O günün akşamüzeri amcayı ve kuzeni yolcu ettik Eskişehir’e. Biz yorgun, hava da artık hafif yağmur yüklü olduğundan erkenden döndük orduevine. Odaya çıkmadan pastanede soluklandık biraz. Zeyno da çıkartmalı kitabını okuyup, yapıştırdı. –Pınar’dan gelen yeniyıl hediyesi ile tanıştığımız bu çıkartmalı kitaplar favorimiz. Çizimi de, içeriği de çok güzel.-


Beypazarı - Havucu meşhurmuş, burda fotoğraf çekmesek olmazdı

Ertesi sabah dönüş için yola çıktık. Ama bu kez farklı bir güzergahla. İlk molayı Beypazarı’nda verdik. Burası benim için biraz hayal kırıklığı oldu ama çarşıdaki küçük keyifli mola iyi geldi. 

İkinci molayı da Mudurnu’da verdik. Burası da umduğumdan daha güzeldi. Hafif çiseleyen, yağdım yağıyorum diyen havaya aldırmadan sokaklarında gezindik. Çarşıdaki bakırcının tarifiyle saat kulesine çıktık. Sahipleri de kendisi de sıcacık olan bir konakta akşam yemeğizi yedik. 


Mudurnu - Saat Kulesi "Anne, bunun saati yanlış ama?"

Dönüş yolunda düşündüm yine kendi kendime, “aslında o kadar da kötü bir şehir değil Ankara?” diye. Ama yine de hala kasvetli bir şehir benim için. O kadar çok alışveriş merkezi de hiç bana göre bir şey değil. Hem Ankara’da deniz de yok zaten!

 

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Gecikmeli bir post: İlkokulun ilk 23 Nisan'ı

Üzerinden epey zaman geçti ama ilkokuldaki ilk 23 Nisan'ı kaydetmeden olmazdı. O nedenle ben de, gecikmeli de olsa, sadece fotoğraf ve kısa notlarla da olsa yazıyorum buraya... Zeyno 23 Nisan'ın önemini hiç ama hiç unutmasın diye!


23 Nisan gösterisine hazırlanılmış - evimizin kapısının önünde günün ilk pozu


Sınıfın diğer bir Zeynep'i Zeynep Ceylan ile... (Sınıfta 3 Zeynep adı, iki de Gençtürk soyadı var)


Fondaki müzik: Gülşen'den Yatcaz Kalkcaz Hoooppp Ordayız


Öğretmeni Şenay Karaaslan ile sınıfında... 

3 Nisan 2014 Perşembe

Ve nihayet dişler düşer



Her salyayı belirti sayarak, her huzursuzluğu, ateşi “hıh şimdi geliyor” diye karşılayarak tam 14 ay bekledik Zeyno’nun ilk dişini. O ise hiç istifini bozmadan, bu süre boyunca simidi, köfteyi, her çeşit meyveyi-sebzeyi damaklarıyla yedi kütür kütür...

1 yaşını doldurduğunda, görenlerin şaşkın şaşkın baktığı, yürüyen ama dişsiz bir kızımız vardı. Tabii ki dişsiz kalmadı, ilk dişinin ardından diğerleri de sorunsuz bir şekilde pıtır pıtır diziliverdi ağzına. 

Ama son 1 yıldır dişleriyle ilgili başka bir derdi vardı Zeyno’nun: “Benim dişlerim neden dökülmüyor?”. Çevresindeki yaşıtı arkadaşları birer birer dişlerini döküp, bunu bir büyüme alameti sayarak gururlanırken, onun bu konudaki endişesi daha da arttı. Uzun uzun anlattım “senin ilk dişin de çok geç çıktı; bu nedenle muhtemelen ilk dişinin düşüşü de arkadaşlarına göre geç olacak. Ama bak dişlerin çok güzel ve sağlam” diye. Dinledi, mantıklı buldu, onayladı... Ama bu kez de “keşke ilk dişim daha erken çıksaydı” diye mızmızlanmaya başladı...

Neyse ki, geçen ay, alt ön dişlerden biri hafif hafif sallanmaya başladı. Fark edince, aman ne mutluluk! Bu diş rahat bırakılmadı tabii. Sürekli kontrol edildi, ufak ufak dürtüldü. Ve geçen hafta sonu itibariyle, ön dişlerden biri çıktı çıkacak kıvamda, diğeri de epeyce sallanır haldeydi. Pazar gecesi yatmadan önce yaptığım son kontrolde, Zeyno’nun “Anne dişimde mor bir şey çıkmış” diye tarif ettiği şeyin,  az sallanan dişin arkasından patlayan yeni diş olduğunu fark edince, işi hızlandırmaya karar verdik.

Pazartesi günü için yapılan baba-kız iş yerinde planının ilk adımı dişçi ziyareti oldu. Böylece Zeyno dişçi koltuğuna ilk kez 6,5 yaşında, sallanan ön dişlerin alınması için oturmuş oldu. Osman’ın çektiği videodan izlediğim kadarıyla endişeli bakışlarla oturmuş, saniyeler içinde çekilen dişler sonunda gözünden bir damla yaş süzülmüş ve büyük bir mutlulukla koltuktan kalkmış...

Şimdilerde çok mutlu... Hele bir de diş perisi, biriktirdiği paralar için cömert bir katkıda bulununca, o parayı babasının bıraktığını bilse de sabah sevinç çığlığı atmadan edemedi. Ne de olsa okullar açıldığından bu yana biriktirdiği miktar, hedeflediği rakama ulaşmış oldu böylece. Şimdiler de o parayla ne yapacağına karar vermeye çalışıyor. Tablet almak için çıkılan yol, parayı İtalya’da harcamaya doğru gidiyor...

11 Ekim 2013 Cuma

İlkokul mektubu


Geçen hafta okulda çektikleri fotoğraf, buzdolabımızın üstündeki yerini aldı.


Zeyno’cum,

İlk 1 yılının ardından bu bloğa yazmaya devam ettiğime ve özellikle hayatındaki “kaydadeğer” şeyleri buraya not düştüğüme göre, ilkokula başlamanı da yazmalıyım elbette. Her zamanki gibi yazacağım olayın başlangıcıyla eşzamanlı not düşmeyi beceremedim tabii. Ama aslına bakarsan iyi de oldu, şimdi yazacak daha çok şey var.

Bu kez yazımı sana hitaben yazıyorum. Bunun nedeni, zaman zaman kendi eğitim hayatımla ilgili yaptığım sorgulamalar. Sen de eğitim hayatını çoook gerilerde bıraktıktan sonra bu tür sorgulamalara girersen, bu mektubumu oku lütfen.

En iyisi baştan başlamak sanırım; yani anaokulundan. Bu konuda detaylıca yazılmış yazılarım var ama yine de kısa bir özet geçmekte fayda olacak. Çünkü mantığımız seni anaokuluna yazdırırken nasıl işlediyse, ilkokul için de aynı şekilde işlemeye devam etti.

Sen 3 yaşını henüz bitirmiştin ki, doğup, 3 seneni geçirdiğin Heybeliada’dan Beylerbeyi’ne taşındık. Sebep babanın tayini. Ve ben, bu taşınmadan sadece birkaç gün sonra seni anaokuluna göndermeye başladım. Bunun iki nedeni vardı: Birincisi 3 yaşını bitirmiştin; yani uzmanların önerdiği anaokuluna başlama yaşına gelmiştin. İkinci ve asıl neden ise – açıkça itiraf ediyorum – günün 24 saati içinde sadece bana ait zamanlar istiyordum artık. Hayalim şuydu; sen anaokulan gidecektin, senin okulda olduğun saatlerde bana – yalnızca bana – kalacaktı!

Çok kolay olmadı. 15 gün boyunca geceli – gündüzlü ağladın. Sen ağladıkça ben gittim – geldim ama pes etmedim. Ve böylece senin keyifli anaokulu günlerin başlamış oldu.

Buradaki kritik konu, gittiğin anaokuluydu. Babanla hangi anaokuluna gideceğini seçerken ilk önceliğimiz “evimize en yakın okul”du. Çünkü henüz 3 yaşındayken servisle bir yerden bir yere gitmeni istemiyorduk. Hele ki İstanbul’da!

Evimize en yakın anaokulu, kuş uçuşu bakıldığında neredeyse evimizin bitişiğinde olan, yürüyerek 20 dakika, arabayla da 5 dakika uzaklıktaki Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü Uygulama Anaokulu’ydu. Biz de ilk iş oraya gittik. Evet, kendine ait bir oyun bahçesi yoktu ama bitişikteki Boğaz’a nazır park kısa sürede sizin olmuştu. Evet çatı katındaydı ve minik ayaklarınızla 2 kat merdiven çıkmak zorundaydınız ama bu hiç sorun olmadı. Evet sınıfınızın havalandırması iyi değildi ama Ayşe Teyze’niz sizin temiz bir ortamda olmanız içinden elinden geleni yapıyordu.  Sonuçta başka anne-babalar için çok önemli olan ve vazgeçemedikleri bu detaylara takılmadık biz. Ve birkaç ay sonra ilk öğretmenlerin Tülay Hanım, Tuba Öğretmen ve Emine Öğretmen’i daha yakından tanıyınca çok doğru bir karar verdiğimizi iyice anladık. Böylece, dünyayı gezmeyi, okumayı, sanatsal etkinlikleri takip etmeyi seven, sıcakkanlı ve güleryüzlü öğretmenlerini rol model alarak, evden okuluna sadece birkaç daikada gidip-gelerek, keyifle geçirdin 3 yılını.

Ve 6 yaşını bitirirken, yani ilkokula başlayacağın sene Karamürsel’e taşındık. Sebep yine aynı.

Ama bu kez, oturacağımız evi seni düşünerek seçtik. Birincisi, Ada’da doğayla içiçe büyüyen, İstanbul’dayken “nereye gidelim?” sorusuna “ormana” diye cevap veren, çiçekleri – böcekleri seven sen, uzunca bir süredir bahçeli ev istiyordun. Karamürsel’deki evler de bahçeli ve müstakildi. İkincisi, buradaki evlere yürüme mesefesinde bir ilkokul vardı.

Bu arada “Zeyno okula başlayacak, gitmeyin o küçük yere. Babası hafta sonları gelir, siz Zeyno’yla İstanbul’da kalın” diyen arkadaşlarımız çok oldu. Ama bunu bir an bile düşünmedik. Çünkü biz, bir arada mutlu olan bir aileyiz.

Anaokuluna başlarken işleyen eğitim mantığımız, ilkokul döneminde de yine aynı çalıştı; ilk öncelik eve en yakın okulundu!

Evet, Kaytazdere diye küçük bir yerde otururken, insanın çok da alternatifi olmuyor. Ama seni, İstanbul’un en gözde kolejlerinden birinin Yalova şubesine, üstelik İstanbul fiyatının yarısına gönderebilirdik. Böylece sen de havalı bir kolej mezunu olabilirdin. Ancak hem birkaç özel okul dışında Türkiye’deki özel okulların eğitim sistemine inanmadığımızdan hem de şehirlerarası bir yolda her gün saatlerce zaman kaybetmeni istemediğimizden, hiç düşünmeden seni evimize yakın olan ilkokula yazdırdık.

Şimdi Piyale Paşa İlköğretim Okulu öğrencisisin. Sınıfın 1-B; okul numaran 108.

Uyum haftası denilen ve sadece 1. sınıfların okula gittiği ilk hafta, birlikte gidip geldik okula. İlk gün, ben sınıftan ayrılırken ne kadar endişeli olduğunu bakışlarından anladım. Hatta gözlerin dolu doluydu. Ama tenefüse gayet neşili çıktın.

Bir hafta sonra sonra bana “ben artık okula kendim gidebilirim, gelmene gerek yok” dedin. Bazı sabahlar bisikletinle, bazı sabahlar yürüyerek koyuluyorsun yola. Arada sırf keyif için, birlikte gidiyoruz. Öğlen yemek yemek için eve geliyorsun, sonra yine okul.

Eğer yolda çam fıstığı toplamaya ya da arkadaşınla parka takılmamışsan, öğleden sonra 3 gibi evde oluyorsun. Hava güzelse, komşu ablalarla bizim bahçede toplanıp, birlikte ödevlerinizi yapıyorsunuz. Hava kötüyse, birinizin evinde.

Mutlu olduğunu düşünüyoruz. Bu dönemde senin okuluna fazladan harcamadığımız parayla bol bol geziyoruz. Zaman ne gösterir bilmiyorum ama şimdilik keyfimiz yerinde.

Seninle ilgili olarak hayattaki ilk önceliğimiz mutlu ve keyifli bir çocuk olman. Doğru ya da yanlış, senin için seçimlerimizi buna göre yaptığımızı bil lütfen.


Bir hafta içi sabahı


22 Ağustos 2013 Perşembe

Yeni ev, yeni hayat

Evimizin ön kapısı - üst kat pencereleri Zeyno'nun odasının

Neredeyse 1 ay olacak taşınalı. Düzen kurulduğuna ve bu düzene alışıldığına göre, artık yazma zamanı gelmiş demektir.

14 senelik taşınmalı hayatımızda, ilk kez taşınacağımızı önceden biliyorduk  aslında. Yani buna hazırlıklıydık... da, bir tek Gölcük’e hazırlıklı değildik nedense? Tuzla’dan Foça’ya, Aksaz’dan İskenderun’a her yeri düşünmüştük de, bir tek daha önce, evliliğimizin ilk yıllarında 5 sene oturduğumuz Gölcük’ü getirmemiştik aklımıza. İşte bu nedenle haberi alınca küçük bir şok yaşadık. Bir Cumartesi günü, Zeyno’nun voleybol antremanındayken aldık haberi. Osman telefondaki arkadaşına “Gölcük mü?” dedi; bunu duyan ben de yanımdaki arkadaşıma.

Bahçe tarafı

Kısa sürdü ama şaşkınlığımız. Ve hemen planlara başladık. İlk planımız, oturacağımız lojmanı Gölcük’ten değil, Karamürsel’den istemekti bu kez. Bunun için nedenlerimiz vardı kendimizce: Birinci neden Zeynep’ti. Çünkü Karamürsel’deki evler müstakil ve bahçeliydi. Bu da son yıllarda “ne zaman bahçeli evimiz olacak?” diye sızlanan Zeyno için şahane olacaktı. E daha önceki 5 yıllık tecrübemizden biliyorduk ki; biz Gölcük’ü sevmiyorduk ve sevememiştik. Ayrıca ben home office çalışma düzenine dönüp, haftada 1 gün iş için İstanbul’a gittiğimde, Zeyno’nun okula gitme ve bakım işini burada daha kolay organize edebilecektim. Eski birkaç arkadaşımız da Karamürsel’de oturuyordu... Yani karar hemen verildi...

Tatile çıkmadan birkaç gün önce Osman “Haziran sonunda lojmanları dağıtmak için bir toplantı yapacaklarmış. Katılalım mı?” deyince hiç düşünmeden “evet” dedim. Böylece o hafta sonu hemen Karamürsel’e gelip, elimizde boş evlerin listesi dolanmaya başladık. Niyetimiz “%100 müstakil”lik için tek katlı evlerden almaktı ama herkesin “kışın ısıtmakta çok zorlanırsınız” uyarısıyla, ibreyi iki katlılara çevirdik. Evlerin içini görme şansımız olmadığından biz de behçelerine bakarak  yaptık seçimimizi. Ve liste başına; bahçesindeki kiraz ağacına vurulduğumuz köşe ev 939-4’ü yerleştirdik. Biz tatildeyken Osman’ın vekalet bıraktığı bir arkadaşı toplantıya katıldı ve bu evi yerimize aldı.   

Hal böyle olunca, tatil dönüşü Karamürsel’de mola verdik. Anahtarımızı aldık ve yeni evimizin içini ilk kez gördük. Eskiydi, küçüktü ama şirin görünüyordu. Üstelik 55 yaşına rağmen büyük bir sorun da çarpmamıştı gözümüze.

O andan sonra İtanbul’da hızla geçti günlerimiz. Bir yandan, 3 yılda her köşesine iyice yayıldığımız kocaman evimizi toplayıp, kolilere sığdırdık; diğer yandan yeni evimize birkaç küçük tadilat yaptırdık. Ve Temmuz ayını tamamlamadan taşındık.

Zehra ve Zeynep - Bahçedeki ardiyanın kapısını boyarken

Bahçedeki masanın yemek saatleri dışındaki hali

Tam da tahmin ettiğimiz gibi oldu. Zaten daha önceden buralara aşina olan Zeyno eve ve behçeye bayıldı. Daha nakliye arabası eşyaları boşaltırken, bitişik evde oturan, kendinden 1 yaş büyük Zehra ile arkadaş oluverdi. Ada’dan bebeklik arkadaşı Arca’nın sadece 3 ev yanımızda oturduğunu öğrenince sevindi. Birlikte saatlerce resim yapabildiği Duru Abla’sının burada oturduğunu da biliyordu...

Bahçemizin hemen yanı başında, Zeyno'nun salıncağına ev sahipliği yapan incir ağacı

Geçen Hıdırellez'de, gül ağacına bağlayacağı kağıda bir kedi çizmiş; benden de kağıda "lütfen bir kedim olsun" yazmamı istemişti. 

Bir hafta sonra iyice yerleşmiştik. Mangalı da yakınca, “işte artık oldu” dedik. Birkaç ufak eksik dışında tamamız. Şu sıralar bahçeli eve alışmaya çalışıyoruz sadece. Terliklerimizin içine giren sümüklü böceklerin yapışkanına, acıkınca bacaklarımıza sürünen yavru kedilere, her akşam aynı saatte, bahçemize gelen kirpi için sessiz olmaya, dalından incir yemenin zevkine karşılık kollarımızın kaşınmasına, akşamsefalarının ne kadar hızla büyüdüğüne...

9 Eylül’de ilkokula başlayacak Zeyno. Okulu evimize 5 dakikalık yürüme mesafesinde. Ama o tarihe kadar yazlık mod’dayız hepimiz. Yemekler bahçede yeniyor. Zeyno geceyarılarına kadar bahçelerde oynuyor. Hafta sonları her daim hazır olan çanta kola takılıp, havuza gidiliyor. Yıkanan çamaşırlar bahçedeki ipe asılıp, rüzgara ve güneşe teslim ediliyor. Her fırsatta ardiyadaki mangal çıkarılıp yakılıyor...

Kısaca hepimiz alıştık yeni hayatımıza. Bakalım kış nasıl geçecek buralarda?

Gül köşesi

Arsız akşamsefaları

Dalından incir

Bahçeye bakan mutfak camımız

Bahçenin demirbaşları

16 Temmuz 2013 Salı

Çok gecikmeli bir yazı

Aslında tatile çıkmadan bir hafta kadar önce (yani bugünden 3 hafta kadar önce) yazmıştım aşağıdaki yazıyı. Ama koyacağım fotoğraflara bir türlü elim değmeyince, yayınlaması kaldı bu zaman... Sonuç: İki gecikme girizgahlı bir yazı...

**
Osman’ın Mayıs sonundaki İsviçre gezisine ben de dahil oldum son anda. Zeynep’i 7 günlüğüne (ki, birbirimizi hiç görmediğimiz en uzun ayrılığımız) anneme teslim ettik ve yola çıktık. Biz İsviçre’de gezerken Zeyno da bol bol kusup, surat asmış. Anneme göre kusmaların nedeni psikolojik; ama ben biliyorum ki, o sıra çocuklarda zaten salgın olan enfeksiyon!

Biz yokken çok şey olmuş Türkiye’de. Dönüşümüze 2 gün kala, İstanbul’daki arkadaşımla yaptığım telefon görüşmesinden sonra, tesadüfen haberimiz oldu olaylardan. O andan itibaren, geceleri otelde haberleri izledik. Dönene kadar da içimiz içimizi yedi.

Tüm bu olanların moral bozukluğuyla da, son notumdan bu yana geçen süreye sığan bir madalya, bir diploma ve bir partiyi yazamadım. Şimdi, daha fazla unutmayayım diye, çok da detaylandırmadan özetleyeceğim burada.

**
 
 Mezuniyet Gösterisi'nden - Tavşan şarkısını söylerken
 
Mezuniyet Gösterisi'nden - Taçlar kafada, Zeyno mutlu...
 
Mezuniyet Gösterisi'nden - Kurdela dansı
 
Dönüşümüzün ertesi günü, 3 Haziran’da Zeyno’nun mezuniyet gösterisi yapıldı. “Anne çok heyecanlıyım” demişti bir hafta önce bana. “Bu kaçıncı gösterin, neden heyecanlanıyorsun ki?” dediğimde de “Gösteri yapacağımız için değil, kep atacağımız için heyecanlıyım” demişti. Zaten ondan sonra da sık sık kepini havaya nasıl fırlatacağını çalıştı...
 
Beklenen an... Kepler havaya...
 
Zeyno'nun ilk öğretmeni Emine Öğretmen... Çok şanslıyız, çok! Hiç unutmayacağız...
 
 Mezuniyet Hatırası
 
8 Haziran akşamüstüsü, Zeyno’nun voleybol grubundaki tüm çocuklar ve aileleri, Beylerbeyi Spor Kulübü’nün sahasında toplandık. Formalarıyla görmeye alışık olduğumuz kızlar süslü püslüydü bu kez. 1 yıllık emeklerinin karşılığında, hepsinin boynuna birer madalya taktı öğretmenleri. Onlar sevindi, biz gururlandık. Taşınacağımız için burada voleybola devam edemeyecek ama geçen kış katıldığı antrenmanların Zeyno’ya katkısı tartışılmaz.

 Madalya Sürprizi 
 
Elçin & Handan Öğretmen... Zeyno'da emekleri çok  
 
13’ünde Zeyno doğumgününü kutladı okulda. Onun isteğiyle evde, birlikte yaptık pastayı. Biri çilekli-çikolatalı, diğeri muzlu-çikolatalı. Yanına da, tarifini yine Zeyno’nun verdiği makarna salatası ile (makarna, rende salatalık, nane ve yoğurt), zeytin ezmeli mini sandviçler hazırldık.

Okulda doğumgünü kutlamaca...   
 
Ve 3 yıldır dilinden düşürmediği parti de 15 Haziran’da evde oldu. Toplam 9 çocuk oldular; 4 kız, 5 oğlan. Oğlanlardan biri fazlaca hareketli olunca, parti pek de Zeyno’nun hayal ettiği gibi olmadı. Bir de sanırım beklediği başka kişiler vardı ki; “çok az kişiyiz, o yüzden hiç eğlenceli geçmiyor” diye yakındı. Ama onun isteğiyle, ev süslendi, arkadaşlara hamburger yapıldı ve dondurma ikram edildi. Bu partiden benim çıkardığım sonuç: Erkek çocukları gerçekten çok farklı!
 
 Evde parti zamanı
 
 
Ve 14 Haziran’da diploma aldı Zeyno; anaokulu diploması. Eylül hepimiz için yeni bir başlangıç olacak. Taşınacağız... Yeni bir evimiz, yeni komşularımız olacak. Osman yeni işyerine başlayacak; ben yeniden homeoffice çalışmaya başlayacağım. Ve Zeyno ilkokula başlayacak.

Her zamankinden farklı söylebileceğim bir şey yok; zaman çok hızlı geçiyor...
 
Karamürsel'de ev seçmece gününden bir hatıra