13 Aralık 2010 Pazartesi

Geniz eti büyüyor-muş

Bu sene Zeyno'nun doktoruyla mesaimiz 22 Ekim'de başlamıştı. Zeyno öksürmüştü, halsizleşmişti; biz de onu doktora götürmüştük. Bugüne kadar ilaçsız günü geçmedi.

Özetle: İlk kontroldeki hafif enfeksiyon için şurup kullandık. Geçirmedi. Ardından 1 şişe antibiyotik. Sonuç: enfeksiyon hali daha da vahim halde, son gaz devam. Bayram öncesi 3 kuvvetli iğne; tabii antibiyotik cinsinden. Ek olarak bi sürü şurup... Ve yaklaşık 10 gün önceki son kontrolde, doktorun 1 antibiyotik şurup, 1 fısfıs, 1 burun damlası ve 1 alerji şurubundan oluşan reçeteyi yazarken yaptığı açıklamalar: Geniz eti büyüyor. Bu sene okula da başladı. Bu kışı böyle geçireceksiniz, hazırlıklı ol! Antibiyotik bitince KBB uzmanına gitseniz iyi olur.

İlaçları kullandık ve geçen Cumartesi KBB uzmanına gittik. Sırayla kulaklar, burun ve boğazın kontrol edilmesinden sonra o doktorun açıklaması: Evet, geniz eti büyükçe. Ama büyüme-gelişmesini engelleyecek kadar değil. Ayrıca Zeynep büyüdükçe geniz eti küçülecek. Alerji şurubuna devam edin. Ek olarak bizim soğuk algınlıklarında önerdiğimiz x şurubundan verin. Burnunu serum fizyolojik ya da okyanus suyuyla sık sık yıkayın. Arada da sakız çiğnesin; bu mesaj etkisi yapar.

Zeynep şimdilerde iyi. O da, biz de onun burnundan nefes alamayan haline alıştık. Geceleri horluyor, lokmalarını çiğnemekte zorlanıyor, sürekli ağzından nefes aldığı için dudakları çatlıyor ve ufaktan kabuklanıyor. Ama dedim ya, hepimiz alıştık. Şuruplar içiliyor, fısfıs yapılıyor, burun arada bızıktırılıyor...

Başka mı neler oluyor bu aralar?

Artık okula "iyice" alıştı. Ağlama da yok, sabahları mızmızlanma da. Sadece, arada bir, okulda beni çok özlediğini hatırlatıyor bana. Okulda da iyiymiş. İlk zamanlar tadına bile bakmadığı yemekleri çoğunlukla yiyor, hiç yemek istemediklerinin bile tadına bakıyormuş. Arkadaşlarıyla ilişkisi iyiymiş, faaliyetlerin hepsine katılıyormuş.

Pembe ve mor takıntısı hat safhada. Neredeyse başka renkte bir şey giymek bile istemiyor. Buna ek olarak kokoşluk da en üst seviyede. Bütün kolyeler üstüste takılıyor, anneanneye sürekli tüllü, pullu taç siparişleri veriliyor.

Dans etmeye bayılıyor. Yeter ki bi yerlerde bi müzik çalsın.

Arada eski dönemlerden kalma kriz hortluyor ama genel olarak artık daha mülayim ve sakin. Genetik olarak anne ve babadan geçen inatçılık huyundan ise hiçbir zaman vazgeçeceğini sanmıyorum. Galiba bu duruma da hepimiz alıştık zaten.

Çene hiç kapanmıyor. Sürekli bır bır bır... Anlatıyor, soruyor, konuşuyor...

Zeyno hızla büyüyor!

12 Kasım 2010 Cuma

Sevgili Ailem...



Dün Zeyno'yu okuldan almaya gittiğimde, öğretmeni kutusunda duran zarfı Zeyno'ya uzatıp, "al bakalım, zarfını unutma!" dedi. Zeyno zarfı aldı, bana uzattı. Açtım. İçinden üstünde yukardaki resim olan bir kart çıktı. Parmak boyalarla yapmışlar. Kartın arka yüzünde de, bilgisayarda yazılmış bir not: "Sevgili Ailem, Kurban Bayramınızı kutlar, ellerinizden öperim. Zeynep"

Karışık şeyler hissettim. Mutlu oldum. Gururlandım. Duygulandım...

Bu kartı saklayacağım elbette. Ama madem bu blogun asıl amacı geçmişteki Zeynep'le ilgili özel anları arşivlemek; buraya da yazmak istedim.

Ve hazır yazmışken, bu kart bahanesiyle son nottan bu yana geçen süreyi de bi özetleyeyim. Tabii aklımda kalanlarla...

1 şişe + 3 gün antibiyotiğe rağmen öksürük devam ediyor. Artık ilaç falan vermiyorum, bıraktım kendi haline. Belli ki, bu kış böyle geçecek...

Her zabah uyandığında "Anne bugün okula gidecek miyim?" diye sormaya devam ediyor. "Evet" cevabını alınca pek mutlu olduğu da söylenemez ama yine de okul hayatı sorunsuz devam ediyor.

Pek bi süslü bu sıralar. Bir de dans etmeye bayılıyor. Külot-fanila kalacak şekilde soyunuyor, kolyelerini, bileziklerini takıyor. Eğer saçı topluysa tokalarını çıkartıp, çemberini takıyor. Bize bir müzik açtırıyor ve başlıyor dans etmeye. Tabii bir de şartı var: Biz de onunla dans edeceğiz, hatta onun yaptığı hareketleri yapacağız.

Kendinden küçüklerle takılmaktan pek hazzetmiyor artık. Parkta gördüğü küçük çocuklara bile tahammülü yok. Tabii kendisinin büyüdüğünü her fırsatta dile getirmeyi de ihmal etmiyor.

Evde ağzına bile sürmediği yemekleri okulda yediğini, en azından tatlarına baktığını duyunca şaşırıyorum. Son doktor kontrolünden sonra yemek işine bi fren koydum. Okulda her gün yemeğin yanında ya makarna ya da pilav olduğundan evde bunlar pişmiyor artık. Abur cuburlar da en aza indirildi.

İlk defa sinemaya gitti dün. Okul arkadaşlarıyla birlikte, Sammy'nin Maceraları'nı izledi... Yanında olmadığım için net olarak bilmiyorum ama öğretmeninin söylediğine göre çok iyi geçmiş. Kendisinin söylediğine göre de sinemayı çok sevmiş. Orda film 2 kere başlıyormuş...

Ormanda dolaşmaya bayılıyor. Geçen haftasonu Fethi Paşa Korusu'na, bir önceki haftasonu da Yıldız Parkı'na gittik. Topladığı taşlar, palamutlar, çiçek tohumları vs onun için hazine değerinde

26 Ekim 2010 Salı

Bu bahaneyle 3 yaş kontrolü


En son, Zeyno 2 yaş 1 aylıkken yani yaklaşık bundan bir sene önce gitmişiz Hilal Hanım'a. Daha sonra bir de yükselen ateş nedeniyle, randevusuz Ocak 2010'da gitmişliğimiz var ama o kontrol sayılmaz...

Aslında nicedir aklımdaydı Zeyno'yu doktora götürmek. Mesela yaz tatiline çıkmadan istemiştim ama olmamıştı. 3 yaşına girdiğinde götüreyim istedim, araya taşınma, okul telaşı vs girdi. Aslında doğruyu söylemek gerekirse, biraz da ciddi bir hastalık atlatmadığımızdan bu işi savsakladım galiba!

Ama geçen Perşembe gecesi Zeyno öksürmeye başlayınca, Cuma sabahı okula ağlayarak gidince ve öğlen öğretmenini aradığımda "bugün biraz hali yok gibi" cevabını alınca, ilk iş kliniği aradım. Ya hemen o gün öğleden sonra gidecektik ya da Salı. Araya girecek haftasonu nedeniyle, hiç düşünmeden o gün saat 2 için randevuyu aldım. Osman'la telefonlaştım, Zeyno'yu okuldan erken aldım ve randevu saatinde ailece klinikteydik.

Yarım saat rötarla odaya alındığımızda Zeyno'yu soyundurmak çok da kolay olmadı. Direne direne boy ve kilosu ölçüldü önce. Dosyasına kaydedilen rakamlar: Boy 99,5 cm, kilo 17,4 kg. Sonra Hilal Hanım geldi odaya. Zeyno'nun şiddetlenen direnmelerine bir de ağlamalar eklendi. İki ara bir derede kulaklara ve boğaza bakıldı. Bu arada ben de kısa bir özet geçtim Hilal Hanım'a: "Önerdiğiniz şurubu ve ekinezya tabletlerini veriyorum. Ellerini sık sık yıkıyorum. Dün gece öksürük başladı"

Hemşireye ikinci dozu eksik kalan Hepatit aşısını getirmesini söyledikten sonra, bir yandan Zeyno'nun ölçülerini büyüme eğrisi üzerinde işaretlerken bir yandan da benimle konuşmaya başladı: "Zeyno genel olarak çok sağlıklı bir çocuk. Bence bunda Ada'da büyümesinin etkisi de çok. Boğazında hafif bir enfeksiyon var ama çok başında. Vereceğim şurup ve 2 günlük dinlenmeyle geçeceğini düşünüyorum. Boyu %75'te. Kilosu ise..."

Konuşmanın bu kısmında hafif yollu bir fırça yedim kilo, özellikle de fazla kilo konusunda hassas olan Hilal Hanım'dan. Bugüne kadar kilo eğrisinde hep %50'ler civarında olan Zeyno %97'ye gelmişti. Son günlerde iyice yuvarlaklaşan yüzün nedeni buydu demek ki! "Hamburger yiyor mu, kola içiyor mu?" diye sordu. Hiç düşünmeden "hayır" dedim çünkü Zeyno bunların tadını bile bilmiyor. "O zaman makarnayı, pilavı ya da çikolatayı fazla kaçırmış" deyince susuverdim. Evet, haklıydı! Zeyno'yu bu üç yiyecekte frenlemek zordu. Üstelik bunlara dedenin Erzurum dönüşü getirdiği kömeler, pestiller ile anneannenin aldığı Haribo şekerler de eklenmişti.

Bu kısa ama etkili konuşmanın ardından Zeyno'nun ağlamaları ve "ama acıdı" nidaları arasında Hepatit aşısı yapıldı. Odadan çıktıktan sonra bir süre daha Zeyno'nun salondaki oyuncaklarla oynaması beklendi ve klinikten çıkıldı.

Eve dönüşte, birden aklıma geldi ve Zeyno'nun dişlerini kontrol ettim. Bingo! Kalan son azı diş iyice kabarmış; patladı patlayacak. Böylece enfeksiyonun nedenini anlamış oldum. Bugüne kadar olduğu gibi; diş kabarır ve Zeyno hafif yollu hastalanır.

Böylece, öksürük bahanesiyle gecikmeli de olsa 3 yaş kontrolünü de halletmiş olduk. Ekinezya tableti, vitamin şurubu, bol meyve, bitki çayları, pekmez ve bol el yıkama ile bu kışı en az hasarla atlatmaya çalışacağız. Bu arada Hilal Hanım'dan döndüğümüzden beri yemek konusunda hiç ısrar yok, "doydum" dediği anda tabağını alıyorum önünden. Malum yemeklere ve abur cubura da çaktırmadan kısıtlama getirildi.

24 Ekim 2010 Pazar

İlk vesikalık


Zeyno 10 aylıktı. Yeşil pasaport için başvuruda bulunurken, vesikalık fotoğrafını istemişlerdi yine de. Böyle bir şeyi tahmin etmediğimizden, Zeyno'ya vesikalık fotoğraf çektirmemiş, ama teknolojinin ve fotoşop'un nimetlerinden faydalanarak, eldeki fotolardan acele bi vesikalık yapmıştık. Daha doğrusu fotoğrafçı yapmıştı. İşte hiç de sevmediğim ve Zeynep'e hiç mi hiç benzemeyen bu fotoğrafı.

Bu zamana kadar da bir daha vesikalık fotoğrafa ihtiyacımız olmamıştı. Taa ki, okullu olana kadar! Anaokuluna kayıt için gerekli evrakların yazılı olduğu listede 5 adet de vesikalık fotoğraf vardı. Geçen 5 haftalık süreçte fotoğraf hariç tüm evrakları tamamlamıştık. İlk 2 hafta salya sümük geçtiğinden, sonraki 2 haftada da Zeyno fotoğraf çektirmeye direndiğinden bir türlü halledememiştik bu konuyu.

Sonunda annelik yaratıcılığından birini kullanıp, fotoğraf çektirmeye "okuldaki en iyi arkadaşım" dediği Özgür'le birlikte gitmek isteyip, istemediğini sordum; hemen "evet" deyiverdi. Nasıl olsa Özgür'ün fotosu da eksikti; pekala bu işi birlikte yapabilirdik. Perşembe günü okul çıkışı, Kader'le çocukların elinden tuttuğumuz gibi, Beylerbeyi'ndeki Foto Sabri'de aldık soluğu. "Önce hanginizin fotoğrafını çeksin amca?" diye sorduk. Bizimki hiç gecikmeden cevapladı: "Ben Özgür'le birlikte çektiricem!" Fotoğrafçıyla gözgöze geldik, "hallederiz" dercesine bi bakış ettı bize. İkisini arasında çok az mesafe bulunan iki pufa oturttu ve başladı deklanşöre basmaya. Uzunca bir süre Özgür'ü gözlerini kısmamaya, Zeyno'yu da ağzındaki sakızı çıkarmaya (en azından çiğnememeye) ikna etmeye çalıştık. Ama maymuna dönen üç koca insan pek de başarılı olamadık.

Çekilen onlarca kare arasından yukardaki fotoğrafı seçmiş fotoğrafçı. Herhalde en iyisi buydu? Aslında hiç de fena değil ama Osman'la, farklı zamanlarda fotoğrafa bakar bakmaz aynı şeyi düşündük: "Bu hiç de Zeyno gibi değil!"

10 Ekim 2010 Pazar

İlk tiyatro deneyimi

Güleryüzlü çocuk Özgür, Tombiş yanaklı Asya, yaramaz Aras, şişman Yağız, uzun saçlı Ada... Zeyno'nun okul arkadaşları bunlar. Tabii ön tanımlamalar da yine Zeyno'ya ait.

Özgür'ün annesi Kader, Asya'nın annesi Ayça, Aras'ın annesi Pınar... Bunlar da benim yeni "veli" arkadaşlarım. Dördümüzün çocuğu da aynı sınıfta; yani okulla yeni tanışıyorlar...

Ağlama faslıyla geçen 2 haftanın sonunda, 3. hafta şaşırtıcı bir sakinlikle başlayınca, o pazartesi Zeyno'yu okula bıraktıktan sonra, Beylerbeyi iskele meydanında kendime bi sabah çayı ısmarlamaya karar vermiştim. Ben Kader'i haberdar ettim bu durumdan, O da Ayça'yı. Nihayetinde, o sabah 3 yeni arkadaş, çoğunlukla çocuklardan laflayarak, deniz kenarında içtik sabah çaylarımızı.

Laf arasında Ayça'dan geldi teklif: "Haftasonu çocuk tiyatrosu için davetiye ister misiniz?" diye sordu. Hiç düşünmeden "olur" dedik bizde.

1 hafta sonra, bu öğlen, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nin önünde buluştuk. Okula henüz alışamayan Asya annesinin eteğinden pek ayrılmadı ama birbirlerini "okuldaki en iyi arkadaşı" olarak tayin eden Zeyno ve Özgür, kısa bir kikirdeşmenin ardından eleleydi...

Pek bi mutlu girdiler salona da. İlk defa gördüğü tiyatro salonunu şöyle bir süzdü önce Zeyno. Özgür'e söylediği ilk şey "burası ne kadar kalabalık" oldu... Bu arada fonda çalan tanıdık çocuk şarkılarına da eşlik ediyordu.

Aslında oyunun konusu daha büyük yaş gruplarına uygundu ama yine de umduğumdan daha iyi izledi. En azından endişelendiğim gibi loş ışıktan ve gürültüden rahatsız olmadı.

Pembeli kızın neden sürekli sahnede olmadığını pek anlayamadı. Nedenini pek anlamasa da, salondakiler gülünce o da güldü. Şarkılarda el çırptı. Sakince oyunu izleyen Özgür'ü baştan çıkarmak için sürekki "hadi kalk dans et" dedi. 20'şer dakikadan 2 perdelik oyun boyunca neredeyse hiç oturmadı. Sonuçta tiyatroyu sevdi. Sevmiş. Öyle diyor!

** Yanımıza fotoğraf makinesi almadığımızdan güne dair bir fotomuz yok. Oyunun davetiyesini koymayı düşündüm ama o da Zeyno'nun makas darbelerine kurban gitmiş

9 Ekim 2010 Cumartesi

Artık ben bir "veli"yim...


Aslında 1 ay tamamlanınca yazmayı düşünmüştüm şu okul meselesini. Ama geçen Cuma hayatımın ilk veli toplantısına katılınca, şimdi yazmaya karar verdim...

Evlat, abla, öğrenci, eş, gelin, anne... Bugüne kadar birçok sıfat alan ben, artık bir "veli"yim. Son 3 haftadır, üstünde "sayın veli" yazan kağıtlar alıyorum, Zeyno'yu okula bırakıp, okuldan alıyorum...

Şimdi gelelim okul hikayemize...

Beylerbeyi'ne taşınmamızın üstünden sadece 2 gün geçmişti. Zeyno sürekli "Ada'ya geri dönelim" diye ağlıyordu, ben ise yeni evimize en yakın devlet anaokulunu bulma telaşındaydım. Sonunda hedefi buldum; eve 2 durak uzaklıktaki Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü...

Okulun açılmasından önceki son Cuma günü, Zeyno'nun da elinden tutup, okula gittim. Okul müdürü, 4-5 yaşın öğretmeni ve yemekleri hazırlayan Ayşe Hanım'dan başka kimse yoktu okulda. Onlar da son hazırlıkları yapıyorlardı. Ben öğretmenlerle konuşmaya başladım, Zeyno da mekanda ısınma turları atmaya. Ara ara yanıma uğrayarak iki sınıf arasında gidip geldi. Oyuncaklarla oynadı, çekmeceleri karıştırdı... "Ayşe Teyze" ile sohbet edip, laf arasında ona en çok makarnayı sevdiğini söyledi. Ve çişi geldiğinde ilk kez klozete oturmayı kabul edip, sorunsuzca çişini bile yaptı. Renkli sabunluklardaki sabunla ellerini yıkamaya bayıldı. Gidişat süper görünüyordu yani. Emine öğretmen de, "eğer buraya alışmayacak olsa şimdi sizin eteklerinizden ayrılmazdı. Merak etmeyin" deyince, ben kayıt için gerekli evrakları yanıma alıp, eteklerim zil çala çala eve geri döndüm.

Bütün hafta sonu Zeyno okuldayken neler yapabileceğimin hayalini kurdum. 3 sene sonra, nihayet bana, sadece bana ait olan zamanlarım olacaktı!

Pazartesi sabah doğru okulun yolunu tuttuk. Kapıda Zeyno'yla öpüştük, ayrıldık. Sorun yok, süper! Öğlen almaya gittim, "ama anne ben daha oynuyorum" dedi ve ben 2 saat sonra tekrar almaya gitmek üzere ordan ayrıldım. Daha da süper! Saat 3 gibi gidip, aldım. Yine sorun yok. Süper, süper, süper!

Daha doğrusu ben her şeyin süper olduğunu sanmışım. İkinci gün başlayan ağlamalar gösterdi ki, durum hiç de sandığım gibi değil.

2. gün başlayan ve gece-gündüz devam eden ağlama krizleri tam 2 hafta sürdü. Kimi gün, pijamalarla, saçını başını tarayamadan götürdüm Zeyno'yu okula kadar... Kimi gün otobüs şoförünün "siz çocuğunuzu anaokulna değil, psikoloğa götürün" yorumunu sineye çektim... Kimi gün adeta yakamdan söküp aldılar içeri... Eve dönünce tüm gün yalvardı "ama beni oraya bırakma, ben orda çok mutsuzum ve seni çok özlüyorum" diye. Geceleri uykusundan uyanıp uyanıp ağladı "gitmeyeceğim" diye.

Kabus oldu o 2 hafta bize. Ben "nasıl olsa evdeyim, göndermeyeyim bari bu sene" düşüncem ile bu konudaki tecrübelilerin "sakın bu gözyaşlarına aldanma, geçecek. Eğer bir kere bu ağlama nedeniyle okula götürmezsen, bir daha götüremezsin" telkinleri arasında gidip gidip geldim. Bu arada birkaç gün orada öğlen uykusuna dalan Zeyno da, ağlamalara ek olarak orada uyumaya direnmeye başladı...

"Merak etmeyin, içerde sürekli ağlamıyor. Oyunlara katılıyor, yemeğini de yiyor" diyordu Tülay Hanım. Bu içimi rahatlatıyordu ama kapalı kapılar ardında olanları görememek ve Zeyno'nun hali içime kurt düşürüyordu. Hiç düşünmeden Güvem Hanım'ı aradım. Çünkü tam da onun dediği gibi olmuştu durum; ilk gün hiç sorun çıkarmayan Zeyno sonra zıvanadan çıkmıştı. "Ağlıyor, hem de çok" dedim. Orda uyudu mu hiç?" diye sordu; "evet". Peki tuvalet durumu ne alemde?" dedi. "Sorun yok" dedim. "O zaman siz bu işi yırttınız" dedi. Normal ve beklenen bir durumdu bizimkisi ve onun da söylediğine göre geçecekdi...

Benim için değeri büyük bu açıklamanın üstüne ağlamaların şiddeti de biraz olsun azalınca, ben de bu yoldan dönmemeye karar verdim... Ağlaya zırlaya devam ettik. Bu süre içinde gösterdiğim sabra ise hala şaşıyorum!

2 haftanın sonunda bi akşam annemler bize geldiler. Annem Zeyno'nun tırnaklarındaki boyaları sorunca "okulda olmadı, evde boyama yaparken oldu" diye yanıt verdi bizimki. Bunun üzerine annem "aaa, sen okula mı başladın?" diye sordu. Bu tiyatrovari konuşmanın sonunda Zeyno koşarak anneannesine okulda yaptığı boyamaları ve elişilerini gösterdi. O akşamın konusu Zeyno'nun okuluydu. Arkadaşlarını, öğretmenlerini anlatıp, anneanne, dede ve dayıdan bol bol övgü aldı Zeyno.

Okul hayatının 3. haftası başlarken, Pazartesi sabahı gözünü açar açmaz "anne bugün okula gidecek miyim?" diye sordu. Başıma gelecekleri bildiğimden, derin bir nefes alıp, kararlı bir sesle "evet" dedim. Beklenen ağlama ve yalvarmaların yerine "tamam" lafı çıkıverdi Zeyno'nun ağzından. Şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açılan ben anlamsız anlamsız Zeyno'nun yüzüne bakarken, O sanki gece sihirli bir değnek değmişçesine sakince yataktan inip, odaya doğru yürümeye başladı. Giyinirken hiç ağlamadı, saçını tararken hiç ağlamadı, yolda hiç ağlamadı... ve sınıfına girerken hiç ağlamadı.

Ve böylece 3. hafta itibariyle okula gitmemek için ağlama faslı kapanmış oldu. Son durumumuz ise şu:

Hala her sabah "anne bugün okula gidecek miyim?" diye soruyor. "Evet" yanıtını alınca pek de memnun olmuyor ve "ben okula gitmiycem" diye bi mızırdanma yoklaması çekiyor ama sonunda ağlamadan okula gidiyoruz. Öğretmeni kapıyı açar açmaz içeri girip, onunla sohbete başlıyor. Artık okulda olanlarla ilgili daha çok şey anlatıyor evde. Okul arkadaşlarından bazılarını daha çok seviyor. Şimdilik yarım gün gidiyor okula; sabah 09:30 - 13:00... Eğer sorun çıkarmazsa ilerleyen dönemde yavaş yavaş süreyi uzatacağım. Ama temkinliyim bu kez... Acele etmeyeceğim, yeni bir krize mahal vermeyeceğim...

Doğup, büyüdüğü Ada'yı, oradaki yaşantıyı bırakma krizi ile okul hayatına, dolayısıyla kurallara uyma krizini aynı anda yaşadı Zeyno. Ve bu ona düşündüğümden daha ağır geldi. Ama atlattı. En azından önemli bir bölümünü.

Artık Zeyno bir öğrenci, ben de bir veliyim. Bakalım zaman bizim için ne gösterecek?

* Fotoğraf: 25 Eylül 2010, Heybeliada... 1. okul haftasının sonu

20 Eylül 2010 Pazartesi

3 yaş ve taşınma halleri

En son nottan bu yana “bunu mutlaka yazayım” dediğim bi sürü şey oldu ve ben yine zamanında yazamadım tabii... Şimdi hepsini harmanlayıp, ortaya bi karışık yapacağım...

Önce 3 yaştan başlamalı. Zeyno artık 3 yaşında. Bu kez zamanında bi pasta kesmeyi bile beceremedik ama gelecek hafta bu bahaneyle Ada’ya gidip, hem arkadaşlara “hoşçakalın” demeyi hem de Zeynep’e 3 yaş mumunu üfletmeyi planlıyoruz.



3 yaş hallerine gelince. Meşhur 2,5 yaş krizinin ardından tam da dilimizi ısırtacak bi dönem başlamıştı. Kısa bir süre önce her şeye “hayırrr”, “istememm”, “yapmıycammm” diyen Zeyno, bir anda yine her şeye Calliou’nun tonlamasıyla “tamammm” der olmuştu. Her şey o kadar güllük gülistanlıktı ki, 3 yaşın mucize olduğuna inanmaya bile başlamıştım. Taaa ki, biz taşınma girişimlerine ciddi ciddi başlayana kadar!

Mayıs ayında belli olmuştu Ada’dan taşınacağımız. O günden beri de sürekli taşınacağımızdan bahsediyorduk Zeynep’e. Tatil boyunca hiç tepki göstermedi bu meseleye. Ada’ya döndük ve ufak ufak taşınma hazırlıklarına başladık. Önce kolileri topladık sağdan soldan ve evde içlerini ufaktan ufaktan doldurmaya başladık. Dananın kuyruğu da o zaman koptu işte. “Ben taşınmak istemiyorum” diye söylenmeye, her koliyle, her taşınma lafıyla daha da hırçınlaşmaya başladı bizimki. Öyle ki, bugüne kadar ondan görmeye hiç alışık olmadığımız tepkiler bile çıktı sahneye...

Çoğu zaman sabır gösterdik, kimi zaman kızdık, azarladık... Ve gün geldi taşındık...


4 gündür Beylerbeyi’ndeki yeni evimizdeyiz. Ama ne hemen balkonumuzun üstünden geçen Boğaz köprüsünün rengarenk ışıkları, ne neredeyse evimizin içinden geçen koca koca gemiler ve ışıklı, müzikli tekneler, ne hemen her akşam seyrettiğimiz havai fişek gösterileri, ne evimizin birkaç metre ötesindeki çocuk parkı, ne de pembeye boyalı yeni odası Zeyno’yu mutlu etmeye yetmedi. Her fırsatta “artık Ada’ya gidelim” deyip duruyor. “Hadi dondurma yemeye gidelim” deyince “Ali Abi’ye mi gidiyoruz?” diye soruyor.

Zamanla alışacağını biliyorum. Ama endişeliyim yine de (az önce bebekliğinden bu güne, ilk kez gece uykusunda kaka yapmış olması bu endişemi daha da arttırdı!)

Tüm bu depresif hallerin üstüne bir de anaokuluna başlamayı deneyecek yarın. Fikir olarak son bir senedir gayet açık olduğu bu “okula gitme” işiyle ilgili endişelerim korkuya varmış durumda. Eğer Ada’da olsaydık bu konuda hiç sorun yaşamayacağımızı tahmin ediyorum. Ama burda?! Yarın yaşayacağız ve göreceğiz. Zor bir dönem bekliyor bizi!

9 Ağustos 2010 Pazartesi

2010 Yaz Tatili

Tatile çıkmadan önce buraya birkaç satır da olsa yazmayı istemiştim. Beceremedim yine. Tatile bilgisayarsız gitmek uğruna, son dakikaya kadar o kadar çok çalıştım ki... Bavulları hazırlama işini bile hiçbir zaman olmadığı kadar sonraya bıraktım bu kez.

Aslında tatil boyunca birkaç kez küçük notlar düşmek için fırsatım olmadı değil! Ama yine yazmadım, yazamadım... “Dönünce hemen yazarım” deyip, her şeyi aklımda tutmayı tercih ettim. Peki bunu becerebildim mi? Hayır! Tatilden dönmemizin üstünden neredeyse bir hafta geçtiği halde hala yazamadığım gibi, pek çok şeyi de unuttum. Artık aklımda kalanlarla idare edip, kısa bir özet geçeceğim. Galiba en güzeli madde madde ilerlemek.


Oyuncakçı mı, kitapçı mı? Kesinlikle kitapçı!

İzmir-Eski Foça-Datça-İzmir rotasıyla tamamladık 5 haftalık tatilimizi. Neredeyse O’nun için her şeyin serbest olduğu İzmir’deki babaanne evi Zeynep için cennet gibiydi. Bol bol kıkırdadı, nazlandı, ona gösterilen sonsuz sevginin tadını çıkardı...


Eski Foça'nın vazgeçilmezi, çınar altında sakızlı dondurma


Foça'da sabah mesaisi: çamfıstığı toplama

Foça, rüzgarıyla tanıdıktı yine ama suyuyla şaşırttı bizi bu kez. Geçen sene 19-20 derece civarında olan deniz suyu, bu sene 25 derece civarıydı. Zeynep sadece birkaç kez kucağımızda tam anlamıyla denize girdi ama bütün gün deniz kenarındaydı. 50 koruma faktörlü güneş kremi sayesinde haşlanmadan uzun uzun oynadı güneşte. Sabahları, kaldığımız misafirhanenin bahçesinden çamfıstığı topladı bol bol. Akşamları sakızlı dondurmasını yemeden uyumadı. Öğle uykusunu pas geçtiği günler, akşam yemeğin peşine pusetinde uykuya yenik düştü. İlk kez tramboline bindi burda. Zıpladı, zıpladı, zıpladı... Çok, çok sevdi bu işi.


Foça'nın denizi... Mavi, serin, güzel...


Deniz sefası sonrası akşamüstü park sefası...


Bu yazın favori içeceği limonata


Yollarda...

Palamutbükü’nde “ama anne dalga var” diyerek adımını bile sokmadı denize. Hatta deniz kıyısına bile inmedi. Bulduğu her kutuya, ped şişeye, kovaya taş topladı. Her gün dondurma yeme işini Payam’da devam ettirdi. Hato’yu gördüğüne çok sevindi. Çamfıstığı yerine erik, incir topladı burda da ağaçlardan.


Palamutbükü - Fatoş'un bahçesi
-Anneee, bunlar erikmişşş! Ama üzüm gibi...



Kumsal arkadaşı Nehir / Palamutbükü

Her gün “artık evimize gidelim, Ada’ya gidelim” diye sayıkladı...

Detaylarını daha sonra uzuncaaa yazmaya kararlı olduğum önemli bir konuyu hallettik; tatil öncesi telkinlerimiz sonucu, deniz kıyısına adım attığımız ilk gün Zeyno bezini çıkardı. Hal böyle olunca, tüm tatil boyunca, nerede olursak olalım seyahat lazımlığını yanımızdan eksik etmedik. Yanımıza almayı unuttuğumuz anlar kısa süreli panikler yaşadık.

Tatilin ortalarında birden fark ettik ki, Zeynep artık “r”leri söyleyebiliyor. Hatta bazen abartarak söylüyor. Gel gör ki, şimdi de, arada “y”ler “r” olmaya başladı: Arakkabı, raprak...

Ufak tefek yaz kazaları yaşadı bol bol. İstanbul’dan ayrılırken daha havaalanında, uçağa yürürken düşmesiyle başlayan bu “yaralanıp-berelenme” işi son güne kadar devam etti. İçlerinden biri ciddiydi sadece. Şimdilerde kolundaki izi görüp soranlara “çorba döküldü ama çok acımadı” diye anlattığı yanma olayı. Garsonun getirdiği kurufasulyenin o kadar sıcak olduğunu ve babasının kucağındaki Zeyno’nun kolunu kaşla göz arasında o kaseye sokacağını nereden bilebilirdik ki? Oldu ama işte; her kaza gibi bir anda, göz açıp kapayıncaya kadar. Masaya gelen soğuk suyun bu kadar işe yarayacağını tahmin etmezdim. Bu su sayesinde ucuz atlattık.

3 tane yeni şarkı öğrendi, neredeyse kapı gıcırtısında dans etti, bir sürü insanla tanıştı...

Kanının ısındığı insanlarla uzun uzun sohbet etti, istemediklerine tam bir domuz oldu...

Yine tatil öncesi telkinlerimiz sonucu, bu sene oto koltuğuna oturmayı kabul etti. Her oturuşunda “bebekler buna oturamaz ama, ben büyüdüm ya, ondan oturabiliyorum” diye izahat yaptı.

Hava nedeniyle daha sorunsuz ve rahat geçtiğinden, bu kez uçak yolculuklarında arıza çıkarmadı. Sorunsuzca kemerini taktı, oturup koltuk cebindeki dergiyi karıştırdı, ona da tıpkı bizimki gibi yiyecek ikram edilmesine çok sevindi. Bu durumdaki açıklaması: “Bebekler böyle oturamaz, ben büyüdüm ya onun için kemerimi takıyorum. Onun için bana da kek veriyorlar...”


Havlu yerine peştemal... Oh ne rahat...


Palamutbükü'nün dondurmaları Payam'dan... Her gün bi renk...

Bu sene de uzun bir yaz tatili yaptı Zeyno. Denize değil ama kuma, güneşe doydu. Şu sıralar Ada rutinine kaptırdı yine kendini. Sabah kahvaltının ardından “Anne dışarı çıkalım mı?” demeye başladı. Son ayımız Ada’da. Her fırsatta sokaklardayız yine. Zeyno bildiği mekanına kavuştuğu için mutlu... Sahilde, pastanede, balıkçıda, meydanda... Sabah... Akşam...

11 Haziran 2010 Cuma

Kara Zeynep, Sarı Zeynep

Yaklaşık 4 sene önce kadardı... Her ay gelen onlarca bülten mailinden biriydi... Bir baba adayının yazmaya başladığı blog'u tanıtıyordu: babaolmak.com. Bültene hızla bir göz atıp, hemen tıkladım verilen adrese:

"Baba Olmak! Yazacak o kadar çok şey var ki, neresinden başlasa bilemiyor aslında insan. Belki de o yüzden başladığım yer bir blog kurmak(Bomboş bir blog’u defter gibi önüne açınca sanırım yazmayı ertelemek daha zor). Yazmayı ertelememek de lazım çünkü gün boyu kafamda yazdıklarım, üzerlerine yenileri geldikçe silinip yok oluyor sanki. Günlük yoğunluğun en büyük dezavantajlarından biri bu olsa gerek." diyordu ve bu blogu oluşturma nedenlerini şöyle sıralıyordu:

- Düşüncelerimi yazmak, bir yerde toplu halde duymak ve paylaşmak
- Başkalarının düşüncelerini duymak, benle aynı durumda da olabilirler (Benim durumum? 7 haftalık bir mercimeği olan baba adayı) babamla aynı durumda da olabilirler (Babamın durumu? 30 senelik kazık kadar bir mercimeği olan kıdemli baba) Sonuçta her erkeğin, hatta kadının da baba olmakla ilgili mutlaka fikirleri vardır. Paylaşmak isterlerse işte meydan.
- Neden "Anne Olmak" diye site var da "Baba Olmak" diye site yok serzenişi
- 7 Haftalık bir mercimeğe web sitesi yapmanın erken olacağı düşüncesiyle daha genel bir şey yapma fikri...


İlginçti, güzeldi, özeldi... Dergide değerlendirmek için bülteni bi kenara ayırdım... O kadar... O dönemler henüz blog alemine girmemiş, daha da önemlisi annelikle henüz hiçbir ilgisi olmayan birisi olarak ancak bu kadar ilgimi çekmişti...

Fazla değil, birkaç ay sonra hamile olduğumu öğrendim. Zaman ilerlemeye, karnım şişmeye başladı... Ben web üzerinde hamilelikle ilgili şeylere daha çok bakar oldum... Ve işte o anlardan birinde, yeniden aklıma geliverdi bu blog. Aylardan sonra tekrar tıkladım ki, onlar da doğum hazırlıkları başlamış bile... Bırakmadım sonra peşlerini. Bloglarının üzerinden takip ettim durdum onları.

Okuduğum satırların arasında karşıma çıkan tesadüflere şaşırdım her geçen gün. Biz "kolay ve anlaşılır bir isim olsun, fazla düşünmeye gerek yok Zeynep iyidir" diye düşünüyorduk ki, onlar doğan kızlarına Zeynep adını verdiler... Karı-koca, biri iletişimciydi biri psikologdu; tıpkı bizim gibi! Adam Metallica dinliyor, fotoğrafla ilgileniyordu; tıpkı Osman gibi! Datça'yı seviyorlar ve her sene mutlaka gidiyorlardı; tıpkı bizim gibi! Üstelik Datça'daki arkadaşlarının adı da Kubi'ydi! işte bu da bana "yok artık, daha neler!" dedirten benzerlik oldu...

İlk ne zaman yorum bıraktığımı hatırlamıyorum. Özgür'ün dediğine göre, Zeynep'in Metallica body'li bebeklik fotoğrafına yorum yapmışım "nerden aldınız?" diye. En azından Özgür beni ilk o yorumla hatırlıyor. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Yorumlar bırakıldı karşılıklı, bazen mailleşilerek sorular soruldu, cevaplar verildi. Ve tüm bu yazışmalar içinde buluşulmaya karar verildi.

İlk buluşma geçen sene Göztepe Parkı'nda oldu. Kısa bi buluşmaydı. Kızlar kendi hallerinde takıldı parkta. Biz çimenlerin üzerine yayılıp, gözümüz kızlarda tanıştık. Biraz lafladık ve "tekrar görüşelim" deyip ayrıldık...


Geçen zaman içinde çok istedik ama beceremedik. Ve bu tekrar buluşma işini ancak geçen hafta sonu becerebildik. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur bile durduramadı bu kez bizi; Bostancı'dan atlayıp motora geldiler Ada'ya. Daha önce de söylemiştim, "bu blog buluşmalarındaki sanki 40 yıldır tanışıyormuş gibi olma halini seviyorum ben" diye. Bir sürü şeyden konuştuk; daldan dala atladık... Üstelik bir kısmı evde, bir kısmı mangal başında, dışarda geçen onca zaman içinde kızlar neredeyse hiç bulaşmadı bize. Bizim Zeynep ilk kez bi çocukla bu kadar iyi anlaştı. Deniz'in dediğine göre de, onların Zeynep ilk defa bu kadar uzun süre biriyle anlaşabilmiş...


Zeynep giderken bizimki arkasından ağladı "gitmesin" diye, sonra da hemen çözümü üretti: "Annesiyle babası gitsin, Zeynep kalsın!". Ertesi sabah uyandığında ilk iş "bugün Zeynep gelsin" dedi...

Ertesi gün biz büyükler de aynı şeyi düşünmüşüz: "keşke daha önce tekrar buluşsaydık". Bu kez kararlıyız ama artık daha sık görüşeceğiz. Belki araya girecek yaz tatili nedeniyle yine yavaşlayacak buluşma temposu ama kışın hızlandıracağız kesin. Di mi Poyrazoğlu ailesi? :))

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Sanal arkadaşlar, arkadaşlar...

Sadece, ilerleyen dönemlerde okudukça keyiflenmek ve unutmamak için notlar düştüğüm bu blog'un bana arkadaşlar kazandıracağı... Hiç aklıma gelmezdi... Ama oldu! Bir kez daha! Çok da iyi oldu...

Ayça, kokusuna vurulduğu bi iğdenin fotoğrafını yükledi facebook'a. Ben "Ada'da da iğdeler şu sıralar çok güzel kokuyor, gelsenize" yazdım altına. "Olur" dedi ve geldiler...

Sabah sahilde simit-peynir-çay üçlüsüyle kahvaltı yaparken fark ettik. Birbirimizi 40 yıldır tanıyor gibiydik Ayça'yla ama bazı temel bilgilerimiz hakkında fikrimiz bile yoktu. Gülüşerek o bilgileri de tamamladık...

Birlikte pazara gidip demet demet yeşillik aldık; bir de kokusuna vurulduğumuz çileklerden. Aşıklar yolundan turlayıp, hayallerimizden bahsettik. Bozcada'dan, Datça'dan, Yunanca'dan, şaraptan, bağdan, bahçeden... karavanlardan, denizden...

Mangaldaki balıkların pişmesini bekledik aç kediler gibi... Bozcaada şarabını Heybeli'de denedik. Vapur saatine kadar kahveyle tatlıyı da yetiştirdik. Yedik, içtik, bu arada hep konuştuk...



Ya Erin'le Zeynep? Bence elektrikleri tuttu; yoksa daha tanışmalarının üzerinden sayılı dakikalar geçe elele tutuşup giderler miydi dondurmacıya? Dondurmalar yalandı; biri siyahından biri beyazından... Baloncuklar yapıldı suları döküle saçıla... Kertenkeleler seyredildi, çiçekler üflendi... Mangaldaki küller mıncıklandı... Kediler beslendi bizden arta kalan kılçıklarla... Koltuğun tepesinde zıp zıp zıplandı, dilim dilim brownie götürüldü sakince... Tüm günün ekstra hareketliliğine karşı uykuya kafa tutuldu. Arada bu kriz durumuna yenik düşülüp, silahlar kuşanıldı karşılıklı... 3 yaş civarı iki çocuğun buluşması yaşandı yani tam da aralarında...



Dönüşlerini konuşmadık ama onlar gittikten sonra, Zeyno banyonun peşine cup yatak yaptı. Hem de ilk kez saat 19:30'da. Daha hava kararmadan akşam uykusuna dalmıştı bile.

Ben Ayça'nın hediyesi yeni cd'mi koydum teybe... Evin içi Dalaras'ın sesiyle dolarken bulaşıkları toparladım. Yeni arkadaşlarımı sevmiş olmanın keyfiyle...

Hiç aklıma gelmezdi ama oldu! Pınar ve Ertuğrul, Gülfer ve Soner, Deniz ve Özgür'den sonra bir de Ayça ve Alpay eklendi, yüzyüze tanıştığımız blog arkadaşlarımıza. Tekrar görüşmek istiyorum Ayçalarla.

Hem kimbilir, belki yıllar sonra... Onlar Bozcaada'da, biz Datça'da...

* Fotoğraflar için eline, emeğine sağlık Ayça...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

3,5 gün


Geçen hafta "ikinci kaçamak"ı yaptık. Zeyno'yu anneanneye teslim edip, Datça'ya gittik. Islak mendil, su şişesi, atıştırmalıklar ve yedek kıyafetler yerine mp3 çalarım, yolda dinlemek üzere yanıma aldığım cd'ler ve güneş gözlüklerim vardı bu kez sırt çantamda. Dönüşte deniz kabukları ve sahilden topladığım rengarenk taşlar eklendi bunlara...

Gidilen yer Datça ya... sayfalar dolusu yazabilirim bu 3,5 günü. Aklım, gönlüm, ruhum orda kalmış zaten, daha fazla zorlamayayım kendimi. Kısaca özetleyeyim: Telaşsız bi uçak yolculuğu, Çine'de yenen köfteler, yolda eşlik edilen şarkılar, dolunayda şarap, tanışılan yeni insanlar, konuşulan hayaller, heyecan, ovabükü, içimizi ısıtan güneş, davetkar deniz, merak, palamutbükü, sohbet, orfoz-iskorpit-yerli kalamar, mezeler-rakı, telaşlandıran haberler, dönüş yoluna düşmenin hüznü... ve hepsinden önemlisi, uzun bir aradan sonra tüm bunların telaşsızca ve hafif yaşanması...

Peki gideceğimizi son gün öğrenen Zeyno neler yapmış bu 3,5 günde?

Gezmiş tozmuş, parklara, ev gezmelerine gitmiş, market alışverişleri yapmış, bol bol yemek yemiş... Arada aklına biz vurdukça zalimce davranmış anneanneye ama sonra söylediği tüm sözler için pişman olup, "şaka yaptımmm" demiş. İlk gece ağlayarak uyanıp, "annemi isterim, şimdi gelsin!" demiş, sonra uykuya yenik düşüp, anneannesinin koynunda mışıl mışıl uyumuş...

Annesini babasını çok özlemiş... Telefonda onlarla konuşurken sesi burulmuş ama siparişini vermeyi de unutmamış: "mor evle birlikte kırmızı ve turuncu ev de alın!" (Hani biz Datça'ya Zeyno'ya mor ev almak için gittik ya...)

27 Nisan 2010 Salı

Zeyno'nun kitapları


O kadar uzun zamandır aklımdaki bu yazı... Hatta çok uzun zaman önce Zeyno için hangi kitapları aldığımızı soranlar da olmuştu. “Yazacağım” diye cevap atmıştım. Olmadı, yazamadım. Son 1 aydır aklımdan defalarca yazdığım pek çok yazıyı buraya aktaramadığım gibi...

Şimdi, Zeyno öğlen uykusundayken, aklımda 3 gün sonraki kaçamağın hayalleri varken, yapılacak onca iş güç beni beklerken... Hepsini bir kenara bırakıp, başlıyorum yazmaya. En baştan...

Zeyno’nun kitaplarla tanışması, yanlış hatırlamıyorsam 2 aylık olduğu dönemlere denk geliyor. O dönem Mothercare’den aldığımız 2 kumaş kitap, uzunca bir süre her yerde bize eşlik etmişti. Her sayfası farklı dokuda kumaşlardan hazırlanmış ve son sayfalarında da kırılmaz ayna bulunan bu kitapları Zeyno çok sevmişti. Kimi zaman sanki okurmuş gibi büyük bir ciddiyetle inceliyor, kimi zaman da iştahla sayfaların tadına bakıyordu. Benim açımdan kitapların en güzel özelliği ise makinede yıkanabiliyor olmasıydı. Zeyno’ya kitapların sayfalarını çevirmeyi öğreten de bu kitaplar oldu.

Sonra kalın karton kapaklı ve yine kalın sayfalı kitaplarımız oldu. Hani şu renkleri, şekilleri, hayvanları anlatan kitaplardan. Biz de şu 4’ü vardı:

Oyuncaklar – Net Çocuk
Çiftlik – Net Çocuk (Teşekkürler Pınar)
Sözcükler – Net Çocuk
Renkler – Yayınevi’ni hatırlayamadım

Tam da bu kitaplarla haşır neşir olurken

Minik Midilli Bulut – Net Çocuk serisinden bir kitap hediye geldi (Teşekkürler Gülfer)

Ve ben Zeyno’nun kitaplara olan ilgisini görünce

İlk Sözcüklerim – ABC Yayın’i aldım. (Her biri farklı dokularla hazırlanmış bu kartları Zeyno çok sevdi ama çok uzun dayandığı söylenemez.)

Sonrası hızla geldi. Zeynep, kitapları hep çok sevdi. Ama “yırtma/parçalama” dönemine girdiğimizden, bir süre dergi dönemine geçtik biz. Okuduğumuz dergilerin eski sayılarını Zeynep’e verdik. Özellikle içinde bebek/çocuk resimleri olanlara bayıldı. Evirdi, çevirdi, fotoğraflara baktı, karaladı ve sonunda doya doya yırttı. Her seferinde O’na “dergilerin eski sayılarını yırtabileceğini/karalayabileceğini ama kitaplara zarar vermemek gerektiğini” anlattım.

Yazılanlara olan ilgisi başlayıp, yavaş yavaş dinlemeyi öğrenince, yeniden başladık kitap alışverişine. Hatalı bazı seçimler yaptık, o kitapları hemen ortadan kaldırdık. Biraz araştırdık ve iki favori yayınevimizi seçmiş olduk: Tübitak ve İş Bankası Yayınları.

Birlikte okudukça, Zeyno’nun dinleme süresi uzadı. İlk zamanlar sayfalarını hızla çevirip, sadece resimlerine baktığı kitapları merak edip, dinler oldu. Ben de sürekli okuyan bir anne!

Aynı kitabı defalarca okuttu. Biz bu durumdan sıkılırken, bir süre sonra şaşırarak anladık ki, satır satır ezberliyor bu kitapları.

Uzunca bir süredir hem öğlen uykusundan hem de gece uykusundan önce kitap okuyoruz. Kitabını seçiyor, yatağa uzanıyor. Son günlerde, benim peşimden bir de O okuyor kitabı. (Hem de pek çok satırını doğru olarak. Ezber kuvvetli tabii!)

Gelelim, hepsini ilgiyle okuduğu kitaplarına:

Yağmurlu Bir Gün – Tübitak
Karlı Bir Gün - Tübitak
Rüzgarlı Bir Gün - Tübitak
Deniz Kıyısında – Tübitak
Çiftlikte – Tübitak
Yeraltında – Tübitak
Gölde – Tübitak
Atık mı? Hiç Dert Değil - Tübitak
En Güzeli Benim Evim – Türkiye İş Bankası
Benim Minik Yıldızım - Türkiye İş Bankası
Ormanda Doğum Günü Partisi - Türkiye İş Bankası
Minik - Türkiye İş Bankası
Mutlu Suaygırı - Türkiye İş Bankası
Piretorbası - Türkiye İş Bankası
Pırtık Tekir - Türkiye İş Bankası
Minik Köpek - Türkiye İş Bankası
Nazlı’nın Uyku Saati - Türkiye İş Bankası
Köpük ile Pıtır - Türkiye İş Bankası
Aydaki Adam – Redhouse Kidz
Kalebozan Karlo - Redhouse Kidz
Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor – YKY
Koyun Russell – Mandolin (Teşekkürler Çağlayan)
Vınnn!.. – Marsık
Burun – Marsık
Kahraman Kedi Zıp Zıp Pirelere Karşı – Marsık
Akıllı Minik ile Obur – Marsık
Bay Bay Bezim – Çitlembik
Cemile Parka Gidiyor – Kaknüs
Cemile Banyo Yapmak İstemiyor – Kaknüs
Cemile Çişini Altına Yapıyor – Kaknüs
Cemile Oyuncaklarını Paylaşmak İstemiyor – Kaknüs

Baba-kızın son başbaşa Bağdat Caddesi gezisinde aldıkları kitaplar ise yine Türkiye İş Bankası Yayınları’nın İlk Okuma Kitapları serisinden dört kitap:

Bisküvi Adam - Türkiye İş Bankası
Meraklı Civciv - Türkiye İş Bankası
Kaplumbağa ile Tavşan - Türkiye İş Bankası
Yalancı Çoban - Türkiye İş Bankası



Bunlara ek olarak, sevgili Pınar’ın önerisiyle aldığımız bir kitap seti var: Morpa Yayınları’nın Öykü Yağmuru serisi. Tam 50 kitap var bir kutunun içinde. Ayrıca okul döneminde kullanmak için birtakım materyaller. Bu kitaplar, özellikle seyahate çıkarken çantaya koymak için birebir. Şimdiye kadar içindeki birkaç kitap dışında pek bakmadığımız bu kutu, son günlerde oyun ablası ile geçirilen vaktin favorilerinden. Kutuyu önlerine alıp, Zeyno’nun seçtiği kitapları birlikte okuyorlar (abla okuyor, Zeyno sayfaları çeviriyor. Bu sayfaları çevirme işi de son günlerin modasından)

Televizyonla yeni tanıştığı 2 yaş döneminin hemen başında Zeyno’nun kitaplara olan ilgisi sanki biraz azaldı. Ama kısa süre sonra yeniden alevlendi. Kitap okutmak ve okumak her zaman favorileri arasında. Bu durumdan memnunum tabii. Dileğim bu sevgisinin hayatı boyunca devam etmesi.

Şimdilik kitapları seven, onlara zarar vermemesi gerektiğini bilen ve bana kitaplarının arka sayfalarında kapaklarını görüp, “anne, bunlar ben de yok, alalım mı?” diyen, kitapçılarda vakit geçirmekten çok hoşlanan bir kızım var. Mutluyum!

Hazır okumaktan bahsetmişken, yine Tübitak tarafından hazırlanan aylık dergi Meraklı Minik’i de burada yazmak lazım. Gazetecinin önünden her geçişimizde,, Zeyno’nun ısrarıyla soruyoruz “çıktı mı?” diye. Hazırlayan herkesi yürekten kutluyorum, süper bir dergi. Zeyno heyecanla aybaşının gelmesini bekliyor (elbette aybaşının ne zaman olduğunu bilmiyor ama dergisinin yeni sayısını alabilmek için aybaşının gelmesi gerektiğini biliyor), aldığı yeni sayıyı günlerce elinden düşürmüyor... Yeni sayısı çıkınca da, eskisi “makas alıştırmaları”na terfi ediyor... Her ay derginin içinden çıkan kartları da, ilerde oynamak üzere özenle saklıyoruz...

25 Mart 2010 Perşembe

Greetings from...


Kanada, Tayvan, Atlanta, İspanya, Almanya, Finlandiya... Dünyanın dört bir yanından kartpostal alıyoruz. Üstelik bunların bir kısmı direkt Zeynep'e yazılmış durumda.

Peki nasıl oldu da, yıllardır fatura ve tanıtım broşürlerinden başka hiçbir şey gelmeyen posta kutumuz bu kadar hareketlendi? Postcrossing sayesinde.
Postcrossing, insanların dünyanın her yerinden birbirine kartpostal gönderdiği bir sistem. Bu sisteme dahil olmak için, önce web sitesi üzerinden kayıt olmak gerekiyor. Sonrası basit; siz ne kadar çok kartpostal gönderirseniz, size de o kadar çok kartpostal geliyor. (Ayrıntılar için burayı tıklayabilirsiniz)

Üye olduğum (ama maalesef aktif olarak takip edemediğim) Nurturia'dan duymuştum bu sistemi. Vakit kaybetmeden üye olduk Osman'la; ama Zeynep'in adına. Niyetimiz, Zeynep'in adına gelen kartpostalları biriktirip, ilerde ona göstermek. Basit de olsa İngilizce öğrendiği dönemde de, bu işi ona devretmek.

Niyetimizin olup olmayacağını zaman gösterecek. Ama posta kutusunda dünyanın değişik yerlerinden gelmiş kartpostallar bulmak çok keyifli. Şiddetle tavsiye edilir!




9 Mart 2010 Salı

2,5 yaş anketi

Bu ay soranlara cevabım net: 2,5! En azından bu ay "maaşallah, kaç yaşında?" diyenlere ay hesabı yapmak zorunda değilim.

2,5 yaşında da bir sürü şey oluyor; her gün bir sürpriz. Ama hepsinden önemlisi Zeyno hızla büyüyor...

Ben de 2,5 yaş için Özgür'den ilham alarak Zeyno'ya mini bi anket yaptım. İşte cevaplar:






En sevdiğin renk?

-Mor


En sevdiğin arkadaşın?

-Toprak

En sevdiğin sayı?
- İki

Nereye gitmek istersin?

-Markete

Ada'da en çok nereye gitmeyi seviyorsun?
-Parka


Parkta en çok ne yapmayı seviyorsun?

- Sallanmayı


Odanda en çok neyi seviyorsun?

- Bazı oyuncaklarımı


En sevdiğin oyuncağın hangisi?
-İpek (Halasının aldığı bebek)

En sevdiğin kıyafetin hangisi?

-Çiçekli elbisem

En sevdiğin tokan hangisi?

-Pembe olan

En sevdiğin yemek?

-Makarna, köfte


En çok kimi özledin?

-Dedemleri


En sevdiğin hayvan hangisi?

-Aslan, martı


En sevdiğin kitabın hangisi?

-Cemile banyo yapmak istemiyor

24 Şubat 2010 Çarşamba

Maşallah sana, fıstık!

En son düştüğüm nottan bu yana, o kadar çok yazacak şey oldu ki aslında. Hepsi aklımda sıralanıp duruyor epeydir, maalesef üste yenisi eklendikçe, alttan silinerek :((

Geçen temizlikte, Zeyno'nun büyüdüğünü bir kez daha gayet net anladığımı yazacaktım mesela. Mama sandalyesi parçalarına ayrılıp, kaldırıldı. Elif'in epey zaman önce hediye ettiği porselen yemek takımı çıktı dolaptan. Mama sandalyesinin kaldırıldığını gören Zeynep:


"- Ben artık büyüyüm ya, ondan büyük sandalyesine oturuyorum di mi?" dedi.

Sanki aylardır bu sandalyeye oturmayı reddeden kendisi değilmiş gibi.

Yeni tabaklarını görünce de, önce "bunları kim almıştı?" diye sordu, sonra a ekledi:

"- Bunlar da cam gibi, kırılabilirrrr... Dikkat etmek gerek!"

**

Sabahları sahilde adaçayı sezonunu açtığımızı yazacaktım mesela. Mimozalar açtı, ilk cemre düştü ve Ada'ya gerçekten bahar geldi. Her fırsatı değerlendiriyoruz ama sabahları, kahvaltının ardına illa ki dışardayız yine. Rüzgar yoksa sahildeki çay bahçesinde, varsa çarşıdaki pastanede.

Bizi durdurabilen tek şey kuvvetli rüzgar. Yağmura da kafa tuttuk bugün. Herkes bir yerlere kaçışırken, yağmur çizmeleri ayağında, yağmurluğu sırtında, meydanda koşturup durdu bizimki. Sularda zıpladı, balıkçıyı seyretti, kedileri kovaladı...

**

Kriz durumlarını geride bıraktığımızı yazacaktım mesela. Hiç mi oluyor? Oluyo elbette ama artık durum çok da fena değil. Biraz biz alıştık, biraz o duruldu, daha iyiyiz... Kriz bitince rutin de geri geldi...

**

Gece uyanmalarını yazacaktım mesela... 5 kere, 6 kere... Tam artık canıma tak etmişken, 2 gün önce Ada'daki doktora uğradık. Sürekli tıkalı burun için yeni bi alerji şurubu verince, bu şurup da burnu açmakla kalmayıp, hafif yollu uyumaya yardımcı olunca, iki gecedir daha rahatız.

**

Artık diyaloglara başladığımız Yunanca kursunu yazacaktım mesela. Zeynep'in Çarşamba akşamları beni "okula" nasıl uğurladığını ve nasıl karşıladığını. Bazen mızırdanarak ve "gitmeee" diyerek, bazen de ek sallayıp, "güle güleee" diyerek yolcu ediyor beni... Çarşamba akşam yemeklerini baba-kız birlikte yiyorlar, hatta bir kısmını birlikte hazırlıyorlar. Değişmeyen tek sahne ise dönüşüm. Koşa koşa kapıya gelip, sıkı sıkı sarılıyor bana...

**

Çok, çok şey var yazacak. Ama asıl bombayı yarım saat kadar önce patlattı. Bana işi gücü bıraktırıp, bu satırları yazdıran bomba:



Öğle uykusu için yanyana uzandık yatağa. Gözleri kapandı kapanacak. Birden yanağımdan bir makas aldı ve ekledi:
"- Maşallah sana, fıstık!"

Ardından "Anne maşallah ne demek?" diye sormayı da ihmal etmedi tabii...

9 Şubat 2010 Salı

İkibuçuğa bir kala

29. ay bitti; bugün 3’le başlayan aylara adım attık. Önemli bir dönemece, 2,5 yaşa bir adım kaldı. Bu yeni dönemin de bir sürü sürpriz getireceğini biliyorum. O yüzden meraktayım, sabırsızlıkla bekliyorum...

Ve geçen aydan akılda kalan birkaç notla iki kare fotoğraf:

Soğuk bir Pazar sabahında, kahvaltı yaparken, camın önüne de kuşlar için bir şeyler koyduk. Az sonra pencerenin önü güvercinlerle dolmuştu. Zeyno daha yakından bakmek isteyince, O’nu tezgahın üstüne çıkardık. O sırada iki güvercin didişmeye başlayıp, biri diğerinin kafasına çıkınca Zeyno birden heyecanla bağırdı: “Anne, güvercin öbürünün çatısına çıktı!!!”

**

Şu sıralar tek başına yapabildiği her şey için çok mutlu oluyor. Hemen bize gösteriyor ve ekliyor: “Bak tek başıma yaptım! Artık ablayım ya!”

**

Gördüğü hemen herkes için bana aynı soruyu soruyor:

“Anne, xxx’de bebekken annesinden meme emiyordu değil mi?”

**

Aile ilişkilerini epey çözmüş durumda. Mesela “benim annem senin neyin, babanın annesi senin neyin?” gibi sorulara doğru cevap veriyor. Bu arada halasını, İzmir’deki dedesini ve babaannesini de zevkle Arda abisiyle paylaşıyor: “Anne, halam Arda abinin de halası di mi!”

**

TV karşısında fazlaca vakit geçirmeye başladı ama seçici. Sevdiği çizgi filmleri seyrediyor daha çok: Calliou, Pepe, Poko, Geniş Kanepe, Gece Bahçesi favorileri.

**

Bizden duyduklarını kaydedip, yeri geldimi kullanmaya devam. Son bomba: “Anne, sabırlı ol ama biraz!” E ben bu nidayı yakinen tanıyorum ama...

**

Topitop’tan sonra (ki bunu çok çok az istiyor), anneanne sayesinde yeni bir abur cubur oldu: Kinder Süt Dilimi. Günde 1 taneye, yemekten sonra izin var. Yerken adeta mest oluyor.

**

Artık ama sandalyesine hiç oturmuyor.

**

Bütün gün dilinden düşmeyen şarkı: Mini mini bir kuş... Özellikle neşesi yerindeyken, nerde olduğu hiç önemli olmadan bağıra bağıra söylüyor.

**

Dişleri birden sarardı L Hem de her akşam yatmadan fırçalamamıza rağmen! Peşpeşe içtiği iki şişe antibiyotiğe bağlamıştım ama değilmiş. Çağlayan hemen yanıtladı mailimi. O kadar antibiyotik diş sarartmazmış, şekerli gıdaların tüketimi arttığı için oluyormuş. Artık minik bir dişmacunu eşliğinde fırçalıyoruz dişleri.

**

Artık oyuncaklarına pek takılmıyor; benim makyaj çantam, babasının tamir çantası ve kırtasiye malzemelerinin olduğu kutu varken kim bakar oyuncaklara! Ama daha önce yüzüne bile bakmadığı oyuncakları da birden favorisi oldu. Engin’in hediyesi Winie ve Almanya’dan aldığımız küçük yeşil ayıcığı elinden düşürmüyor. Hatta gece onlarla birlikte uyuyor. Bu arada yemek pişirmece, doktorculuk (bebeği Aliş’i iyileştirme) gibi oyunlara da başladı. Kitaplara ilgisi ise şu sırsalar azalmış durumda. Ama her ay Meraklı Minik’in yeni sayısını heyecanla bekliyor.

**

Yanına para almadan dışarı çıkmıyor. İlla cebine birkaç demirlik koyulacak! (Anası kılıklı)

**

Büyük bir hevesle saçlarının uzamasını bekliyor...

**

Kriz durumları düzeliyor gibi. Umarım yeniden zıvanasından çıkmaz!

2 Şubat 2010 Salı

"Kar biraz soğukmuş!"

20 gündür "bu akşam yazayım" diyorum olmuyor. Her zamanki gibi 24 saati yetiremiyorum kendime. Gün başlıyor ve bitiyor; ben hiçbir şeyi tamamlayamadan. Bu kez kararlıyım. Hazır Zeyno uyumuşken, bütün işleri bir kenara koyup, önce bu yazıyı yazacağım.

Aslında bu yazının ana konusu geçen ay yaptığımız kar tatili ama hazır yazmaya başlamışken, biraz daha öncesinden başlayayım. Böylece yazmak isteyip de yazamadıklarımın da özetini yapmış olurum.

Yeni yıla girmiştik. Ben tam da "neredeyse 3 ay oldu, Zeyno'yu bi kontrole götürsek" diye düşünürken, "tatile çıkmadan önce bi kontrol iyi olur" diye aklımdan geçirirken, bi akşam ateşleniverdi Zeyno. Hem de birden! Akşam yemeğini yemiş, babasıyla birlikte kanepeye uzanmış, keyifle Caillou cd'lerini seyrediyordu. İlk cd bittikten (yani yaklaşık 40 dakika) sonra seslendi bana "Anneeee, bu bitti! Başka cd koyar mısın?" diye. Odaya geldim, yeni cd'yi yerleştirdim ve Zeyno'nun kızaran yanaklarını fark ettim. Hemen alna bi öpücük; hımmm sıcak. Yanılıyor olabilirim diye kulaktan ölçüm; 38.6 derece... Gecenin devamı özetle: Doktorla iletişime geçme, reviri ziyaret, güçlükle bir ölçek şurup içirme ve sabaha kadar hiç düşmeyen ateş.

Ertesi gün, Hilal Hanım'ın kliniğindeydik. Vapura doğru inerken titremeye başlayanve bu halini çok komik bularak "Anne, Balıkçı Koki gibi oldum; dı dı dı dı..." diyen Zeyno, (Balıkçı Koki kitaplarından birindeki kahraman. Balık tutmak için soğuk dereye girince dı dı dı dı diye titriyor) kliniğe geldiğimizde gayet neşeliydi. İki muayene arasına sıkıştırılan kontrolümüzde, genel muayene yapıldı. Boğaz dışında her şey normaldi. Ölçümlere göre boy 93 cm, kilo 13900 gr'dı. Tek sorunsa kızaran boğaz ve şişen bademciklerdi. Elimizde 1 hafta kullanılacak antibiyotik reçetesiyle ayrıldık klinikten.

**

Şimdi gelelim yazının ana konusuna...

Karı, kışı, soğuğu sevmem ben. Sadece içim değil, kemiklerim de üşür soğukta. Havayla birlikte ruhum da kararır. Hep ilkbahar, yaz, sonbahar olsa keşke der dururum. Hava sıcaklığı hiç 20 derecenin altına düşmese. Rüzgar hep ılık esse...

İşte kışla ilgili olarak bu halet-i ruhiyede olan ben "evet" deyiverdim Osman'ın Erciyes tatili teklifine. Neden? Çok istediğim için değil elbette, karı ve kardanadamı bugüne kadar sadece kitaplarında ve çizgi filmlerde gören Zeyno, gerçeklerini görebilsin diye. Gidip gitmeyeceğimizin belli olacağı yaklaşık 2 aylık bekleme süreci boyunca "ben şöminenin karşısında kitaplarımı okurum, onlar da baba-kız karda oynar" diye avuttum kendimi. Hatta en baştan bunun pazarlığını bile yaptım Osman'la.

Gideceğimiz netleşti. Uzunnnn yaz tatillerinin koca koca bavullarını neşeyle hazırlayan ben, "ne koyacağım şimdi bavula?" diye dert edinmeye başladım kendime. Gitmeyi canı gönülden istemiyorum ya, her şey dert! Bize bir, Zeyno'ya üç şeklinde başladım hazırlıklara. Sonuçta biri bizim, diğeri Zeyno'nun olmak üzere iki koca bavul çıktı ortaya...

İlk hayal kırıklığını daha gitmeden aldığım haberle yaşadım; tesiste şömine yokmuş! Hayallerin bir kısmı şangırrrr! Olsun, iki yeni kitabımı bavuldan çıkarmaya hiç niyetim yok, kalorifer yanında okurum bende.

Giderken, havalanında işte bu kadar neşeliydi Zeyno. Koşturdu, bağıra bağıra şarkılar söyledi, mağazalara daldı çıktı... Ama tüm bu neşe uçakta birden yokoluverdi. Çünkü, ilk kez kendi koltuğunda uçması gereken küçük hanım, kemerini takmak istemedi.

**

17 Ocak akşamı Erciyes'teydik. Soğuk ve bembeyaz Erciyes'te. Oda'daki iki tek kişilik yatak, daha önceki tecrübelerle birleştirip, oda hemen yeni şekline sokuldu. Zeyno ortaya alındı ve uykuya dalındı.

Ertesi sabah, kahvaltının ardından dışardaydık. Nasıl bir soğuk, nasıl bir tipi! Yarım saatin sonunda, elini neredeyse kara hiç sürmeyen Zeyno, "artık içeri girelim" diye sızlanmaya başladı. Bu isteğini seve seve kabul edip, içeri girdik. Yemek-uyku-yemek-roof'ta vakit geçirmece şeklinde tamamladık ilk günü.

Ana-kız karı sevmedik biz. Bir daha kışın dağda tatil istemiyoruz!

Ertesi gün hava yine çok soğuktu ama en azından tipi yoktu. Zeyno'ya "dışarı çıkalım mı?" diye sorduk. Gayet kesin ve net bir cevap verdi: "Hayır!" Bu cevabı yeterli bulmayan ben "neden?" diye sorma gafletine düşünce, yine gayet net bir şekilde açıkladı Zeyno. Ve benim kalan hayallerim de tuzla buz oldu: "Çünkü dışardan daha yeni geldik. Hem harı hiç sevmedim. Biraz soğukmuş!"

Kalan 5 günümüzü kahvaltı-oyun-yemek-uyku-yemek-roof'ta vakit geçirmece sıralamasını bozmadan geçirdik. Bir daha dışarıya hiç çıkmadan.

Bu arada Zeyno'nun boğazındaki kızarıklık tekrarlayınca, tesisteki doktorun kontrolünden sonra yeniden antibiyotiğe başladık. Zeyno da hem hastalığın hem de sevmediği bir yerde olmanın etkisiyle mızırdandı da mızırdandı. Üstelik bu bir hafta boyunca, toplamda, neredeyse daha önce bir günde yediği kadar yemek yedi.

Anladık ki, biz ailecek soğuğu sevmiyoruz ve bir daha kar tatili planı yapmayacağız. Ama yine de bir avuntum var: En azından bu bir hafta boyunca hiç yemek yapmadım, hiç ev toplamadım ve hiç bilgisayara bakmadım.

**

Ve bu süre içinde bizi güldüren birkaç not:

Zeyno sadece iki tanesini yuttuktan sonra sakız çiğnemeyi öğrendi. O günden beri de ağzından sakızı eksik etmiyor. Ama sadece beyaz ve şekersiz olmak koşuluyla. Soranlara "pembeleri boyalı ve acıııı" diyor.

**

Son iki gün tanıştığı ve çok iyi arkadaş olduğu Berhan'la ayrılırken o kadar çok ağladı ki (cama yapışmıştı, Berhan gitmesin diyerek salya sümük ağlıyordu, Berhan el salladıkça da ağlamasının şiddeti arttı), salondakiler "Allah kavuştursun" dedi.

İşte, Zeyno'nun hala "Ankara'da oturuyor" diye sayıkladığı Berhan. Zeyno'nun bavuluna boşu boşuna oyuncak koymuşum. Boyalar dışındakiler pek de işe yaramadı. Tesisteki tavla ise hayat kurtardı!

**

Odadayken sürekli oynadığı abajur bir kazaya neden olmasın diye fişini çektik. Birkaç denemeden sonra abajuru yakamayınca "Anne, bunun şarjı bitmiş" dedi.

**

Aslında daha çok şey vardı ama unutmuşum. Hemen yazmazsan böyle olur işte!

Bu da dağdaki son günün anısına çekilmiş bi kare.
Zeyno sadece 5 dakika kadar dışarda durdu!