28 Kasım 2011 Pazartesi

Dersimiz Dilbilgisi


Son günlerdeki ev halleri: Boya boya boya... Çiz çiz çiz...Keçeli kalemle, pastel boyayla, kuru boyayla, sulu boyayla... Kağıtları, resim defterini, masanı, sandalyeni...

Her gün saatlerce bu işi yaptığım yetmiyormuş gibi, meslek hastalığına tutulup, elime aldığım dergiyi-kitabı sıradan okuyamadığım yetmiyor muş gibi... Bir de Zeynep’in soruları başladı:
Birkaç akşam önce... yatakta... Zeyno uykuya dalmadan 5-10 dakika önce

Z: Bebe artık çişi gelince abisine söyleyecek
Z: Bebe artık çişi gelince abisine söyleyeCEK
Z: Anne! “cek” demesi doğru mu?
A: Anlamadım?
Z: Pepe’nin “cek” demesi doğru mu?
A: Doğruuu... Yani bebe henüz söylememiş, biraz zaman geçince söyleyecekmiş...
Z’’nin anlamamış bakışları üzerine
A: Yani konuşacak, yazacak, oynayacak gibi... Anladın mı?
Z: Ama “artık” diyor...
A: Eee?
Z: O zaman “cek” dememeli!
A: Ne demeli?
Z: “yor” demeli. Bebe artık çişi gelince abisine söylüyor...
A: !!!!
İşin içinden çıkamayan anne cevabı:
A: Hadi artık yatalım, geç oluyor.

**

Geçen Pazar akşamı... yine yatakta... yine Zeyno uykuya dalmadan 5-10 dakika önce... O gün baba-kız gittikleri kitapçıdan alınan yeni kitabı okuyacağım.

A: Kitabın adı Winnie’nin sepeti
Z: Ama Winnie’nin sepetleri olmalı!
A: Neden? Bak kapaktaki resimde Winnie’nin elinde bir tane sepet var.
Z: Evet ama Winnie’e arkadaşları için bir sürü sepet hazırlayacak. Babam kitapçıdayken okumuştu bu kitabı bana.
A: !!!

**

Şu sıralar kelimelere sarmış durumda Zeyno. Duyduğu ve anlamını bilmediği her kelimeyi mutlaka soruyor:
Osman: Resmin muhteşem olmuş
Z: Muhteşem ne demek baba?

**

Z: Sen neden pijamalarını giymedin anne?
A: Bilmem, üşendim galiba
Z: Üşenmek ne demek anne?

**

Dil sürçmelerini, yanlış söylenen kelimeleri de hemen fark edip, düzeltiyor... Bakalım, gidişat nereye?

14 Kasım 2011 Pazartesi

Geçen 2 ayda...

17-18 Eylül'de gittiğimiz kampı yazmışım, döndükten 3 gün sonra ve stop. Öylece kalmış bu sayfa. Hiç mi yazmaya değer bir şey olmadı geçen 2 aya yaklaşın sürede? Hem de o kadar çok şey oldu ki! İşte bu olanlardan yazamıyorum belki de?! Ha bugün ha yarın derken, akıp gidiyor zaman. Bir sürü şey de ertelene ertelene öylece kalıyor.


09 Ekim 2011 - SALT Beyoğlu - Tohum Atölyesi

Şimdi aklımda kalanları (daha doğrusu aklıma şu anda tekrar gelecekleri) yazmalıyım hızla. Çünkü her zamanki gibi vaktim az, yapacak işim çok! Sırf daha da uzamasın diye bu ara, sonu hiç gelmeyen yapılacak işler listesinde üst sıralara taşıdım buraya yazma işini.

Zeyno için en önemlisi, son yazdığımdan bu yana okulunun açılmış olması. Uzunnnn ve doluuuu yaz tatili 19 Eylül'de bitti. Kamp sayesinde yeni uyku düzenine geçişte hiç problem yaşamadık. 18 Eylül Pazar akşamı itibariyle yatış 21:00, sabah kalkış 08:30. Uykular artık deliksiz ve çişsiz!

İlk günler mızırdandı tabii. Kolay mı, geç yatıp geç kalkma fasılları, deniz, havuz, sokak gezmeleri, istediğin zaman çizgi film izleme, seyahatler, akşam gezileri... hepsi bir anda bitti. Yine kurallar, erken yatıp erken kalkmalar başladı. Ağlama yok ama bu sene. Zaman zaman "okuldayken seni çok özlüyorum" diyor, o kadar. Bu sene "büyük grubu"nda olduğu için de çok gururlu. Ve biraz ukala. Artık kendinden küçük çocuklarla muhattap bile olmuyor.


Zeyno'nun okulu çatı katında yani onlara ait bir bahçeleri yok. Ama güzel havalarda yandaki parka iniyorlar...


Bıyıklı Zeyno


Okul arkadaşları - Soldan sağa İlayda, Zeynep, Tuana, İklim


İyi Cüceler Kitabevi'ne okul gezisi - Bir gün önce anneden ve anneanneden alınan harçlıkla tek başına kitap alışverişi

Şu sıralar her türlü boya ve boş kağıtlar favorisi. Evde kesiyor, boyuyor, yapıştırıyor. Resimlerde önemli ölçüde gelişme var. Artık çizdiği figürün ne olduğu net olarak anlaşılıyor. Soyut çalışmalara da en renkli haalleriyle devam...

"Anne deney yapmam lazım" ağzından düşürmediği cümle. Bir pet şişeye su doldurup, bunu nasıl renklendireceğini düşünüyor mesela. Kakaoyla kahverengi, pul biberle pembe... Ama "deney"in ne olduğunu tam kavrayabilmiş değil aslında. Onun için bi kağıdı makasla kırpmak da deney mesela. Bu deney lafı da, TV'de severek izlediği "arka bahçede bilim" programından takılma galiba?


Annenin evde olmadığı bir akşam babayla kek yapmaca

Sağlık durumu, şimdilik geçen seneye göre daha iyice. Yine de geçen ay yaşadığımız hafif sorunu kuşburnu çayı, pekmez, tavuk suyuna çorba, taze sıkılmış meyve suyu ile atlatamayınca Hilal Hanım'ın yolunu tuttuk. Genel durumu iyiydi ama geçen seneki sorun yine başgöstermişti: geniz akıntısı ve tıkalı burun. Bu nedenle antibiyotik şurup, kahverengi damla, alerji şurubu, fısfıs ve kahverengi damlasının yer aldığı meşhur reçeteyle ayrıldık ordan. Bu kış da fısfısa ve alerji şurubuna devam! Bu kontrolün en şaşırtıcı tarafı ise ölçümlerdi. Yaz tatilindeki köy havası ve deniz havası Zeyno'ya yaramış olmalı ki, boyu 5 ayda tam 4 santim uzayarak 109 olmuş. Kilosu da 19.700. Kısalan ve daralan kıyafetlerin nedeni de buymuş!

Bundan sonra yazacaklarım 4 yaş kızlarının genel özelliği galiba. Çünkü hepsi aynı model.

Şıkırtı, parlak pul, payet, sim vs hala gözdesi. Saçlar mümkün olan her durumda açık, taçlar çiçekli, fiyonklu. Ruj (parlatıcı) elden düşmüyor, bulduğu her aynanın önünde dans ediyor. Erkek cinsine karşı genel bir sinir olma durumu var. Öyle ki, baba bile alıyor bu sinirden nasibini. Kızlarla kıkırdama son safhada. Bu seneki kankası (kıkırdama, kulaktan kulağa fısırdaşma arkadaşı) ise İlayda. Dil pabuç kadar. "Niyeymiş!", "Hiç de değil!" gibi çemkirmelere ek olarak "kuralları hep siz koymak zorunda değilsiniz!" gibi isyankar tavırlar da başladı. Türkçe'yi çok iyi kullanması da artı bir güç veriyor bu konuda ona. Tecrübeliler "ilk ergenlik" diyorlar bu isyankar tavırlara. Yavaş, hem de çok yavaş. İşine gelmeyen şeyleri ise duymuyor. Bazen defalarca söylemek gerekiyor aynı şeyi.


09 Kasım 2011 - Kurban Bayramı - Altınkum Plajı

Anneliğimin ilk günlerinden bu yana, anlama çabalarımla sürekli beynimin içinde ses veren "neden?"lerim hala işbaşında. Bazen çok iyi anlıyorum Zeynep'i, bazen hiç!
Şu sıralar hızla büyüdüğünü daha bi iyi fark ediyorum ama. Hem boyutundan, hem ettiği laflardan hem olaylara verdiği tepkilerden. Zeynep artık ergenliğe doğru koşar adımlarla ilerleyen bi çocuk.


09 Kasım 2011 - Kurban Bayramı - Rumelikavağı iskelesi

21 Eylül 2011 Çarşamba

Menekşe Yaylası Kampı



Sevmem ben aslında öyle çadır, kamp işlerini. Lüks düşkünü değilimdir ama gittiğim yerde, akşam başımı koyacak bir yatak, küçücük de olsa temiz bir banyo ararım. Bu kadarı yeter bana!

İşte bu nedenle, sadece bir kez (o da evliliğimizin ilk yıllarında) Osman’ı kıramayarak, kamp yapmayı denemişliğim var. O da daha önceden planlanamayan bir bayram tatilini değerlendirmek için son anda sanal alemde gezinirken bulduğum bir turla. Birbirini hiç tanımayan insanlar (ki hepsi çocuksuzdu), 2 günlüğüne Yedigöller’e gitmiştik. Bol bol yürümüş ve çadırda kalmıştık. Bu deneyimden aklımda kalan: Hiç uyumadığım bir ilk gece ile bu uykusuzluğa eklenen kilometrelerce yürüyüş sayesinde, deliksiz uyuduğum ikinci gece. Hoşlanmamıştım! Osman’ın gönlü olmuştu ve bir daha denemeyecektim!

Kampa Gidelim mi Baba’nın yani Ayça ve Alpay’ın Menekşe Yaylası Çocuk Kampı çağrısını okuduğumda, hızla yukarıda yazdıklarım geçti aklımdan. Sonra da Zeyno’nun Bolu – Seben’deki kampta ne kadar eğlendiği. Alpay, çocuklar ve doğa... Daha önce deneyimlemiştik bu üçlüyü. Sonuç harikaydı! Yine gitmek istiyordum... Ama ya çadırda kalma işi?! Kafamda düşünceler böyle git-gel yaptığından, hemen cevap yazamadım Ayça’ya.

Sonra, bir akşam... Pınar’larda akşam çayı içerken... Birden bu konu açıldı. Pınar da okumuştu yazıyı. Biraz Bolu’dan bahsettim ona. “E o zaman gidelim birlikte” dedi. Bir an eşlerle gözgöze geldik ve vazgeçmemek için hemen Ayça’yı aradık. “4 büyük, 2 çocuk kampa katılıyoruz!”



Bu karardan sonra garip şekilde rahatladım. Zeyno’ya kampa gideceğimizi, çadırda kalacağımızı anlattım. O heyecanla kaç kez yatıp kalktıktan sonra “çadıra” gideceğimizi sayarken, ben de Ayça’nın listesindeki eksikleri tamamladım. Zeyno için düdük, matara... Kışlıklardan polar, bere... Yemek için yanımıza sucuk, sandviç malzemesi... Çadır, uyku tulumu ve matları Ayça’lardan alacaktık zaten...

17 Eylül sabahı, erkenden yoldaydık. Ön koltuklarda babalar, arka koltukta anneler ve uyku mahmuru kızlar. 45 dakika sonra buluşma noktasındaydık. Galiba hiç fire yoktu. İzmit’teki Outlet’in bahçesi, kampa katılacak 25 araba, birbiriyle selamlaşan aileler ve onlarca çocukla doluvermişti.

Liste tamamlanınca konvoy halinde yeniden koyulduk yola. Bahçecik üzerinden, biraz sarsıntılı ve tozlu bir yolu geride bırakarak, çadırları “atacağımız” alana kadar arabayla ulaştık. Büyükler çadırları kurdu, çocuklar bu koca alanın onlara ait olduğuna inanamayarak koşturmaya başladı. “Mahalleler” hazırdı, karınlar doyurulmuştu, sıra yürüyüşteydi. Kalabalık üçe ayrıldı: Kamp alanında kalacaklar (ki bunlar genelde küçük çocuklulardı), yürüyecek çocuklar (birer ebeveynleriyle birlikte) ve çocuğuyla gitmeyen diğer ebeveynlerin oluşturduğu grup.





Kuralı bozup, hem Osman hem de ben Zeyno’nun grubuna katıldık. Benim niyetim Zeyno’ya gözkulak olmak değil, Alpay’ın eğlenceli anlatımlarını dinlemekti. Beni bu kampa asıl getiren de buydu zaten! Çocuklar yürüdü, yeşillerin arasına daldı, böğürtlen topladı, Winnie’nin bahçesini aradı... 2 saat 10 dakika boyunca gıklarını çıkarmadan ormanda dolaştı!

Temiz hava ve bu kadar yürüyüş hepsini pestile çevirmişti. Dönüşte biraz yerlerde yuvarlandıktan sonra, yemeklerini yiyen tüm çocuklar, saat 10 gibi uykuya daldı bile. Yıldızlar gökyüzünü doldurup, ay arkamızdan yükselmeye başlarken derin bir sessizlik ve huzur vardı kampta. Çoğunluk “kapısının” önünde minik gruplar halinde toplanmış, keyif yapıyordu. Bir grup da, çocuklar nedeniyle çadırlardan biraz uzakça bir tepede yakılan ateşin başındaydı.



Hava soğudu, polarlar giyildi. İyice üşünene kadar laflandı ve gece yarısına doğru tulumların içine girilip, uykuya geçildi. Zeyno, Osman’la benim ortamda, kendi tulumunun içinde mışıl mışıl uyuyordu. Sıcacıktı. Ama ben yine uykuya dalamıyordum. Zeminin sertliği ve yastıksız boynumun rahatsızlığından çok, üşüyen ayaklarım uyutmuyordu beni. Kah uyuyarak, kah uyanarak ama çoğunlukla uyanık tamamladım geceyi. Sabahsa, bu uykusuzluğun aksine son derece dinç çıktım çadırdan. Ve garip şekilde mutlu.

Hızla kahvaltılar yapıldı, üstleri gece düşen çiğle ıslanan çadırlar güneşte kurumaya bırakıldı ve yine yürüyüşe çıkıldı. Hem de ne yürüyüş! Yokuşlar çıkıldı, inildi... Yüründü, yüründü... Ve yolun kaybedildiği anlaşıldı. Panik yapıldı mı? Hayır! Çocuklar, Alpay’ın önerisiyle çantalarından çıkardıkları tişörtlerini yerde birleştirip, kendilerine ormanın ortasında bir yer sofrası kurdu. Çantalardaki tüm yiyecekler sofraya kondu. Badem, üzüm, biraz peynir ve ekmek, peynirli börekler, çubuk kraker... Çocuklar tüm bu yiyecekleri afiyetle mideye indirip, enerjilerini topladı. Ve yürümeye devam etti. Tam 3,5 saat boyunca. Sonlara doğru arada sırada “çok yoruldum” diye sızlanarak ama hiç kucağa çıkmadan!


Duru&Zeynep


Sarı Zeynep & Kara Zeynep


Orman sofrası...



Dönüşte çadırlar toplandı, eşyalar arabalara yerleştirildi, toplu fotoğraf çektirildi, vedalaşıldı ve dönüş yoluna geçildi. Kırmızı yanaklar, ağrıyan ayaklar, uykulu gözler ve mutlu yüzlerle...

Şaşkınım! Çadırda kalıp da mutsuz olmadığıma... Onca kalabalığın sorun yaratmadığına... Üstüne üstlük onca çocuğa rağmen gürültü ve kavga olmamasına... Çocukların (ki en küçüğü birkaç aylıktı ve yaşlar genelde 2-5 yaş arındaydı) gece ağlamamasına...

Zeyno da şaşkın! Onun şaşkınlığı neden sadece 1 gece kaldığımız sorusuna yanıt bulamadığı için. Çadırı sevmiş, kampı sevmiş. 4 gün daha kalmak istiyormuş.

Osman da, Zeyno’nun ve benim sorunsuzluğumuza şaşkın galiba? Bir de benim, internetten baktığı kamp malzemelerine ses çıkarmayışıma.

Sonuçta ailece mutluyuz. Güzel geçeceğini biliyordum, Zeynep’in mutlu olacağını biliyordum. Hala çok uzun süreler kalmak için kendimi hazır hissetmesem de, birkaç gün çadırda kalmanın fena bir şey olmadığını düşünüyorum artık. Çocukla kamp yapmak da korkulacak bir şey değilmiş. Kural galiba yine aynı: Anne-baba ne kadar rahat, çocuk o kadar rahat!

Teşekkürler Ayça, bu buluşmayı sağladığın için. Teşekkürler Alpay, bu konuda bana verdiğin güven ve sabrın için. Artık “çadır atmanın” ne demek olduğunun biliyorum, çadırın fermuarını sürekli kapalı tutmam gerektiğini, nasıl toplayacağımı (kurma için biraz daha zamana ve tecrübeye ihtiyacım var)... Ayaklarımı nasıl ısıtacağımı da öğrendim. Biz ailece bir dahaki kampa hazırız...



14 Eylül 2011 Çarşamba

Uzunnnn yaz tatili

Uzun olacağını biliyordum; öyle planlamıştım zaten. Ama bazı günlerin hızına ben bile yetişemedim. Karadan havadan yollar gittik, boşlattığımız bavulu 24 saat içinde yeniden doldurduk, denizde yüzdük havuzda yüzdük, gezdik dolaştık, yedik içtik... nihayetinde koskoca yazı bitirdik!

İlk etapta Erzurum vardı. Halil de tatilini ayarlayınca, annem, babam, kardeşim, Zeynep ve ben, 10 Temmuz sabahı bindik arabaya, bastık gaza. Endişeliydim yine! Plana göre 3 günde varacaktık Erzurum’a. Zeynep daha önce arabayla hiç bu kadar uzun bir yol gitmemişti ve sıcak havalarda yaptığı araba yolculuklarına dair nahoş birkaç anımız vardı.

Önce “psikolojik telkin”le başladım işe. “Evet hava sıcak ve biz arabayla gideceğiz. Ama dedenin arabası klimalı ve klimalı arabada mide bulanmaz!” Sanırım işe yaradı. Zeyno her arabaya binişte, daha adımını atmadan “klimayı açınnn” diye bağırdı, biz “açtık bile” dedik ve bu şekilde yolculuğumuzu sorunsuz tamamladık. Ara ara sıkıldı, ben direksiyona geçince biraz mızırdadı ama yine de genel olarak iyi performans gösterdi.

İlk gece Samsun’da, ikinci gece Rize’de kaldık. Üçüncü günün akşamı Erzurum’da, köydeydik. İner inmez çoraplarımızı ve hırkalarımızı giydik; babam evi açana kadar sobası yanan (dikkat tarih 12 Temmuz!) komşu evinde çayımızı içtik. Eve girince, kalın pijamalarımızı giyip, yün yorganlarımıza sarılarak derin bir uyku çektik.


Temmuz ayında, kışlık pijamalarımızla, yün yorganın altında yattık


Bu asırlık evde hemen her şey orijinal. Pencereler de...


Beyaz kedinin adı "Kar" oldu; diğeri "Yıldız"


Eğer o saatte evdeysek, Zeyno danaların gelişini izledi her gün bahçe duvarından. Bu geçit bitince de doğru Filiz'in ahırına...

Eski bir evdi, büyük bir evdi... Ama hiç yadırgamadı Zeyno. Ne bu değişik evi ne de köy hayatını. İlk günün acemiliğini atınca hemen oranın hayatına entegre etti kendini. Bütün gününü, akşam danaların ve ineklerin otlamadan geliş saatine göre ayarladı. Komşu kızları Nurdan ve Şeyma’yla arkadaş oldu. Gündüz bahçede, sokakta oynadı onlarla. Akşamüstü Filiz’lerin ahıra gidip, süt sağımı bitene kadar izledi. Anneanneyle dağdan kır çiçeği topladı, arkadaşlarıyla piknik yaptı. Susayınca bahçedeki çeşmeden kana kana su içti, sabahları sütün en tazesini içti. Dedenin desteğiyle geç yattı-geç kalktı. Neredeyse sınırsız özgürdü yani...


Tortum Gölü...


Kına...
Kom yolu...

Bol gezmeli ve aynı bollukta yeme-içmeli Erzurum’dan 15 gün sonra döndük. Bavuldaki kışlıkları boşaltıp, yazlıkları yerleştirdik. Evde birkaç gün geçirdikten sonra bu kez Osman’ın peşine takılıp, Karamürsel’e gittik. Havanın güzel olduğu günlerde havuza gittik. Burada ilk defa havuzla tanışan Zeyno, kollukların onu suyun üstünde tuttuğunu keşfedince, sudan çıkmak istemedi. Buradaki arkadaşı da Duru oldu. Akşamları biz mangal keyfi yapıp, sohbet ederken; Duru ve Zeyno neredeyse tüm gece bize hiç bulaşmadan, üst katta takıldı. Bu arada her gün çamfıstığı topladık, sabahları klip seyredip dans ettik, yağmurlu bir günü “Şirinler”i izleyerek değerlendirdik.


Duru ile birlikte...


Karamürsel'de havuz arkadaşlarıyla

Karamürsel’den eve sadece bir günlüğüne döndük. 14 Ağustos akşamı biz kendi yataklarımızda uyurken, çamaşırlarımız ipte kurudu. Ertesi gün tekrar bavul hazırlığı ve pırrr İzmir. Dede, babaanne ve her şeyden önemlisi bu kez resmi tatil olduğu için işe gitmeyen hala. Zeynep için şımarık ve özgür” günlerin devamı...

Gidilecek yer Bodrum’du ama Datça’yı nasıl es geçebilirdik ki? İzmir’den direkt Datça’ya gittik. 3 gün boyunca adımımızı Ovabükü’nden başka bir yere atmayıp, tatilimizin en güzel üç gününü geçirdik. En sevdiğimiz denizde yüzdük, en sevdiğimiz sahilde müzik dinledik, akşam kahvemizi samanyolunun altında içtik, çok güzel yemekler yedik, doyumsuz sohbetler ettik. Zeyno burada da buldu arkadaşını: Zeren.


Datça-Ovabükü


Zeynep&Zeren


Müzik dinleyip, dinlenirken... Zeyno'nun bu yazki favorisi:Pinhani


Datça-Bodrum feribotu

3. günün sonunda aklımız ve kalbimiz Ova’da bindik Bodrum feribotuna. İlk kez yaz kampı yazmıştık ama iyi de etmiştik. Daha önce gördüğümüz kamplar içinde en güzellerinden birisiydi burası. Burda ne yaptık? Yüzmeye, yiyip-içmeye devam ettik. Zeyno 2 yaş krizindeki Güneş’le pek anlaşamadığından beklediğimiz arkadaşlığı kuramadı ama sahilde tanıştığı Duru oldu orada da “kanka”sı. Onunla yüzdü, onunla kumdan kaleler yaptı, akşamları çocuk gösterilerini onunla izledi. Kendi alışverişini kendisi yaptı (en çok da su ve dondurma), ilk defa dövme yaptırdı (tabii ki geçici), ilk defa küçük de olsa sirk ve dans gösterileri izledi. Ve ben akşam dönmek üzere sabah erkenden Kos’a gittiğimde babasıyla sorunsuz bir gün geçir(miş)di.

Dönüşte durağımız yine İzmir’di. İzmir kadrosuna bir de amca ve kuzen eklenince bizimkinin İzmir keyfi daha da arttı. Gezildi, tozuldu, babaanne yemekleri mideye indirildi. Bir son an kararıyla mayolar ve havlular tekrar ortaya çıkarılıp, Gümüldür’e gidildi.

Hızlı ve çok dolu bir yazdı yani. Ve tatil boyunca 3 kitap bitirebilen, arkadaşlarıyla kesintisiz sohbet edebilen, şezlongda uzun uzun yatabilen ben anladım ki, anneliğin 4. yılında işler epey kolaylaşıyormuş!


Bodrum arkadaşları


Bu yazın dondurma menüsü: 2 top, çilekli ve çikolatalı


Bodrum'daki kankası Duru

Birkaç küçük not:
• Uzmanların saat 11:00-16:00 arası çocuklarınızı güneşe çıkarmayın önerisine uyabilen var mı bilmiyorum. 3-4 yaş grubu için uymanın pek mümkün olduğunu da sanmıyorum! Sabahları geç uyandığından, kahvaltısını da geç yapan Zeyno, neredeyse tam 11:00 gibi indi sahile. Ve enerjisi (ve güneşın ısısı) bitene kadar –ki bu da saat 18:30 civarına denk geliyordu- deniz kenarında kaldı. 50 faktörlük krem sürdük ara ara. Denize girmediği zamanlarda şapka taktık. Böylece hiçbir acı-ağrı hissetmedi.
• Son bir yıldır bebek arabasını hiç kullanmadığından yanımızda götürmek aklıma bile gelmedi. Hataymış! Bu kadar saat deniz kenarında kalan çocuk, akşam bir adım dahi atamayacak kadar yorgun oluyormuş. Oysa Zeyno’nun arabası yanımızda olsa, o mışıl mışıl uyurken biz uzun akşam yürüyüşleri yapabilirdik. Seneye artık...

8 Temmuz 2011 Cuma

Hadi bize müsade...


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden

11 Haziran’da Zeyno’nun yılsonu gösterisi oldu. Uzun uzun yazmayı planlamıştım buraya. Yaptığı onca dans arasında en çok da Yağız’ın kollarında vals yaparken mutlu olduğunu; nasıl sonsuz bir güvenle kendini onun kollarına bıraktığını... Gösteri bitiminde herkes sahnede gülüşüp oynaşırken, bizimkinin “neden bana o kurdeleli kağıttan vermediler” diye ağlayışını... Salondan ayrılmadan önce Yağız’la nasıl kucaklaşıp, öpüştüğünü... İş, güç; her zamanki “zamansızlık”; “bugün olmadı yarın”larla yazamadım!


Yağız'la "Sevdim Bir Kadını" nameleri eşliğinde vals

Haziran ayında tam 3 kez doktorluk olduğunu yazacaktım. Artık şuruptan, ilaçtan, Zeyno’nun horlamasından ve öksürüklerinden, sürekli tıkalı burnundan nasıl da sıkıldığımı yazacaktım. Bu nedenle okulun son haftası okula gidemeyişini ve evde nasıl zaman geçirdiğini anlatacaktım. O da olmadı!

29 Haziran’da aldığı karneyi yazacaktım. Verilen gelişim raporunu özetleyecektim. Onu da beceremedim.

Ama artık yazıyorum. Çünkü zaman iyice daraldı. Birkaç gün sonra, Zeyno’yla yapacağımız uzun yolculukla tatili resmen başlatmış olacağız. Üstelik bu süreçte bilgisayarım da yanımda olmayacak. Yani şu anda yazdım yazdım. Yazmadım, herhalde bir daha yazamam bu arada olanları...

Bu kış ailece hepimiz yeni evimize alışmaya çalıştık. Üstüne Zeyno bir de şehirde yaşamayı ve okulu öğrendi. Öğretmenleri, arkadaşları oldu. Biz harıl harıl çalışırken, O da onlarca faaliyet yaptı, tiyatrolara-sinemalara gitti, gösterilere hazırlandı ve hastalıklarla boğuştu. Bu kış hepimiz çok yorulduk yani. Bu nedenle yazın dolu dolu bir program yaptım yine. Ne de olsa gelecek kışa enerji depolayabilmek için tek şansımız bu yaz tatili.

Osman’ın görev yeri değiştiği için bu sene, geçmiş üç senede olduğu gibi uzunnn bir “deniz” tatili yapamayacağız. Hal böyle olunca, ben de tatilin bir kısmında Zeyno’yla Erzurum’a gitmeye karar verdim. İstanbul’ın yapış yapış sıcağıyla boğuşacağımıza, Temmuz ayında kalın pijamlarımızı giyerek yatacak, belki de akşamları soba yakacağız. Kitaplardan ve çizgi filmlerden tanıdığı çiftlik hayvanlarını yakından görecek Zeyno. Bahçece çamurla, suyla, taşla, toprakla oynayacak bol bol. En azından ben böyle hayal ediyorum.

Arabayla gideceğiz. Annem, babam, kardeşim, Zeyno ve ben. Üstelik Karadeniz’den, geze geze. Acelemiz yok; 2 belki 3 gün sürecek yolumuz. Zeyno’nun arabayla yapacağı en uzun yolculuk olacak bu. Evet, itiraf edeyim endişelerim var. Ama arabadaki tayfaya güveniyorum bu konuda. Bir de ishal ve hastalık kabusum var kıştan kalma. Temiz ve kuru hava ile yüksek rakımın iyi geleceğini düşünerek rahatlatıyorum bu konuda da kendimi...

“Hadi bismillah” deyip, çıkacağız yola. Gelecek 3 hafta nasıl geçecek; ben de bilmiyorum. İyi geçmesini umut ediyorum sadece. Her şey düşündüğüm gibi olsun istiyorum. En çok da Zeyno keyif alsın istiyorum.

Detaylar ve fotoğraflar gelecek ay başında! Şimdilik bize müsade...

6 Haziran 2011 Pazartesi

İlk hayvanat bahçesi ziyareti

Nihayet annemin fotoğraf maknesindeki fotoğrafları bilgisayarıma yükledim. Vakit kaybetmeden Zeyno'nun ilk hayvanat bahçesi ziyaretine ait notları düşüyorum

Geçen ay okulda "hayvanlar"la bolca haşır neşir oldu Zeyno. Hatta vahşi hayvanlar konusunda bir proje bile hazırladı. (Bulduğumuz vahşi hayvan resimlerini kesip, bir kartona yapıştırdı. Sonra da süslü olsun diye boşta kalan kısımları boyadı)

Biraz bunu, biraz da 19 Mayıs'taki tatili bahane edip, Darıca'daki hayvanat bahçesine (Faruk Yalçın Zoo) gitmeye karar verdik. Aslında aklımda bu hayvanat bahçesi ile ilgili kötü eleştiriler kalmıştı hep ama yine de vazgeçmedik. İyi ki gitmişiz, Zeyno çok keyif aldı. Biz de :)

Aslında bu günle ilgili en güzel özeti fotoğraflar yapar herhalde. Ama belki birileri gitmeden önce bu yazıya denk gelir de okur diye, hayvanat bahçesi ile ilgili birkaç bilgiyi de, kendi yorumlarımla birleştirip yazmak istiyorum:

* 0-4 yaş arası çocuklar için para alınmıyor; büyükler için giriş ücreti kişi başı 15 TL. İlk anda insana biraz fazla geliyor ama içeriyi görünce ve orada geçirilen zamanı düşününce, çıkışta insan gayet makul buluyor bu fiyatı.
* Oldukça büyük bir alan. Yaklaşık 2,5 saatte gezdik biz. Gezmek için en uygun zaman havanın güzel olduğu bir ilkbahar günü bence. Yazın, çok sıcakta ya da kışın çok soğukta gezmek biraz zor olabilir. Nihayetinde gezilen yer açık alan. Hayvanlar da ilkbahar ve sonbahar aylarında daha keyifli olur diye düşünüyorum!
* Hayvanların kötü durumda olduğuna dair yorumlar vardı aklımda hep. Bu konunun uzmanı değilim ama bence gayet iyi durumdalardı. Keyifleri de yerinde görünüyordu. Ama vahşi hayatta olması gereken hayvanları, büyük de olsa nihayetinde kapalı ve sınırlı bir alan içinde görünce biraz da üzülmüyor değil hani insan.
* Kafeslerde hayvanlarla ilgili kısa bilgiler yazılmıştı ama keşke daha çok bilgi olsa. Daha da güzeli, çocuklara uygun bir dil ve anlatımla anlatan birileri. Belki gruplara anlatılıyordur ama gözlemlediğim kadarıyla o da yoktu. Oysa ki, aslanın bulunduğu kafesin önünde, bir görevliden duyduğumuz erkek aslanın günde yaklaşık 20 saat uyuduğu bilgisi çok ilgimizi çekti bizim!
* Fil, zürafa ve zebra gibi Zeyno'nun görmeyi umut ettiği birkaç hayvan maalesef bizim gittiğimiz dönemde yoktu (ama yakında geleceğini söylediler). Ama su samurundan onlarca çeşit balığa, pembe filamingolardan penguenlere, lamalardan kanguruya kadar o kadar çok hayvan gördük ki, Zeyno eksik hayvanlar nedeniyle herhangi bir üzüntü yaşamadı. "Bir dahaki gidişimizde görürüz" diyerek, işini sağlama alıyor şimdiden.
* Bu hayvanat bahçesi ile ilgili bilgilere şurdan ulaşabilirsiniz.
* Sonuç olarak bu geziden biz de, Zeyno da çok memnun kaldık. Evet, ilerleyen senelerde bir kez daha götürebiliriz bence. Ama bizim gönlümüzde Berlin'deki hayvanat bahçesine gitmek var :)


Zeynep için yavru ve küçük boyutlu hayvanlar her zaman çok daha ilgi çekici ama bu dev kaplumbağayı da çok sevdi.


Kafeslerin üzerinde hayvanlara yem verilmemesi gerektiği yazılmış. Ama bu sevimli sincabı görünce, elindeki cevizi vermeden edemedi Zeyno (tamam itiraf ediyorum, bu konuda biz de biraz yüreklendirdik onu)

Ve güne ait birkaç foto daha













25 Mayıs 2011 Çarşamba

Birkaç foto

19 Mayıs'ta gittiğimiz Darıca Hayvanat Bahçesi'ni yazmaktı aslında niyetim. Ama o güne ait fotoğraflar annemin makinesinde kalmış.

Madem öyle dedim ve bizim küçük makinedeki fotoğrafları yükledim bilgisayara. Elim değmişken de, birkaçını buraya kaydetmeye karar verdim. Detay yazmasam bile, fotolar Zeyno'nun son durum halleri hakkında bilgi veriyor zaten...


Alp'in doğum günü için hazırlanılmış... Her zamanki gibi en pembeler-morlar giyilmiş, takılmış takıştırılmış


Okulda ara sıra kısa da olsa öğle uykusuna dalıyormuş Zeyno. Ama evde öğle uykusu uyumayı bırakalı çok oldu. İstisnalar kaideyi bozmaz! - Bu foto da Alp'in doğumgününden. Saatlerce koşturan Zeyno sonunda kendi isteğiyle uyumak üzere kucağıma kuruldu ve 15 dakika kestirdi. Bu kestirme de ona yetti...


Eğer başka bir programımız yoksa, haftasonları mutlaka Kuzguncuk'a uğruyoruz. Bu foto da Kuzguncuk gezilerinden bir kare...


Aynı günden bir başka Kuzguncuk karesi


Kuzguncuk'ta mutlaka uğranan mekan: Mahalle Kahvesi ya da papağanları nedeniyle Zeyno'nun taktığı isimle "Kuşlu Kahve". Kahve'nin asma katında mini bir kütüphane var. Kuzguncuk sokakları arşınlandıktan sonra nerde şekerleme yapılır? Tabii ki Kuşlu Kahve'de. Tatlılar yenir, çaylar içilir, birkaç kitap karıştırılır ve uykuya yenik düşülür...


Maalesef Ada'daki kadar özgür değil artık Zeyno. Ama sokaklarda olmak ve yerdeki her şeyi kurcalamak hala favorisi. - Bu foto da, geçen hafta sonu sahilde kahvaltı yaptığımız günden