29 Aralık 2009 Salı

Z: Zeynep

A: Anne

B: Baba


Zeynep ıslak mendili sıkarak suyunu akıtır

B: Zeynep, yapma öyle

Z: Yapmak istiyorum ama...

B: Her tarafımız sabun oldu...

Z: Evet, çok eğlenceli!

**

Zeynep ve 4,5 yaşındaki arkadaşı Toprak, kanepenin üstünde zıplar. Ben aniden odanın kapısında belirince, ikisi de bir anda durur. Ve

Z: Çok eğleniyoruz ama anneeee....

A: Ama düşebilirsin!

Z: Toprak tutunmadan yapabiliyor, O büyük... Ama ben tutunuyorum anne, düşebilirim çünkü...

**

Zeynep ortamızda olacak şekilde, üçümüz yere serilmiş jimnastik hareketleri yapıyoruz. Ben kaytaran Osman’ı uyarıyorum bir ara:

A: Osmannn, sen de yap!

Ve Zeynep lafa karışıyor hemen:

Z: Osmannn, sen de yap! (ve bana dönerek) baba da diyebiliriz

**

Bir ara Zeyno’nun her fırsatta kapısından daldığı ve saatlerce çıkmadığı karakolun önünden geçerken, camdan bir polis seslenir Zeynep’e:

“Zeyneppp, gelsene!”

Hiç pas vermeden yürümeye devam eder bizimki. Ve biraz uzaklaştıktan sonra sorar:

“Anne, neden gitmedim?”

27 Aralık 2009 Pazar

Bir de burdan söyleyeyim...

Tanıdığım, tanımadığım o kadar çok insana cevap verdim ki; bir de burda yazayım dedim.

1. Evet, soğuğa aldırmadan, hemen hemen her gün dışarı çıkıyoruz. Genellikle de sabahları. Kahvaltının peşine, havalanması için evin pencerelerini açıp, kendimizi dışarı atıyoruz. Eğer rüzgar varsa, sahilde gezinmek ve oturmak yerine çarşıyı tercih ediyoruz. Öğlen yemek saati gelene kadar da dışarda kalıyoruz. Böylece sadece temiz hava almakla ve sosyalleşmekle kalmıyor, evdeki kriz anlarını da azaltıyoruz.

2. Hayır giydirdiklerim ince değil ve üşümüyor! Zeyno'ya kalın bir kazak giydirmek yerine, uzun kollu ve pamuklu bir penye giydirip, üstüne de önden fermuarlı ve yine pamuklu bir hırka giydirmeyi tercih ediyorum. Üstüne de montunu. Hava rüzgarlıysa şapkasını da takıyoruz; tamamdır. Böylece, eğer fazla hareket ederek terlerse ya da bulunduğumuz ortamdan daha sıcak bir ortama girersek, kolayca bir katını soyup, rahatlatabiliyorum O'nu. Hem kalın kazaklarını şimdi giydirir, atkısını sadece gözleri açıkta kalacak şekilde şimdiden sarar, ayağına kar botu gibi ayakkabıları şimdi giydirirsem; Şubat'ta, Mart'ta yani hava gerçekten soğuk olduğunda ne giydireceğim?

3. Hayır, Zeynep'e grip aşısı ve domuz gribi aşısı yaptırmadım, yaptırmayı da düşünmüyorum. Ada'da yaşadığımız için kirli havadan uzağız. Zeyno okula gitmiyor. Gezmek için alışveriş merkezleri gibi kapalı ve kalabalık yerleri pek tercih etmiyoruz. Yani bence Zeyno risk grubunda değil. Bu arada elbette geçen senelerde olduğu gibi grip olabilir. O zaman en hafif şekilde geçirmesi için gerekli tedbirleri alacağım. Bu arada şimdiden aldığım tedbirler de yok değil. Mesela sabahları bitki çayı yerine taze sıkılmış portakal-mandalin suyu veriyorum Zeyno'ya. Daha çok meyve yemesini sağlıyorum. Ara öğün olarak badem-ceviz-kuru meyve gibi atıştırmalıklar sunuyorum. Yukarda da yazdığım gibi her gün dışarı çıkarıyorum ve kararında giydirmeye çalışıyorum. Ellerini sık sık yıkıyorum... Bi rahat bırakın da, olacaksak da, ağız tadıyla grip olalım.

24 Aralık 2009 Perşembe

Kriz ki, ne kriz!

Makyaj değil, fotoşop değil... Bildiğimiz mor işte; hani şu herhangi bir düşme-çarpma sonrası olandan... Üstelik bu biraz iyileşmiş hali. Peki nasıl oldu? Anlatmaya başlayayım...

Soğuğa ve ayaza aldırmadan, dışarı çıkmak için hazırlanır Zeyno ve babası. Apartmanın içinde, merdivenlerden çıkarken Zeyno dengesini kaybeder ve merdivenlerden geriye doğru yuvarlanır. Sonuç bol ağlama ve bu mor göz...

Şimdi hikayeyi başa alıp, tekrar anlatayım:

Soğuğa ve ayaza aldırmadan, dışarı çıkmak için hazırlanır Zeyno ve babası. 3. kattan en alt kata kadar inerler. Zeyno'nun pusetini almış, tam kapıdan dışarı çıkacakkennnn... Zeyno "üst kapıdan çıkalım" diye tutturur. Babasının tüm ikna çalışmaları boşa gider. Sonunda baba elinde pusetle önde, Zeyno arkada merdivenleri çıkmaya başlar. Zeyno dengesini kaybeder ve merdivenlerden yuvarlanır. Sonucu biliyorsunuz...

Şimdi biraz daha başa gidelim. Yaklaşık 1 ay öncesine...

Nedenini bilmiyorum (zaten 27 ayı geride bırakan annelik deneyimimden, bu sorunun cevabını aramamam gerektiğini de biliyorum!) Belki çıkma zamanı gelen ikinci küçük azılar, belki de 2 yaş bunalımı? Neden her neyse, yaklaşık bir aydır tam bir kriz durumu var bizim evde... Söylediklerimizi büyük bir dikkatle dinleyen, her duruma kolayca uyum gösteren, anlayışlı, sosyal, sevimli Zeynep gitti; yerine her şeye mızmızlanan, her istediğini ağlayarak yaptırmaya çalışan, her şeye itiraz eden, suratsız bir Zeynep geldi.

Üstelik her geçen gün daha da vahim bir hal alıyor durum. Son bir haftadır "istemiyorummm!" diye ağlayarak, öğlen uykusuna yatmıyor. Tıkır tıkır işleyen akşam rutini de bir anda yok oldu ortadan. "Uykum yokkkk!" bağrışlarıyla, saat 23:00'ı buluyor uykuya geçmesi. Üstelik öyle odasında, yatağında falan da değil, evin herhangi bir köşesinde kucak kucağa... Gece 03:30 gibi birisi dürtüp, uyandırıyor sanki. Durum yine ağlama. Ağlama nedeni "hadi oynayalım!" Zor bela ikna, yanyana yatış. Gece boyunca Zeyno'nun ha bire ağlanması. Uykusunda bile mızmızlığa ve itiraza devam!

Nedenini bilmediğim gibi ne zaman geçeceğini de bilmiyorum. Sabretmeye ve hayatımı bu yeni duruma (ve zamanlamaya) göre yeniden organize etmeye çalışıyorum. Umarım çabuk geçecek!

8 Aralık 2009 Salı

Eminönü vs vs...

Aslında hiç gidesim yoktu. Meteoroloji sağnak yağmur uyarısı veriyordu ve benim hiç gezip dolaşacak enerjim yoktu. Yine de vazgeçmedik. Hazırlandık, hala uyuyan Zeyno'yu uyandırıp, 08:50 Kabataş vapuruna yetiştik.

1 saat 15 dakika süren yol boyunca kahvaltımızı yaptık. Bize simit-peynir-çay, Zeyno'ya evde yaptığımız bol kaşarlı tost ve sıkma portakal suyu. Vapurdan inince tramvayla Sirkeci'ye geçtik. Böylece toplu taşıma aracı olarak -epeyce küçükken yaşadığı 2 otobüs deneyimini saymazsak- sadece vapuru ve motoru bilen Zeyno, ilk defa tramvaya bindi.

Önce babanın fotoğrafçıdaki işini halletmek üzere Hayyam Pasajı'na doğru çıkarken, ilk molayı baklavacının önünde verdik. Baklavacının vitrinine adeta yapıştı ve "baklava yiyelim mi?" önerimize parlayan gözlerle "evetttt" diyerek dükkandan içeri daldı.

Sabah sabah baklavalar mideye indirildi, fotoğrafçıdaki iş çabucak halledildi ve...

Bir katı adeta "sticker cenneti" olan pasajda Zeyno kendini kaybetti... "Bunu da bunu da" diyerek bir tomar sticker aldı...

Eminönü'ndeki çarşı da balıkları, papağanları, tavşanları, tavukları, güvercinleri, köpekleri seyretti

Kuşlu Cami'de güvercinlere yem attı. Bir tabak, bir tabak, bir tabak daha...


Başlardaki korku yerini eğlenceye bırakınca güvercinlerin peşinde koşturdu durdu

Taksim'e çıkana kadar, o bir an önce uykuya dalmak için arabasının içinde pozisyon değiştirip durdu, biz de daha yemek yemediği için, uyumaması için elimizden geleni yaptık. Baba kısa bir iş için yarım saatliğine bizden ayrılınca, tüm uykuya rağmen biz soluğu Taksim Parkı'nda aldık. Zeyno sallandı, sallandı, sallandı...

Yine uykuya karşı verilen mücadeleyle, kısa bir süre sonra İstiklal'de yeni açılan Nord See'deydik. Balığını ve üstüne mandalinalarını yedi. Kendimizi tekrar caddeye vurduğumuzda ise hemen uykuya daldı... Biz Ara Kafe'de çaylarımızı/kahvelerimizi yudumlarken O da mışıl mışıl uyudu...

16:30 vapurunun koltuklarına yayıldığımızda anladık o gün ne kadar yorulduğumuzu. Yorulmuştuk ama hepimize iyi gelmişti bu averelik. Gün boyunca hiç yağmur yağmadı ve gezip dolaştıkça enerjim yerine geldi.

22 Kasım 2009 Pazar

Şlap şulop

Yağmurlu Bir Gün... Tübitak yayınlarının bu kitabı, Zeyno'nun favori kitaplarından. Yağmurun hikayesini anlatan kitapta en çok sevdiği bölüm ise, su birikintisinde oyun oynayan çocukların ayağındaki çizmelerin çıkardığı şlap şulop sesi...

Sonunda, daha görür görmez vurulduğum bu yağmur çizmelerinden aldık Zeyno'ya. Ona yakın model arasından zürafalı modeli kendisi seçti. Ve ertesi gün, geceden yağan bolca yağmurun izlerini fırsat bilip, attık kendimizi sokağa... Apartmandan sahile inene kadar, itinayla tüm sulara girip çıktı. Önceleri tedirgindi ama işin keyfine varınca, tedirginlik yerini değişik atraksiyonlara bile bıraktı. Sularda yürüdü, ayaklarını çırptı ve hatta zıpladı.

Bu arada eve gelen herkese yeni çizmeler gösterildi. "İneklisi ayağımı sıkıştırdı. Onun için onu almadık, zürafalı aldık" diye izahat yapıldı. Şimdi yeniden şlap şlop yapmak için yağmurun yağmasını bekliyoruz...

29 Ekim 2009 Perşembe

26 Ekim 2009 Pazartesi

Bir boyama hikayesi

Zeyno kendi odasına gider, annesini çağırır:

- Anne, boyalarımı verir misin? Yok yok, pastel değil, öbürleri...

Uzunca bir süredir kullanılmayan keçeli kalemler (suyla çıkan, kalın uçlu) ortaya çıkar. Masasının üstüne temiz kağıt yapıştırılır, üstünü karalamasına önlem olarak önlük takılır. Zeyno başlar kağıdı karalamaya. Boyaların birini alır, birini koyar...

Anne bakarki Zeyno gayet mutlu, odadan çıkar. Zeyno kendi kendine hem konuşup, hem boyama yapmaya devam eder. Anne arada seslenir:

- Zeynoooo, ne yapıyorsun?
- Boyama kapıyorummmm... Kedi, ağaç, köpek, kuş...

Ve yaklaşık 15 dakika sonra Zeyno annesinin yanına gelir. İşte bu halde...


- Zeyneppp, ne yaptın böyleeeee...
- Ama yıkarız anneeeee

Anne Zeyno'yu tekrar odaya götürüp, masasına oturtur. Kıkırdayarak birkaç kare fotoğrafını çeker. Sonra doğruuu banyoya...

23 Ekim 2009 Cuma

Alaçatı kaçamağı

İşte buraya gittik. Tam 25 ay, 1 hafta sonra... Osman'la birbirimize "evet" deyişimizin 10. yılı geride bırakmasını bahane edip, başbaşa kaçtık.

Daha önce 1 gece için planladığımız kaçamak hüsranla sonuçlanınca, hiç çaktırmadık bu kez Zeyno'ya. Perşembe günü bavulları toplayıp, anneme geçtik. Cuma sabahı kahvaltı yapınca bir şeyler çaktı aslında ama pek de belli etmedi. Biz de bi cesaret, attık kendimizi 13:15 uçağına. Pusetsiz, sırt çantasız...

İlk iş gevrekçiden kumru aldık birer tane; kendimize "İzmir'e hoşgeldiniz" hediyesi. Aldık arabayı, vurduk otobana. Özlemişim araba kullanmayı, ben geçtim direksiyona. İncirliev'in 4 no'lu odasına yerleştik; hem de "sürpriz"lerle. Taşla tahtanın birbirine karışan kokusu hayalimizi depreştirdi birden.

Çok güzel yemekler yedik, uzun uzun kahvaltılar ettik. Alaçatı pazarını gezdik, hepsi birbirinden güzel cafe'lerde içtik kahvemizi. Sokak aralarına daldık. Alaçatı yetmedi, Ildırı'ya, Çeşme'ye uzandık. Ve tüm bunların hepsini bu kez telaşsız ve çantasız yaptık.

Biz bunları yaparken Zeyno da tam tatil moduna geçmiş. Geç yatıp geç kalkmış mesela. Çikolata yemiş bol bol, poğaça, kek, börek. Yeni kitabını okutmuş bol bol, arkadaşını davet etmiş eve. Kumlu parka gitmiş. Ve bizi neredeyse hiç aramamış. En azından mızırdanmamış, ağlamamış, özlemini belli etmemiş.

2 gün sonra buluştuk. Anneannenin uydurduğu hikayeyle, vapurlar çalışınca. Hani vapurlar çalışmadığı için Ada'dan karşıya geçemedik ya biz! Uzun uzun öpüştük, koklaştık. Ve kaldığımız yerden devam etmeye başladık...

Hepimize iyi geldi bu kaçamak. Ne yapmalı, ne etmeli? Yeni bahaneler bulup en kısa zamanda benzerlerini tekrarlamalı...

10 Ekim 2009 Cumartesi

2 yaş kontrolü

Yazmadığım dönem hakkında o kadar çok yazılacak şey varki aslında. Özellikle son birkaç aydır, her günü değil, her anı bi başka Zeyno'nun. "2 yaş krizi" tüm etkisiyle kendini gösteriyor. "Yapmıycammmm", "olmazzzzz", "istememmm"ler havada uçuşuyor. Diğer yandan durup duruken defalarca öpmeler, "canımmm" deyip deyip sarılmalar... İdare edilmeyecek gibi değil ama durum. İnatlaşmıyorum, eğer istediği gibi olmasında bir sakınca yoksa, benim istediğim gibi olması için üstelemiyorum, öfkesi büyümeden dikkatini bir başka şeye çekiyorum... Bunlar kendimce bulduğum çözümler ve çoğunlukla işe yarıyor. Bu arada çok sıkışınca, tası tarağı toplayıp kendimizi sahile atmaya da devam ediyoruz. Hazır yazdan kalma günler devam ediyorken, kaçırmamalı zaten fırsatları...

Yeme daha doğrusu yememe krizleri de var son günlerde. Nedenini bilmiyorum ama yine ısrar etmiyorum. Bu duruma çözüm olarak da birlikte topkek yapmayı buldum. Cevizli topkek, havuçlu topkek ve denenmeyi bekleyen sıradaki tarifler...

Konuşma halleri tam gaz devam ediyor. Kelimeler birleşip, uzun cümlelere dönüşmekle kalmıyor, bizi şaşırtan tepkiler, değişik yorumlar dökülüyor artık ağzından. Play tuşuna basılmış teyp gibi, susmadan konuşuyor da konuşuyor...

Favori istek yine "oku". Gece uyumadan önce kitap okuyoruz; sabah uyandığında ilk iş gece okuduğumuz kitabı tekrar okumamı istiyor. Ve gün içinde en çok istediği şey yine kitap okumamız. Bu arada tüm kitaplar hafızaya kaydediliyor. Daha doğrusu kaydediliyormuş. Arada bazı cümleleri, doğru yerlerde birebir söyleyince anladık. Bir de kitabını bacaklarının üstüne koyup, kendi kendine okuduğu zamanlar var ki, evlere şenlik...

Tuvalet konusunda hiçbir ilerleme yok. Bu konuda şu cümleler dökülüyor Zeyno'nun ağzından: "Duru çişini tuvaltene yapıyor, Pamir çişini tuvaltene yapıyor. Bebekler çişini beze yapar. Ben daha büyümedim, çişimi beze yapcammmm". E tüm bunların üstüne ne diyebilirim ki? Evde lazımlık, tuvalet adaptörü, alıştırma külodu, yedekleriyle normal külot dahil tüm altyapı hazır ama zamana bıraktık. Bu konuda da ısrar yok!

Tatilden döndüğümüzden beri ayrı odada yatıyor artık. Bu başlıbaşına bir yazma konusu. Odasını tamamen hazırlamayı başardığımızda detaylı olarak yazacağım. Şimdilik şunu söyleyebilirim ki, umduğumdan çok hem de çok kolay oldu. Ama deliksiz uyku hala hayal tabii...

Sıcak sosyal ilişkiler de tam gaz devam ediyor. Bir bakıyoruz vapurda, ilk defa gördüğü insanlarla bile sarmaş dolaş. Önceden tanıdığı insanlarla ilişkisi ise "aşmış" durumda artık. Mesela ben bu satırları yazarken, Zeyno akşam gezmesinde. Hem de evlerine daha önce sadece bir kez gittiği Meriç'lerde. Galiba bu konuda da bana çekmiş. Bir kere kanı ısındımı, çok seviyor O da...

Şu sıralar en çok zevk aldığı şeylerden biri de bisiklet koltuğuna kurulup, Ada'yı dolaşmak. İlk denemede eti sıkıştığı için daha sonra takmayı reddettiği kaskını kafasına takıp, "hızlı git babaaaa" diyor artık. Kask takma işini, üstüne çıkartma yapıştırarak hallettik. Bazen küçük ve basit uygulamalar sanıldığından çok daha fazla işe yarıyor.

Ve 1 ay kadar gecikmeyle 2 yaş kontrolüne gittik nihayet. Bu kontrole gitmeden önce yaptırdığımız idrar kültüründe çıkan sonuç yüzünden yeniden idrar verdik. Sonuç Pazartesi çıkacak. Eğer durum yine pozitifse antibiyotik kullanacak. Benim geçirdiği gribal enfeksiyondan miras kaldığını düşündüğüm, devam eden hafif ateşin nedeni idrar yolu enfeksiyonudur belki de? Pazartesi alacağız sonucu... Ve ölçüm sonuçları: Boy 91,5 cm, kilo 12.800 gr. Ortalamada ilerlemeye devam yani. Yol boyunca "bu kez iğne miğne yok!" diyerek gittiğimizden, Hepatit A aşısının ikinci dozunu bir dahaki kontrole bıraktık.

Ve geç kalmış birkaç foto:

Yaz aşkı Doruk'la Ada'da bayram buluşması... Heybeliada- Bostancı vapurunda


Bir bayram buluşması daha: Duru&Zeynep - Heybeliada-balkon

"Çantasız çıkmam"

4 Ekim 2009 Pazar

Sobe - 101 maddede ben

Damla'nın annesi Yaprak sobelemişti beni. Epey zaman oldu. 101 maddede kendimi anlatmam gerekiyordu. Bilgisayarımın masaüstüne "101" isimli bir word dosyası kaydedip, sıralamaya başladım. İlk 60 madde çorap söküğü gibi geldi peşpeşe. 101'e tamamlamak içinse epey zaman gerekti. Aklıma geldikçe dosyayı açıp, yazdım... Sonunda 100. maddeye kadar geldim. Ama geriye dönüp, yazdıklarımı okuyunca, burada yayınlamaktan vazgeçtim. Bu blogda yazdıklarımı yürekten okuyanların, yazmayınca bizi gerçekten merak edenlerin, hiç tanımadan yürekten sevenlerin olduğunu biliyorum... Onların beni daha yakından tanımasını isterim. Ama ya bilmediklerim? Belki de benim hakkımda çok da şey bilmesini istemediğim insanlar bile okuyordur bu blogu?? İşte bu düşünce beynime yerleşince vazgeçtim kendimle ilgili sıraladıklarımı burada yayınlamaktan.

Ama listenin ilk maddesini yazayım: Sabırsızımdır. Öyle ki, annesinin karnında bile 9 ay bekleyemeyenlerdenim ben. Bir puzzle aldı mı, keyfini çıkara çıkara yapmak yerine, biran önce onu bitirmek için uğraşanlardan... Bu ilk maddeyi yazdım çünkü Zeynep hayatıma girdiğinden bu yana gösterdiğim sabra kendim bile şaşıyorum. Defalarca peşpeşe sorulan aynı soruya, sesimi bile yükseltmeden cevap veriyorum. Aynı kitabı üstüste onlarca kez okuyorum. Yaklaşan öfke krizini fark edip, büyümemesi için sabırla her türlü şaklabanlığı gönüllü olarak yapıyorum. Zeynep'in büyümesini sabırla bekliyorum... Sabırsızlığı yüzünden kendi içine bile sığamayıp, sık sık taşan ben; şimdilerde çoookkk sabırlı bir anneyim...

Sevgili Yaprak, eğer beni gerçekten merak ediyorsan, yazdığım listeyi sana mail atarım... Ve sevgili Çağlayan seni sobeliyorum. Çünkü seni gerçekten daha iyi tanımak istiyorum... veeee senin blog'un sadece davetli okuyuculara açık :))

13 Eylül 2009 Pazar

2 yaş

Bundan 2 sene önce, hemen önümde duran beşikte uyurken, uzun uzun bakıp, "bu nasıl büyüyecek?" diye iç geçirdiğim bebek artık 2 yaşında. Artık
* benimle sohbet eden,
* isteklerini/istemediklerini net bir şekilde anlatan
* arkadaşları olan
* aşık olan
* inatlaşan
bir kızım var...

"İlk dişi ne zaman çıkacak?, acaba ne zaman düşmeden yürümeye başlar?, memeyi nasıl bırakacak?, ah bi konuşsa, o zaman her şey çok kolay olacak" diye diye büyüttüğüm Zeyno, artık 2 yaşında. Artık bebek değil, bir çocuk...

Ben bilgisayarın başında oturmuş, bu yazıyı yazıyorum... Zeyno, üzüm dolu tabağı kucağında, koltukta oturmuş, çizgi film seyrediyor. "Topkekimi yemiycem, biraz daha üzüm ver" diye laf atıyor bana. Benim kızım gerçekten büyümüş!

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Sobe - Kreativ Blogger

Damla'nın annesi Yaprak sobelemiş beni. Daha doğrusu bir ödül vermiş: Kreativ Blogger. Ödülün logosunu buraya yükleyerek ve Yaprak'ın, yani ödülü aldığım kişinin bloğunun linkini vererek, ödüle layık olmanın ilk iki şartını yerine getirdim. Şimdi sıra diğer şartlarda.

Önce hakkımdaki 7 ilginç şeyi sıralamam gerekiyor. En zor şart da bu sanırım. Bilmiyorum, düşünüyorum ama aklıma gelmiyor... Aslında insanın kendiyle ilgili şeyleri sıralaması zor olan sanırım. Neyse, başlayayım bakalım:
1. Ani kararlar vermem ama verdiğim kararı aniden uygulayabilirim. Mesela "acaba kestirsem mi?" diye düşündüğüm saçlarımı, birden kestirebilirim. Ya da çok uzun süreli bir ilişkiyi, bir daha dönmemecesine bitirebilirim.
2. Planlamayı, organize etmeyi severim. Eğer organize ettiğim şeylerin sonucu güzel olur, paylaşan insanlar mutlu olursa, ben de çok mutlu olurum. Ama nereye kadar?
3. Sürprizleri severim.
4. Çikolataya ve makarnaya hiçbir zaman hayır diyemem.
5. Yeni tatlar denemeyi severim. Yiyemeyeceğim kadar kötü bir şey olsa bile en azından tadına bakarım.
6. Evi temizlemeden tatile çıkamam.
7. Yaşlılara hiç dayanamam; hemen salya sümük.

Aslında pek de ilginç şeyler değil ama en azından 7 şey yazabildim.

Sırada sevdiğim 7 bloğu sıralamak var.

1. hayatı paylaşırken - Pınar
2. ada kızım - Yapıncak
3. baba olmak - Özgür
4. sevgili sayfa - Gülfer
5. crebro - Meltem
6. duru'nun sayfası - Arınç
7. uçuşan düşünceleri yakalamak - Çağlayan

ve ödülü sevgili Pınar'a veriyorum...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Tam 45 gün tatil

Nerden başlasam, neyi anlatsam bilemiyorum. Tam 45 gün... 45 gün kesintisiz tatil yaptık. Hem de bilgisayarsız, hem de 1 aydan fazlası deniz kenarında. Niyetim az yazı, bol fotoğrafla bu uzun tatili özetlemek. Yine de kısa bir özet geçmek gerekirse:

Tatilin İzmir'de geçen ilk 5 günü tam bir hazırlık kampı gibiydi. Zeyno sık gece uyanmaları ve göğsünü kaplayan isilikle alışmaya çalıştı İzmir sıcağına. Tam bir su kuşu oldu; uykuya dalmadan, sokağa çıkmadan önce soğuğa yakın ılık duş alarak serinlemeye çalıştı. Tükenmek bilmeyen babaanne, hala, dede sevgisi ve ilgisini sonuna kadar kullandı. Bol bol kikirdedi, neredeyse her şeye "evet" denmesinin keyfini sürdü. Ve gidişiyle hüzünlendiği, ayrı kaldığı 5 gün boyunca telefonla konuşmayı reddettiği babasını karşısında görünce gözleri parıldadı.

5 gün sonra babasıyla karşılaştığı an. Zeyno babasına doğru koşar, hain baba bu anı belgeler

Zeyno için İzmir'in en keyifli yanı: Halaaaa

25 günlük Foça kısmı tek kelimeyle süperdi. Masmavi ve soğuk Ege suyu, lezzetle yenen deniz balıkları, kamp hayatının düzeni... Geçen sene denizi tamamen reddeden Zeyno, bu sene mavi sulara karşı daha yumuşak davrandı. Yine de temkinliydi ilk günlerde. Önce kıyıda oturup, çakıl taşlarıyla oynadı; sonra adım adım girdi denize. Oda önce kıyıdaki çocukların sonra "yaz aşkı" Doruk'un sayesinde. Yine de tam anlamıyla bir yüzme olmadı ama. Babanın kucağında, annenin ellerini tutarak...

Denizli ilk günler. Üstte tshirt, sahilde...

Muzip...

Cool

Neşeli

Sosyetik...

O bir küçük hanfendü

Kara Kampı - Deniz Bar / Gel keyfim gel...

Mıncık mıncık... Ohhh...

Ege'nin serin sularını izlerken...

Denizden sonra park zamanı

Foça sabahlarının klasiği: Toplanan çamfıstıklarını kırma

Bu ayın en favori hareketi

Foça pazarından alınan "bizelek"ler

Doğayı keşfe devam: "Anneeee, ben top topluyommm!"

Birkaç dakika arayla...

"Kediii, gel gellll"

Foça'dan İzmir'e dönüp, hızla 3. etaba hazırlandık. Yaz tatillerimizin olmazsa olmazı Datça'ya! Ve bu sene Datça tatilimizi Pınar'larla paylaştık. Daha 1 sene önce sanal alem sayesinde tanıştığımız arkadaşlarımız, biz hatunların yaptığı planla bir anda bu yılki tatil arkadaşlarımız, daha doğrusu komşularımız oldu. Çok da iyi oldu. Yanyana evlerde kaldık. Bizim evde, 30 günlük tatilin ardından kendini rölantiye alan ailenin yavaşlığı vardı; onların evde de hızla geçecek 9 günün her anını yaşamanın telaşı. Birbirimizi sınırlamadan, sıkmadan ama en güzel anları paylaşarak tatil komşuluğu yaptık. Geceleri gökyüzünden eksik olmayan Samanyolu'nu, hiç susmayan ağustos böceklerini, badem - incir ağaçlarını, bahçedeki patlıcanları, Palamutbükü'nün rüzgarını, mezelerin lezzetini, Duru'nun kolluklarını, likör eşliğinde içilen akşam kahvelerinin yanında hoş sohbeti, minik pastanenin pastasını ve daha neleri neleri paylaştık.

Arkadaşlık

Eteklerini uçurarak

Duru&Zeynep - Eski Datça

Terasta babaya sulanmaca

Ağaçtan incir toplama, terası yıkama, bahçe sulama... Çok iş var çok...

Şimdi dinlenme zamanı - Palamutbükü'nde keyif

Palamutbükü - Babaya poz vermece

Yakaköy - Yakamengen / Zeynep'le Rambo'nun tanışması

"Amma uzun olacak" dediğimiz tatil geçti, bitti. "Tatilde her şey serbest" modunda geçen 45 günün sonunda Zeyno'nun ne kadar değiştiğini eve gelince daha iyi anladık.

* Datça'nın Foça'ya göre oldukça sıcak olan suyu, Ertuğrul'a olan aşkının yeniden alevlenmesi ve Duru'nun kolluk-simit desteğiyle kendi kendine yüzen bir kızımız oldu
* Tatile çıkarken derdini kelimeleri birleştirerek anlatırdı, şimdi "gerçekten" konuşuyor. Hem de aralarına bağlaçlar eklenmiş, doğru takılarla süslenmiş kelimeleri bir araya getirerek
* Herhalde oynayacak kimseyi bulamadığında kumsalda kendi kendine oynamanın etkisiyle artık evde de kendi kendine vakit geçirebilmeyi öğrenmiş. Benim için ne büyük nimet.
* Son 10 gün devam eden ishal nedeniyle gözle görülür şekilde kilo verdi. Şimdilerde bu açığı kapatmaya çalışırcasına yiyor. Sonucu kontrolde göreceğiz
* Arabayı tatilin başında da sevmiyordu, sonunda da. Ne zaman bir yere gitmek için arabaya doğru yönelsek, "araba olmaz!" diyerek mızırdandı. Araba koltuğuna oturtmak ise çoğunlukla mümkün olmadı. E haksız da sayılmaz aslında; O'nun için seyahat demek vapur demek.
* Bu sene kalbim daha bi Ege'de kaldı. Şimdiden özledim oraları. Bu özlemle kısa dönem planlarında ve hayallerde ufak tefek değişiklikler bile yaptık. Kısmet!

5 Temmuz 2009 Pazar

Uzunnn bir ara

Yazmayı düşündüğüm konular listesi gitgide uzarken, tuvalet konusunu yazmaya başlamıştım aslında. Ama o kadar derin bir mevzu ki bu, yarım kaldı. Bu konuda yapılabilecek en kısa son durum özeti: Bir ileri, iki geri. Siz anlayın artık. Yine de bir ümit lazımlığı, alıştırma külotlarını ve normal külotları koyacağım valize...

Nihayet beklenen gün geldi. Yarın öğleden sonra yaz tatilimiz resmen başlayacak...

Bilgisayarımı yanıma almamak için var gücümle çalıştım ve becerdim. Eylül sayılarının tüm hazırlıkları tamam, dönüşe birkaç küçük detay bekliyor beni sadece. Bavulları hazırlayıp, Osman'a verdim. 2 büyük bavul, bir küçük valiz, bir büyük sırt çantası ve bir bisiklet. Benim götüreceğim küçük valiz dışındakiler, şu anda Osman'la birlikte deniz yolculuğuna çıktılar. Öğleden sonra Zeynep'le birlikte uğurladık O'nu. Salı günü Foça'da olacak...

Yarın ev temizlenecek. Bu konuda takıntılıyım ben; tatile çıkarken ev mutlaka temiz bırakılmalı. Ayrıca tüm çamaşırlar yıkanmış, ütüler yapılmış, bulaşık makinesi boşaltılmış olmalı. Tost makinesinin ızgaraları, demlikler yıkanmalı. 5 litrelik pet su yedek bırakılmalı. Yataklara temiz nevresimler geçirilmeli, buzdolabında bozulacak hiçbir şey kalmamalı, kapının önündeki çöp kovası yıkanmalı... Tüm bunlar yapılmalı ki, dönüşte rahat edilsin. Tatilin enerjisi bir anda uçup, gitmesin...

Planım temizliğin ardından Hüsniye Abla'yla birlikte karşıya geçmek. O yüzden bu akşam Ada'dakilerle vedalaştım.

Ve planın geri kalan kısmı:

* Yarın akşam üstü ana-kız saçlarımızı kestireceğiz. İkimizin de saçları bir ayda çok uzadı...
* Salı sabahı Pınar'la kahvaltı edeceğiz; tabii kızlar da olacak. (Bu son an planını çok sevdim)
* Salı akşamüstü uçağıyla da İzmir'e gideceğiz...
* Cumartesi Foça'ya geçilecek...
* 5 Ağustos'a kadar Foça'dayız.
* 6-7 Ağustos İzmir'deyiz. Valiz tatilin ikinci ayağı için yeniden hazırlanacak
* 8-16 Ağustos Datça
* 17-21 Ağustos İzmir
* ve 21 Ağustos dönüş

Son günlerde canımı sıkan bir sürü şey oldu üstüste; içimde pır pır eden, beynimi kurcalayan bir şeyler var o yüzden. Umuyorum ki, her şey yolunda gidecek ve keyifli bir tatil geçireceğiz.

21 Ağustos'a kadar bilgisayarımdan uzak olacağım. Fotoğraf yükleyemesem de, arada bir yerlerden kaçamak yapıp, birkaç satır yazar mıyım? Bilmiyorum...

Tek bildiğim Ege'nin keyfini çıkarmak istediğim. Emekleyen Zeynep'le tatil çok keyifli ve kolay geçmişti. Bakalım yürüyen (hatta artık hep koşan) Zeynep'le nasıl geçecek?!

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Teyze... Teyze...

Keyifli bir Pazartesi sabahıydı... Sabah balkonda kahvaltımızı yaptık; serçelere, martılara seslendik. Geçen vapurlara, faytonlara... Bir kova suyla oynaştık yine balkonda... Saat 11 gibi dondurma krizimiz tutunca, attık kendimizi dışarı. Her zamankinden; bir top kaymaklı... Öğlene kadar sahilde takıldık ve Osman'la buluşup, evin yolunu tuttuk. Ne olduysa o arada oldu. Yokuşu yarılamış, Revir'le lojman kapısının ortasında bir yerlere gelmişken, yokuştan kontrol edilemeyecek bir hızla inen bisikletli, yaşlı teyzeye çarpıverdi. Osman ve çevredekiler revirin bahçesine doğru "doktor çağırın" diye bağırırken, bir anda kalabalıklaştı yerde yatan teyzenin başı. Kocası da başındaydı şaşkın... Birkaç dakika içinde önce doktor, sonra ambulans geldi. Teyzeyi sedyeye bağlayıp, götürdüler. Çarpan genci de karakola...

Tüm bu olanları karşı kaldırımdan izledik Zeyno'yla. Şaşkınlığı azalsın diye kısaca özetledim O'na olanları: "Abi çok hızlı gidiyordu. Duramayınca teyzeye çarptı. Doktor abiler geldi, teyzeyi hastaneye götürdü. Uff olup olmadığına bakacaklar. Sonra da teyze evine gidecek". Anlattıklarımı dikkatle dinledi ve her kelimesini anladı. Ve o kadar üzüldü ki, öğlen uykusuna dalarken, uyandıktan sonra ve tüm gün boyunca "teyze, teyze... abi, abi... hızlı hızlı..." diyerek bana olayı tekrar tekrar anlattırdı. Her seferinde teyzenin iyi olduğunu söyledim. 3 gün geçti, hala aklında ve üzgün...

Hayat böyle bir şey işte Zeyno, bir anlık. İşte o yüzden en çok "anı yaşayabilmeyi becermeni" öğretmek istiyorum sana. Bakalım ben bunu becerebilecek miyim?

25 Haziran 2009 Perşembe

Türkçe-Zeynepçe

Aslında listeyi çoookkkk uzatmak mümkün. Çünkü her an yeni bir inci dökülüyor Zeyno'nun ağzından. İşte şu sıralar popüler olanlar:

dondurma - dombada (her gün en az bir kez yenilir)
velek - melek (anneannenin adı)
şeşil - yeşil (mavi ve pembeden sonra en çok sevilen renk)
pilovvv - pilav (kuskustan sonra en çok sevilen yemek)
ziytin - zeytin (bırakılsa bir tas yenilebilecek kahvaltılık)
oncak - oyuncak (evde pek durulmadığından hepsi boynu bükük bekliyor)
yudan - nurdan (bu sıralar bana anne demek yerine yudan demeyi tercih ediyor. Gece kalkıp, seslendiğinde bile)
kımbızı - kırmızı (söylemeyi yeni öğrendiği renk)
vavi - mavi (favori rengi)
efil - elif (halanın ve pastanedeki ablanın adı)
kubaa - kurbağa (her akşam masalı istenen hayvan)

23 Haziran 2009 Salı

kısa bir özet

Ne çok şey vardı oysa yazacak... Konuşma konusundaki gelişmeleri yazacaktım mesela, Zeyno'nun Ada'daki ilişkilerini, 21. ay kontrolünü... Olmadı, yazamadım. Ha bu gün, ha şu gün" derken, günler aktı gitti... Ama dün tuvalet konusunda "bence çok önemli" bir gelişme yaşayınca, bunu da bahane edip, artık hepsini toparlamaya karar verdim. Tabii bu arada aklımdan uçup giden bir sürü şey var ne yazık ki... Başlayalım bakalım, belki yazarken yeniden gelirler...

Önce geçen haftaki kontrolün notları:

En kısa kontrollerimizden biriydi. Zeyno'nun boyu ve kilosu bu kez ayakta ölçüldü. Geçen 3 ayda 500 gram artışla 12.500 gram ve 4,5 cm artışla 86,5 cm olmuş. Kafa ölçüsünü hatırlamıyorum çünkü muayene defterimizi götürmeyi unuttuğumdan, şu an kayıtlı olarak elimde yok. Tüm "bu kez Hilal sana aşı yapmayacak, aşı yok" telkinlerime rağmen Zeyno muayene sırasında yine ağladı. Ama kısa sürdü. Hiçbir sağlık sorunu yoktu. E benim de sorum olmayınca hemencecik bitiverdi. Bir dahaki kontrol 2 yaşında. Bu kontrolde chek-up'da isteyecekmiş Hilal Hanım. Bu arada saat 10:00-15:00 arasında güneşe çıkmamak ve mutlaka 50 koruma faktörlü krem kullanmak konusunda sıkı sıkı tembihlendim...

Geçen ayın en önemli gelişmelerinden biri, Zeyno'nun artık tam anlamıyla bir papağan olmasıydı. Aynen de devam ediyor. Ağzımızdan çıkan her kelimeyi eğer kolaysa aynen, zorsa benzer seslerle taklit ediyor. Artık her derdini konuşarak anlatıyor ve yavaş yavaş kelimeleri birleştirmeye başladı. (ağzından dökülen komik laflar ne yazık ki şu anda aklıma gelmiyor. Not alıp, ayrı bir yazıda yazmalı)

Ve geçen aydan bu yana Zeyno neredeyse eve girmiyor. Sabah uyanınca, yatak keyfi ve sabah temizliğinin ardından hızla çantamızı hazırlayıp, dışarı atıyoruz kendimizi. En geç 09:00'da sahildeyiz. Kahvaltımızı yapıp, dondurmamızı yiyoruz. Saat 12:00 yuvaya dönüş. Genel temizlik ve uykuuuu... Saat 15:00 uyanma, yemek ve saat 16:00 ablalarla tekrar dışarı. Saat 18:30 eve dönüş, yemek ve anne ya da babayla parkaaaaa... (eğer anne baba erken yemek yemişse, eve hiç dönmeme) Saat 21:00 eve geliş, biraz kudurma, biraz dans... Yatma hazırlıkları ve saat 21:30 civarı hooppp yatak... (bu sokak mesaisinin ona kazandırdığı ilişkileri de ayrı bir yazı halinde yazacağım)

Ve artık beni yazı yazmaya teşvik eden dünkü gelişme: Zeyno dün ilk kez kendi isteğiyle lazımlığına oturup, çişini yaptı. Bu tuvalet mevzu çok uzuuunnn bir konu ve tabii ki ayrıca yazılacak.

4 Haziran 2009 Perşembe

Bu ne şimdi?

Aslında "neden?" sorusuna cevap bulamadığım hallerden biri olduğundan ve geçen bir haftalık sürede bu şekilde tekrarlamadığından yazmayacaktım. Ama ne zaman ki, Arınç da, Yapıncak da aynı konuyu yazdı; ben de not düşeyim dedim. Not düşeyim ki, çocuğu bu aylara gelenler, bu durumla karşılaştıklarında şaşırmasın. Çünkü kesin doğru olduğuna emin olmamakla birlikte, hem Zeyno'yla aynı gün doğan Duru hem de Zeyno'dan 1 ay büyük olan Ada aynı şeyi yapınca neden soruma bi cevap buldum kendimce: Bu yaş döneminin bi hareketi bu! Herhalde?

Meme biteli yaklaşık 1 ay oldu. O günden bugüne, Zeyno'nun gece uykuları ciddi anlamda düzeldi. Hatta arada sürprizler yapıp, hiç uyanmadan uyuduğu geceler oldu. Uyansa da sadece "anne" diye seslenip, sesimi duyduktan sonra tekrar başını yatağa koyduğu, hiç sesini çıkarmadan suyunu içip, aynı şekilde yattığı, bazen de tekrar uykuya geçmek için yanına çağırıp, elimi tutmak istediği... Ama genel olarak iyiydi durum. Taa ki, geçen Pazar akşamına kadar...

Ne geceydi ama? Aslında hatırlamak bile istemiyorum! Zeyno 10'a doğru uyudu. Ve 12:50'de uyandı. Biraz mızırdandı, yanına gittim, başını tekrar yatağına koydu. Veee birkaç saniye sonra tekrar kalktı. Hem de ne kalkma. Avazı çıktığı kadar ağlayarak. Yatakta sakinleşmedi, kucağıma aldım. Ama ı ıhhh. Ağladı, ağladı, tam 40 dakika. "Dişin mi ağrıyor, karnım mı ağrıyor, bir yerin mi ağrıyor, rüya mı gördün?" sorularıma kızgınca "cık" dedi. Boya yapalım, oyun oynayalım tekliflerimi yine kızgınca reddetti. Yanımıza gelen babasını daha beter bi kızgınlıkla ve elinin tersiyle itti. Kafasını omzuma gömdü ve kendi susmak isteyene kadar ağladı.

40 dakika sonunda Osman'ı diğer odadaki çekyata gönderip, biz yatakta yanyana uyuduk. Tekrar uykuya dalarken biraz inledi, biraz sayıkladı ama gecenin geri kalanında iyiydi. (gecenin diğer bölümünde Osman'ın tekrarlayan vertigosu ortaya çıktı ki, onu hiç hatırlamak istemediğimden, detayları yazmıyorum)

Devam eden gecelere gelince: Tekrar böyle bir durumla karşılaşmadık. Hala ağlayarak uyanıyor ama ben yanına gidince sakinleşiyor ve tekrar uyuyor genelde.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Hızlı Pazar

Cumartesi ne kadar sakin geçtiyse, Pazar da bi o kadar hızlı geçti...

Sabah böyle başladık güne: Saat 08:50 vapuru gelene kadar parkta vakit geçirerek
(ve uzun saçlı)

Zeyno artık bizden hiç yardım almadan tek başına kaydı defalarca.
Ve bunu yapabildiği için çok mutlu oldu...

Sabah kahvaltımızı 08:50 Kabataş vapurunda yaptık. Yolculuk keyifliydi ama bir de Zeyno'nun aklına sık sık aşıya gittiğimiz gelmese daha iyi olacaktı...

4. doz kuduz aşısının ardından annemlere gittik. Kahvaltının ardından soluğu apartmanın altındaki kuaförde aldık. Zeyno'nun iyice uzayan saçları uykuda O'nu sırılsıklam edecek kadar terletmeye başlayınca almıştık zaten bu kararı. Hiç düşünmeden uyguladık.

Neredeyse yarım saat sürmesine rağmen hiç sorun çıkarmadı Zeynep. Biraz kafesteki muhabbet kuşunu severek, biraz tokalarla oynayarak sessiz sessiz oturdu kucağımda...

Uyuyup uyandıktan sonra keyifli bir buluşma için yine dışarı çıktık. İstikamet Göztepe Parkı'ydı... Sonundan sarışın Zeynep ve esmer Zeynep tanıştı. Biz anne babalar da...

Aslında parkın büyüsüne kapıldıklarından pek de birbirlerine takılmadılar ama yine de
ufak hilelerin desteğiyle ara ara birlikteydiler...

Ve eve dönüş... Keyifli ve her ikimiz de kısa saçlı... Yaza hazırız... :))