anaokulu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anaokulu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2013 Salı

Çok gecikmeli bir yazı

Aslında tatile çıkmadan bir hafta kadar önce (yani bugünden 3 hafta kadar önce) yazmıştım aşağıdaki yazıyı. Ama koyacağım fotoğraflara bir türlü elim değmeyince, yayınlaması kaldı bu zaman... Sonuç: İki gecikme girizgahlı bir yazı...

**
Osman’ın Mayıs sonundaki İsviçre gezisine ben de dahil oldum son anda. Zeynep’i 7 günlüğüne (ki, birbirimizi hiç görmediğimiz en uzun ayrılığımız) anneme teslim ettik ve yola çıktık. Biz İsviçre’de gezerken Zeyno da bol bol kusup, surat asmış. Anneme göre kusmaların nedeni psikolojik; ama ben biliyorum ki, o sıra çocuklarda zaten salgın olan enfeksiyon!

Biz yokken çok şey olmuş Türkiye’de. Dönüşümüze 2 gün kala, İstanbul’daki arkadaşımla yaptığım telefon görüşmesinden sonra, tesadüfen haberimiz oldu olaylardan. O andan itibaren, geceleri otelde haberleri izledik. Dönene kadar da içimiz içimizi yedi.

Tüm bu olanların moral bozukluğuyla da, son notumdan bu yana geçen süreye sığan bir madalya, bir diploma ve bir partiyi yazamadım. Şimdi, daha fazla unutmayayım diye, çok da detaylandırmadan özetleyeceğim burada.

**
 
 Mezuniyet Gösterisi'nden - Tavşan şarkısını söylerken
 
Mezuniyet Gösterisi'nden - Taçlar kafada, Zeyno mutlu...
 
Mezuniyet Gösterisi'nden - Kurdela dansı
 
Dönüşümüzün ertesi günü, 3 Haziran’da Zeyno’nun mezuniyet gösterisi yapıldı. “Anne çok heyecanlıyım” demişti bir hafta önce bana. “Bu kaçıncı gösterin, neden heyecanlanıyorsun ki?” dediğimde de “Gösteri yapacağımız için değil, kep atacağımız için heyecanlıyım” demişti. Zaten ondan sonra da sık sık kepini havaya nasıl fırlatacağını çalıştı...
 
Beklenen an... Kepler havaya...
 
Zeyno'nun ilk öğretmeni Emine Öğretmen... Çok şanslıyız, çok! Hiç unutmayacağız...
 
 Mezuniyet Hatırası
 
8 Haziran akşamüstüsü, Zeyno’nun voleybol grubundaki tüm çocuklar ve aileleri, Beylerbeyi Spor Kulübü’nün sahasında toplandık. Formalarıyla görmeye alışık olduğumuz kızlar süslü püslüydü bu kez. 1 yıllık emeklerinin karşılığında, hepsinin boynuna birer madalya taktı öğretmenleri. Onlar sevindi, biz gururlandık. Taşınacağımız için burada voleybola devam edemeyecek ama geçen kış katıldığı antrenmanların Zeyno’ya katkısı tartışılmaz.

 Madalya Sürprizi 
 
Elçin & Handan Öğretmen... Zeyno'da emekleri çok  
 
13’ünde Zeyno doğumgününü kutladı okulda. Onun isteğiyle evde, birlikte yaptık pastayı. Biri çilekli-çikolatalı, diğeri muzlu-çikolatalı. Yanına da, tarifini yine Zeyno’nun verdiği makarna salatası ile (makarna, rende salatalık, nane ve yoğurt), zeytin ezmeli mini sandviçler hazırldık.

Okulda doğumgünü kutlamaca...   
 
Ve 3 yıldır dilinden düşürmediği parti de 15 Haziran’da evde oldu. Toplam 9 çocuk oldular; 4 kız, 5 oğlan. Oğlanlardan biri fazlaca hareketli olunca, parti pek de Zeyno’nun hayal ettiği gibi olmadı. Bir de sanırım beklediği başka kişiler vardı ki; “çok az kişiyiz, o yüzden hiç eğlenceli geçmiyor” diye yakındı. Ama onun isteğiyle, ev süslendi, arkadaşlara hamburger yapıldı ve dondurma ikram edildi. Bu partiden benim çıkardığım sonuç: Erkek çocukları gerçekten çok farklı!
 
 Evde parti zamanı
 
 
Ve 14 Haziran’da diploma aldı Zeyno; anaokulu diploması. Eylül hepimiz için yeni bir başlangıç olacak. Taşınacağız... Yeni bir evimiz, yeni komşularımız olacak. Osman yeni işyerine başlayacak; ben yeniden homeoffice çalışmaya başlayacağım. Ve Zeyno ilkokula başlayacak.

Her zamankinden farklı söylebileceğim bir şey yok; zaman çok hızlı geçiyor...
 
Karamürsel'de ev seçmece gününden bir hatıra

 

 

 

 

 

 

2 Mayıs 2013 Perşembe

2013'ün 23 Nisan'ı

24 Nisan 2013 - Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü Uygulama Anaokulu

Anaokulundaki son 23 Nisan kutlamasını yaptı bu sene Zeyno. Kısa ama güzel bir gösteriydi. Yine alkışlarken gözlerim doldu; yine anaokulundaki ilk gösterisini hatırladım ve yine bir kez daha "Allah'ım ne kadar hızlı büyüyor!" dedim...

13 Şubat 2013 Çarşamba

Anaokulunun son düzlüğü başlarken



Anaokulu koşusunun son düzlüğü başladı bu hafta Zeyno için. Tatil başlarken yazamadım; bari bitişinde yazayım

Karne tarzı bir şey vermek anaokullarında yasakmış. Bu nedenle karne değil, köşesine gülen yüz yapıştırılmış bir gelişim raporu aldı Zeyno ilk dönemin sonunda. Köşedeki gülen yüzden, yazanların iyi bir şeyler olduğunu biliyordu ama daha yolda, okuldan eve dönerken okuttu hızla bana. Ben okudukça, yüzünde gittikçe yayılan bir gülümsemeyle dinledi. Memnundu ama “1’den ona kadar sayabilir” cümlesine biraz bozulup, “ben çok daha fazla sayabiliyorum ki!” diye gösterdi tepkisini.

Hem benim artan toplantılarımı bahane edip, hem de daha uzun ayrılıklara alıştırma olsun diye, Pazar akşamı anneanneye bıraktık Zeyno’yu. Tatil boyunca, haftasonu hariç orda kaldı. Genel olarak halinden memnundu; başka alternatifi olmadığından sesini de fazla çıkaramadı ama gün saymaktan da alıkoyamadı kendini. Biz de arada birkaç akşam onu ziyaret etmeyi ihmal etmedik.

Tatil boyunca neler yaptı:

Anneanne evindeki onlarca çocuk kanalı nedeniyle bol bol tv izledi (bu bizi çok memnun etmesede, eve dönüşte neredeyse televizyonu hiç açmayınca, bu endişemizin yersiz olduğunu anladık. Tatildeydi, fazlaca alternatifi yoktu, elinin altında çok fazla çizgi film kanalı vardı, o da keyfini çıkardı)

Boncuklardan uzunlu kısalı kolyeler hazırladı (bu hala en sevdiği aktivitelerden. Dün akşam yatmadan önce bile, şık olma gününde takması için iki bileklik yaptık)

Bulduğu her kağıda resimler yaptı (prensler ve prensesler, çiçekler, desenler, hayvanlar... Son dönemde Zeyno’nun en çok yaptığı şey bu; çizmek ve boyamak. Dışarı çıkarken yanımıza aldığımız tek şey var; biraz kağıt ve boya kalemleri. Olmadığı yerde tek bir tükenmez kalem de idare ediyor)

Anneanne ile alışveriş merkezine gidip hamburger kaçamağı yaptı (Zeyno’nun AVM gezme deneyimi çok az. Sevdiği de pek söylenemez. Ama “hayır” diyemeyen anneanneyi bulunca, gittikleri AVM gezisinde yaptığı iki kum boyamanın üstüne bir de dövme yaptırmayı; sonra da “annem bazen izin veriyor” diyerek hamburger-patates kızartması yemeyi ihmal etmemiş.)
Anneanne ile ev gezmelerine gidip, hamur işlerinin tadına vardı (Tanıdık şerbetli tatlılar her zaman favorisi. Ama böreklere de hayır diyemiyor)

Hafta sonu voleybol antremanlarına devam etti (heyecanla ve istekle devam ediyor voleybola. Bu tercihimizden biz de çok memnunuz, O da)

Süreyya’da “Çocuk Dünyası” oyununu izledi. (Biraz karışık ve çocuklar için zor bir oyundu. Birçok aile ve çocuk salondan mutsuz ayrıldı ama önde çalan orkestra ve danslar nedeniyle Zeyno oyunu sevdi.)
Tatilde piyano dersini es geçti (Bu başlıbaşına ve uzunca bir yazı konusu. Biraz daha yol alınca yazacağım)

5 yaşından sonra, düzen işleri daha kolay halloluyor artık. Gece geç yatıp, geç kalkmaların ardından; bir günce eski düzene döndük. Zeyno şimdilerde,

Sabah saat 8 gibi kalkıyor. İsteğine göre ya resim yapıyor, ya biraz piyano çalıyor ya da bizimle laflıyor.
Sabah 9’da çıkıyoruz evden. Okula bırakıyorum O’nu. Akşam 5’e doğru da alıyorum.
Eve dönüşte durumlar yine aynı. Resim, boyama, puzzle, boncuk ya da biraz tv...
Saat 7 gibi akşam yemeği. Ardından mutlaka küçük bi tatlı kaçamağı. Ve dans zamanı. Bize müzik açtırıp dans ediyor. Kimi zaman bale, kimi zaman pop. Bazen de birlikte dans videoları izliyoruz.
Saat 9, yatma hazırlığının başlangıcı. Pijama giyme, tuvalet faslı (ki bu bol sohbetli ve illa ki bilmeceli), diş fırçalama... Yarım saat sonra yatakta oluyor. Bazen benimle, bazen babayla. Kitap okuma faslı, sırt kaşıma seansı ve uyku...


Anneannede geçen tatilin ardından, eve gelir gelmez yapılan ilk şey: Anneanneye gitmeden önce suyla karıştırılıp, kaloriferin üstüne bırakılan oyun hamurları yeniden suyla karıştırılır. Vazodaki fulyalardan çiçekler koparılıp, bu renkli sıvıya batırılır. Ardından bir kağıt üstüne alınarak resim yapılır... Zeyno'nun evde vakit geçirmeyi sevmesine neden şaşırıyoruz ki?

8 Mayıs 2012 Salı

Bir gösteri daha

3,5 aydır yazmamam, kaydetmeye değer bir şey olmadığından değil, çok şey olduğundan! Hızla akıp giden zamandan, hiç bitmeyen işlerden... Yine de şanslıyız ama biz. İstanbul'u, hem de İstanbul'un ortasında sakince yaşıyoruz. Tamam, itiraf edeyim, biraz da tembellikten yazamamam. Sahilde yüzümü yalayan rüzgar-güneş ikilisini bırakıp eve çıkamamamdan mesela... Akşam film izlemekten vazgeçemediğimizden mesela... Haftasonları ailece öğle uykusu kaçamaklarından vazgeçememekten mesela...

Ama gecikmeli de olsa 23 Nisan gösterisini kayde geçmeden olmaz.

İlayda&Zeynep

19 Nisan'da, okulun girişindeki salonda yapıldı 23 Nisan gösterisi. Yılsonu gösterisi ile birleştirildiğinden de oldukça kapsamlıydı. Zeynep de biz de, daha önceki tecrübelerimizden rahattık ama yine de heyecanlandık tabii. Gururlandık, hislendik...

Balıkkkk... balıkkkk...


Mutlu Şirine


Dansçı Şirine

Dans... dans... dans...

Bu seneki gösteri de benim de görevim vardı. Okulun bu seneki tek mezunu İlayda'nın annesi "ben konuşamam" deyince, veli konuşmasını ben yaptım kürsüde. Ve şöyle dedim:

"Yaklaşık olarak, bundan 1,5 sene önce kadardı. 2010 yılının Eylül ayı... Zeynep’i iki gözü iki çeşme teslim ettiğimde, kapanan mavi kapının önünde öylece kalakalmıştım. Bu andan sonra tam 2 hafta boyunca, Zeyno “okula gitmeyeceğim” diye ağladı. Hem de ne ağlama; geceli-gündüzlü! Bu işten vazgeçmekle – devam etmek arasında gittim gittim geldim bende. Bu konuda gördüğüm, bulduğum her yazıyı okuyordum... bu konuda benden tecrübeli herkesle konuşuyordum... Kiminde içimde kalmış son bir parça cesaret de kırıldı, kiminde yüreklendim. Ve işte bu dönemdeki en büyük cesaret kaynaklarım, şu anda da bizimle olan 4 isimdi. Tülay öğretmen, Emine öğretmen, Tuğba öğretmen ve Ayşe Hanım. Onlar ağzına süt koymayan, 4 çeşit yemek dışında her türlü yemeği reddeden, istemediği her olay karşısında “annemi arayın diyorum size!” diye ağlayan Zeynep’le uğraşmaktan bıkmadıkları gibi beni de yüreklendirdiler. Böylece Zeynep okullu olmaya alıştı, ben de veli.

Ben kendi öğrenim tecrübemden biliyorum ki, bir çocuğun okulu-okumayı sevip sevmemesi, okulunun fiziki şartlarına değil, öğretmenlerine bağlı. Evet, okulumuzun bazı fiziki eksikleri var. Keşke daha bol pencereli, daha büyük oyun alanlı bir yer olsaydı. Bunlar olamadığı gibi, bu sene öğrenim yılı başlarken, oyun odasından vazgeçilmek zorunda bile kalındı. Ama bir an bile düşünmedik Zeynep’in başka bir okula gitmesini. Çünkü o öğretmenlerini seviyordu. O yokken odasında gizli gizli dans ettikleri Tülay öğretmenini, hiç anlamadığı bir şeyler konuşarak insanlarla anlaşabildiği için hayran olduğu Emine öğretmenini, uzun saçları nedeniyle prensese benzettiği Tuğba öğretmenini... Bir de Ayşe Teyzemiz var ki, onun hakkını da asla ödeyemeyiz. Zeynep’in evde hala yemeyi reddettiği yemekleri okulda iştahla mideye indirdiğini söyleyeyim, siz gerisini düşünün artık. Öyle ki, Ayşe Teyze’nin tarçını bile evdekinden daha güzel.

Aslında bir veda konuşması değil benim ki. İnşallah seneye de burada olacağız. Şu sıralar 4+4’lerle aklımızı karıştırıyorlar ama ben kararımdan o kadar eminim ki! Zeynep, seneye de burada, sevdiği yerde olacak. Tıpkı bu sene yaptığı gibi, okula gelirken ağlayan yeni arkadaşlarını “ağlama, annen gelecek” diye teselli edecek ve bana “neden ağlıyorlar hiç anlamıyorum?” diye anlatacak okul çıkışı. Ve umuyorum ki, hayatı boyunca bu dönemini güzel anılarla hatırlayacak.

Ben burayı, burası sayesinde tanıştığım insanları, edindiğim dostları hiç unutmayacağım.

Bu çatı altında, Zeynep’e ve arkadaşlarına emeği geçen herkese bu vesileyle tekrar teşekkürler."

23 Ocak 2012 Pazartesi

2011 biterken, 2012 başlarken...


Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü - Uygulama Anaokulu - Sene sonu gösterisi

Hızlı bitirdik 2011’i. Son haftaya bir sene sonu gösterisi ile bir de doktor kontrolü sığdırdık. İlki kadar heyecanlı değildi yılsonu gösterisi biz “tecrübeli” veliler için. Kırmızılar içindeki çocuklarımıza baktıkça, sık sık bir sene öncesini hatırlayıp, duygulandık ama. Yılı bitirmeden, yeni “bulduğumuz” Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu’nu, kontrol amacıyla bir kez daha ziyaret ettik. Ve “büyük” kararı verdik!

2012’ye, biraz üşüyerek ama keyifle girdik. Pınar’larla, bizim evde yedik, içtik, sohbet ettik. Mezelere ve sohbete getirdikleri “altın” rengi rakıyı kattık, kapıda nar patlattık, “firesiz” yeni yılın ilk dakikalarını bekledik, karşı yakadaki havai fişek gösterilerini izledik; çocukları artık 5 yaşa doğru yaklaşmış iki aile olarak, sakin ve huzurla karşıladık 2012’yi.


Yılbaşı gecesinden bir enstantane - Duru ve Zeyno, daha önce, çok sık olmasa da, çeşitli yaşlarında, farklı ortamlarda defalarca bir araya gelmişlerdi. Genel olarak hep uyumluydular ama nedense yıldızları tam olarak barışamıyordu. Bu nedenle biraz endişeliydim aslında ben bu geceden. Çıkabilecek "arıza"lara da hazırlıklıydım. Ama utandırdılar beni. Tüm gece, neredeyse yanımıza hiç uğramadan, keyifle vakit geçirdiler. Hem de havaifişeklerin hatrına, saat 24:00'e kadar, uykusuzluğa kafa tutarak!

Alınan “büyük” karar nedeniyle Zeyno yılbaşından sonra okula gitmedi. Ve yeni yılın sadece 6 gününü geride bırakmışken geniz etiyle vedalaştı. Bu geniz eti ve bademcik konusu, çocuklar için oldukça “derinnn” bir mevzuu. Bu satırları okuyan her bir kişinin farklı farklı yorumlar yaptığını biliyorum. “Zeyno büyüyünce küçüklürdü, niye aldırdınız?” diyenler de vardır, “genel anestezi almasına değdi mi?” diyenler de... “Gerekli ki, vücutta var” diyenler de, “iyi ki aldırdınız, çok rahat edecek” diyenlerde... Bunları ve çok daha fazlasını onlarca kez duydum çünkü. Ama dedim ya, derin bir mevzu bu. Ayrıca, uzun bir şekilde yazacağım (daha doğrusu yazmak istiyorum) bu konuyu. Şimdilik acele ve iyice ikna olup, gerekliliğine inanmadan karar vermediğimizi söyleyeyim yeter.

Ameliyattan sonra, doktorun “bir süre enfeksiyonlardan uzak kalsa iyi olur” uyarısına, evde yarım yamalak yanan kaloriferleri de ekleyip, anneanne evine göç ettik. O gün bugündür Erenköy’deyiz.


Bi - gu - di! "Ama kıvırcık yapmadı bu saçımıııı!!!"

Zeyno açısından durum süper! Bigudinin ne demek olduğunu öğrenip, bir de saçlarını sardırdı anneannesine. Takma kirpik taktırıp, ayna karşısında dans etti. Anneanneyle pazara gidip incik boncuk aldı. Topuklu ayakkabı giyip, tıkır tıkır yürüdü. Sıcacık banyoya anneanneyle girip, saatlerce suyla oynadı. Hemen alttaki kuaföre inip, kendi isteğiyle saçlarını kestirdi. Hamur açtı, erişte kesti. Akşamları dayısına cilve yaptı, dedesiyle sarılıp televizyon izledi. Lezzetli anneanne yemeklerini yiyip, göbeğini biraz daha büyüttü. Beş çayına alıştı, çaya bisküvi batırmanın tadına vardı. Yürüyerek 10 dakika mesafede sinema olunca, vizyona giren tüm animasyonları izledi.

Sömestr tatili bitene kadar buradayız herhalde. Evi özlediğinin farkındayım ama “ne yardan ne serden” durumlarında.

Bu arada geçen Cuma, yani tatilden önceki son okul gününde, öğlen okuluna gitti. Kapının açılmasıyla içeri fırlaması bir oldu. Üçüncü kez karne aldı (ilk ikisi geçen senekiler). Bir de gelişim raporu verdiler karneyle birlikte. Her şey yolunda görünüyor. O yokken yapılan bazı etkinlikleri ödev. Şu sıralar harıl harıl “9” çalışıyor...

14 Kasım 2011 Pazartesi

Geçen 2 ayda...

17-18 Eylül'de gittiğimiz kampı yazmışım, döndükten 3 gün sonra ve stop. Öylece kalmış bu sayfa. Hiç mi yazmaya değer bir şey olmadı geçen 2 aya yaklaşın sürede? Hem de o kadar çok şey oldu ki! İşte bu olanlardan yazamıyorum belki de?! Ha bugün ha yarın derken, akıp gidiyor zaman. Bir sürü şey de ertelene ertelene öylece kalıyor.


09 Ekim 2011 - SALT Beyoğlu - Tohum Atölyesi

Şimdi aklımda kalanları (daha doğrusu aklıma şu anda tekrar gelecekleri) yazmalıyım hızla. Çünkü her zamanki gibi vaktim az, yapacak işim çok! Sırf daha da uzamasın diye bu ara, sonu hiç gelmeyen yapılacak işler listesinde üst sıralara taşıdım buraya yazma işini.

Zeyno için en önemlisi, son yazdığımdan bu yana okulunun açılmış olması. Uzunnnn ve doluuuu yaz tatili 19 Eylül'de bitti. Kamp sayesinde yeni uyku düzenine geçişte hiç problem yaşamadık. 18 Eylül Pazar akşamı itibariyle yatış 21:00, sabah kalkış 08:30. Uykular artık deliksiz ve çişsiz!

İlk günler mızırdandı tabii. Kolay mı, geç yatıp geç kalkma fasılları, deniz, havuz, sokak gezmeleri, istediğin zaman çizgi film izleme, seyahatler, akşam gezileri... hepsi bir anda bitti. Yine kurallar, erken yatıp erken kalkmalar başladı. Ağlama yok ama bu sene. Zaman zaman "okuldayken seni çok özlüyorum" diyor, o kadar. Bu sene "büyük grubu"nda olduğu için de çok gururlu. Ve biraz ukala. Artık kendinden küçük çocuklarla muhattap bile olmuyor.


Zeyno'nun okulu çatı katında yani onlara ait bir bahçeleri yok. Ama güzel havalarda yandaki parka iniyorlar...


Bıyıklı Zeyno


Okul arkadaşları - Soldan sağa İlayda, Zeynep, Tuana, İklim


İyi Cüceler Kitabevi'ne okul gezisi - Bir gün önce anneden ve anneanneden alınan harçlıkla tek başına kitap alışverişi

Şu sıralar her türlü boya ve boş kağıtlar favorisi. Evde kesiyor, boyuyor, yapıştırıyor. Resimlerde önemli ölçüde gelişme var. Artık çizdiği figürün ne olduğu net olarak anlaşılıyor. Soyut çalışmalara da en renkli haalleriyle devam...

"Anne deney yapmam lazım" ağzından düşürmediği cümle. Bir pet şişeye su doldurup, bunu nasıl renklendireceğini düşünüyor mesela. Kakaoyla kahverengi, pul biberle pembe... Ama "deney"in ne olduğunu tam kavrayabilmiş değil aslında. Onun için bi kağıdı makasla kırpmak da deney mesela. Bu deney lafı da, TV'de severek izlediği "arka bahçede bilim" programından takılma galiba?


Annenin evde olmadığı bir akşam babayla kek yapmaca

Sağlık durumu, şimdilik geçen seneye göre daha iyice. Yine de geçen ay yaşadığımız hafif sorunu kuşburnu çayı, pekmez, tavuk suyuna çorba, taze sıkılmış meyve suyu ile atlatamayınca Hilal Hanım'ın yolunu tuttuk. Genel durumu iyiydi ama geçen seneki sorun yine başgöstermişti: geniz akıntısı ve tıkalı burun. Bu nedenle antibiyotik şurup, kahverengi damla, alerji şurubu, fısfıs ve kahverengi damlasının yer aldığı meşhur reçeteyle ayrıldık ordan. Bu kış da fısfısa ve alerji şurubuna devam! Bu kontrolün en şaşırtıcı tarafı ise ölçümlerdi. Yaz tatilindeki köy havası ve deniz havası Zeyno'ya yaramış olmalı ki, boyu 5 ayda tam 4 santim uzayarak 109 olmuş. Kilosu da 19.700. Kısalan ve daralan kıyafetlerin nedeni de buymuş!

Bundan sonra yazacaklarım 4 yaş kızlarının genel özelliği galiba. Çünkü hepsi aynı model.

Şıkırtı, parlak pul, payet, sim vs hala gözdesi. Saçlar mümkün olan her durumda açık, taçlar çiçekli, fiyonklu. Ruj (parlatıcı) elden düşmüyor, bulduğu her aynanın önünde dans ediyor. Erkek cinsine karşı genel bir sinir olma durumu var. Öyle ki, baba bile alıyor bu sinirden nasibini. Kızlarla kıkırdama son safhada. Bu seneki kankası (kıkırdama, kulaktan kulağa fısırdaşma arkadaşı) ise İlayda. Dil pabuç kadar. "Niyeymiş!", "Hiç de değil!" gibi çemkirmelere ek olarak "kuralları hep siz koymak zorunda değilsiniz!" gibi isyankar tavırlar da başladı. Türkçe'yi çok iyi kullanması da artı bir güç veriyor bu konuda ona. Tecrübeliler "ilk ergenlik" diyorlar bu isyankar tavırlara. Yavaş, hem de çok yavaş. İşine gelmeyen şeyleri ise duymuyor. Bazen defalarca söylemek gerekiyor aynı şeyi.


09 Kasım 2011 - Kurban Bayramı - Altınkum Plajı

Anneliğimin ilk günlerinden bu yana, anlama çabalarımla sürekli beynimin içinde ses veren "neden?"lerim hala işbaşında. Bazen çok iyi anlıyorum Zeynep'i, bazen hiç!
Şu sıralar hızla büyüdüğünü daha bi iyi fark ediyorum ama. Hem boyutundan, hem ettiği laflardan hem olaylara verdiği tepkilerden. Zeynep artık ergenliğe doğru koşar adımlarla ilerleyen bi çocuk.


09 Kasım 2011 - Kurban Bayramı - Rumelikavağı iskelesi

8 Temmuz 2011 Cuma

Hadi bize müsade...


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden

11 Haziran’da Zeyno’nun yılsonu gösterisi oldu. Uzun uzun yazmayı planlamıştım buraya. Yaptığı onca dans arasında en çok da Yağız’ın kollarında vals yaparken mutlu olduğunu; nasıl sonsuz bir güvenle kendini onun kollarına bıraktığını... Gösteri bitiminde herkes sahnede gülüşüp oynaşırken, bizimkinin “neden bana o kurdeleli kağıttan vermediler” diye ağlayışını... Salondan ayrılmadan önce Yağız’la nasıl kucaklaşıp, öpüştüğünü... İş, güç; her zamanki “zamansızlık”; “bugün olmadı yarın”larla yazamadım!


Yağız'la "Sevdim Bir Kadını" nameleri eşliğinde vals

Haziran ayında tam 3 kez doktorluk olduğunu yazacaktım. Artık şuruptan, ilaçtan, Zeyno’nun horlamasından ve öksürüklerinden, sürekli tıkalı burnundan nasıl da sıkıldığımı yazacaktım. Bu nedenle okulun son haftası okula gidemeyişini ve evde nasıl zaman geçirdiğini anlatacaktım. O da olmadı!

29 Haziran’da aldığı karneyi yazacaktım. Verilen gelişim raporunu özetleyecektim. Onu da beceremedim.

Ama artık yazıyorum. Çünkü zaman iyice daraldı. Birkaç gün sonra, Zeyno’yla yapacağımız uzun yolculukla tatili resmen başlatmış olacağız. Üstelik bu süreçte bilgisayarım da yanımda olmayacak. Yani şu anda yazdım yazdım. Yazmadım, herhalde bir daha yazamam bu arada olanları...

Bu kış ailece hepimiz yeni evimize alışmaya çalıştık. Üstüne Zeyno bir de şehirde yaşamayı ve okulu öğrendi. Öğretmenleri, arkadaşları oldu. Biz harıl harıl çalışırken, O da onlarca faaliyet yaptı, tiyatrolara-sinemalara gitti, gösterilere hazırlandı ve hastalıklarla boğuştu. Bu kış hepimiz çok yorulduk yani. Bu nedenle yazın dolu dolu bir program yaptım yine. Ne de olsa gelecek kışa enerji depolayabilmek için tek şansımız bu yaz tatili.

Osman’ın görev yeri değiştiği için bu sene, geçmiş üç senede olduğu gibi uzunnn bir “deniz” tatili yapamayacağız. Hal böyle olunca, ben de tatilin bir kısmında Zeyno’yla Erzurum’a gitmeye karar verdim. İstanbul’ın yapış yapış sıcağıyla boğuşacağımıza, Temmuz ayında kalın pijamlarımızı giyerek yatacak, belki de akşamları soba yakacağız. Kitaplardan ve çizgi filmlerden tanıdığı çiftlik hayvanlarını yakından görecek Zeyno. Bahçece çamurla, suyla, taşla, toprakla oynayacak bol bol. En azından ben böyle hayal ediyorum.

Arabayla gideceğiz. Annem, babam, kardeşim, Zeyno ve ben. Üstelik Karadeniz’den, geze geze. Acelemiz yok; 2 belki 3 gün sürecek yolumuz. Zeyno’nun arabayla yapacağı en uzun yolculuk olacak bu. Evet, itiraf edeyim endişelerim var. Ama arabadaki tayfaya güveniyorum bu konuda. Bir de ishal ve hastalık kabusum var kıştan kalma. Temiz ve kuru hava ile yüksek rakımın iyi geleceğini düşünerek rahatlatıyorum bu konuda da kendimi...

“Hadi bismillah” deyip, çıkacağız yola. Gelecek 3 hafta nasıl geçecek; ben de bilmiyorum. İyi geçmesini umut ediyorum sadece. Her şey düşündüğüm gibi olsun istiyorum. En çok da Zeyno keyif alsın istiyorum.

Detaylar ve fotoğraflar gelecek ay başında! Şimdilik bize müsade...

26 Nisan 2011 Salı

23 Nisan anısı


Seneyi tam olarak hatırlamıyorum; galiba 1983’tü. Unutmadığım, aylardan Nisan olduğu. Bir de kırmızı-beyaz puantiyeli eteğimle, üstündeki beyaz gömleği. Buydu kızların 23 Nisan kıyafeti. Stadyumdaki gösterilerde bunu giyecektik. Gömleğin boynuna da kırmızı kurdela takılıyordu galiba. Çorabımdan ayakkabıma tüm kıyafetim hazırdı ama olmadı, gidemedim o gün stada.

Annem, tam da o gün safrakesesi ameliyatı için hastanede olacağını öğrenince, iki kat aşağıda oturan, sınıf arkadaşım Fatih’in annesine emanet etmişti beni. Sabah giderken kapıyı çalıp, babaannemden alacaklardı beni. Onlarla gidecek, onlarla gelecektim.

O 23 Nisan sabahı uyandığımda, gitme vakti çoktannnn geçmişti. Tıpkı bu yıl olduğu gibi soğuk bir 23 Nisan’dı ve babaannem kapıyı çalan komşumuza bunu mazaret göstererek, beni göndermemişti. Üzüldüğümü hatırlıyorum ve gidemediğimi duyunca annemin üzüldüğünü. O 23 Nisan kıyafetim, birkaç ay sonra dayımın düğünü için giyeceğim kıyafet olmuştu.

Zihnimi zorluyorum ama başka da 23 Nisan anım yok benim. Daha sonraki yıllarda 23 Nisan’larda ne yaptık hatırlamıyorum.

Ama bu sene, 22 Nisan günü aklıma kazınan öyle bir anı var ki, tıpkı yıllar önceki ilk 23 Nisan anım gibi hiç ama hiç unutmayacağım.

Bu sene, Zeynep’i izledik sahnede. Tüm sınıf arkadaşları bir ülkenin kızı-oğlanı olmuştu. Ve hepsi kendileri için çalan müzikle dans etti.

Aslında eve gönderilen ilk kostüm Kanada’ya aitti. Bize verilen kahverengi deriden etek-yelek ve içindeki pembe-siyah dantel gömleğe ek olarak bir kovboy şapkası alacaktık. Kıyafetinin altına da siyah ayakkabı giyecekti.

Sonra neler oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama bu kıyafetinden hiç memnun olmadığını mızırdanan Zeyno’nun kıyafeti değişiverdi. Zeyno’yu okuldan Osman’ın aldığı bir gün, eve yeni bir kıyafetle döndüler. Kafkas kıyafeti, ya da Zeyno’ya göre kraliçe kıyafeti...

Kıyafeti değişmekle kalmamış, bir de son dönemde dilinden düşürmediği Yağız’la da eş olmuştu. Çifte mutluluk!

Yapacağı dans hakkında ser verdi sır vermedi. Tüm ısrarlarımıza rağmen hiçbir figürünü göstermedi. Sadece bir akşam yemeği masasında şu konuşma geçti aramızda:

- Anne, biliyor musun ben Yağız’la birlikte dans edeceğim!
- Biliyorum, çok güzel. Bunun için mutlusun değil mi?
- Evet, zaten Yağız’ı ben seçtim
- Nasıl yani, Yağız’la dans etmek istediğini sen mi söyledin öğretmenine?
- Evet!
- Peki diğer arkadaşların da, birlikte dans edeceği kişileri kendisi mi seçti?
- Hayırrrrr.
- Peki sana neden seçtirdiler?
- Seçtirmediler ki?
- Ama az önce öğretmenine Yağız’la dans etmek istediğini söylediğini söyledin.
- Söyledimmm... ama içimden söyledim (kıkırdayarak)


22 Nisan günü, akşamüstü tüm veliler okulun girişinde toplandık. Öğretmenleri tarafından özenle hazırlanan çocuklar, çok geçmeden sahnedeydiler. Kıyafetlerini taşıyışlarına, performanslarına inanamadık. Coşkuyla, gözlerimiz ışıl ışıl seyrettik hepsini, kocaman alkışladık.



Yılsonu gösterilerinde, Zeyno’yu bale kıyafetleriyle dans ederken görünce düğüm düğüm olmuştu boğazım. Bu kez düğümler, gözümden yaş olarak döküldü. Yağız’ın kolunun altında, parmaklarının ucunda yürürken, mutluluktan, gururdan, sevinçten ağladım.

Zeyno bu 23 Nisan’ı hatırlar mı bilmiyorum, ama ben hiç unutmayacağım.

Unutulmaması gereken bir dip not: Zeyno bugünlerde, gösteride Fransız kızı olmadığı için mızırdanıyor. En güzel kız Sahra olmuş çünkü ona makyaj yapmışlar! Bir de Ada’nın (İspanyol kızı) topuklu ayakkabıları varmış...

14 Şubat 2011 Pazartesi

İlk karne ve sömestr tatili

“Koskoca 15 günlük tatil nasıl geçecek?” diye yakına yakına geçirmiştim Ocak ayını. Ocak bitti, Zeyno ilk karnesini aldı ve 15 gün geldi de geçti bile. Hem de öyle bir hızla geçti ki, ben buraya birkaç satır karne yazısı yazmaya zaman bile bulamadım! Şimdi 2 haftalık bir gecikmeyle hem ilk karneyi yazacağım hem de ilk sömestr tatilini.

28 Ocak’ta Zeyno’yu okuldan almaya gittiğimde, hem yıkanıp temizlenmek üzere okuldaki eşyalarının tümünü (yatak takımları, yedek kıyafetler vs) hem de içinde karne, bir sayfalık rapor ve genelde boyamadan oluşam birkaç sayfalık tatil ödevi bulunan bir dosya verdiler. Eve girer girmez ilk iş dosyayı açtım ve karneye şöyle bir göz attım. Değerlendirmeler rakamlar yerine yıldızlarla belirtilmişti. Bol yıldızlı bir karne...

Ardından hızla “gelişim raporu” başlıklı yazıyı okudum. Psikomotor gelişim, sosyal-duygusal gelişim, dil gelişimi, bilişsel gelişim ve özbakım becerileri açısından değerlendirmelerin bulunduğu yazıda özetle şu yazıyordu:

“Zeynep, 1. psikomotor gelişim açısından 1. dönem boyunca yaşıtlarından beklenen düzeyde gelişim göstermiştir.

Fiziksel özelliklerini tanıyan bir çocuktur. Duygularını ve nedenlerini sorduğumda çekinmeden cevap verir. Grup etkinliklerine katılmada oldukçe isteklidir. Oyunlarda kendiliğinden iletişim başlatabilir. Kendine güven duyar ve haklarını korur.

Konuşurken kelimeleri doğru telaffuz eder, konuşurken sesinin tonunu işitilebilir biçimde ayarlar.

Sorulduğunda kendisi ile ilgili bilgileri rahatlıkla açıklayabilir. Genel olarak bilişsel gelişim alanında yaşıtlarından beklenen düzeyde ilerleme göstermektedir.

Özbakım becerilerinde de yaşından beklenen gelişimi göstermektedir. Temizlik kurallarına uyar. El, yüz, diş temizliğini yardımsız yapabilir. Okuldaki eşyalarını temiz ve düzenli kullanır. Yiyecek ve içecekleri ayırım yapmadan yiyip içmesi konusunda OLDUKÇA GELİŞME GÖSTERMEKTEDİR
.”


Uzunca rapordaki benim için anahtar yer burasıydı. Zeynep’in okulda en zorlandığı konu yemek saatleri idi. Son dönemde birkaç çeşit çorba, pilav-makarna ve köfteden başka yemek yemek istemeyen Zeyno, okuldaki bol sebzeli, etli çeşit çeşit yemekle karşılaşınca şaşırıvermişti. Hiç üstüne gitmedim bu konuda. Öyle uzun uzun sorular sorup, eşelemedim de mevzuyu. Oluruna bıraktım. 4 ayın sonunda, sunulan tüm yemeklerin tadına bakması gerektiğini öğrenen –ve bakan-, daha önce ağzına bile sürmediği yemekleri okulda silip süpüren bir çocuk oldu.

Okulda yediği birçok yemeği hala evde yemiyor. Açıklaması da net: “Ayşe Teyze daha güzel yapıyor!”. Ama okuldaki kadar olmasa da, evde de yediği yemeklerin çeşidi arttı. Bu konudaki gelişmelerden birisi de süt. Zeynep okula başlayana kadar ağzına hiç inek sütü sürmedi. Bolca yoğurt yediği, cacığa bayıldığı ve ayranı severek içtiği için bu konuda da hiç zorlamadım onu. Okulda sabah kahvaltısında içecek olarak bir gün süt, bir gün ıhlamur veriyorlar. Orada da sütü reddetmiş. Tüm taktiklere rağmen hiç içmemiş. Taa ki geçen aya kadar. Geçen ay birden okulda süt içmeye karar vermiş. Şimdi okulda sütünü içiyor, evde ise boykota devam. Ayşe Teyze’nin sütü daha güzelmiş. Öyle diyor...

Başlangıçtaki çok sıkıntılı 2 haftanın dışında ilk yarıyı genelde gayet iyi geçirdi Zeynep. Bol bol hastalandı, arada kısa sürelerle okula gidemedi. Ama gittiği günlerde mutluydu. O da, ben de...

Şimdi gelelim 15 gün boyunca neler yaptığımıza.

İlk hafta kapı kapı dolandık. Cumartesi Beşiktaş’taki Alkım Kitapevi’ne gittik. Çocuk kitapları bölümünde ona uygun bir masa yoktu ama dağ taş kitaplarla yığılı olduğundan Zeyno buraya bayıldı. Paltosunu bir üst kata çıkan basamaklara yayıp, uzun uzun kitapları inceledi. Resimlerine bakıp hikayeler uydurdu. Bir de kitap aldık ona: Tübitak yayınlarından çıkan İçiyle Dışıyla Vücudumuz. Bayıldı kitaba. Aldığımızdan beri elinden düşmüyor. Sizinki de “yediğimiz yiyecekler nereye gidiyor? Çocuk nasıl doğuyor?” gibi sorular soruyorsa, bu kitabı şiddetle tavsiye ederim.


Okula başlamadan önce kitap okumayı çok seven Zeyno'nun ciddi sayıda kitaptan oluşan bir kütüphanesi bile var artık. Okulla birlikte okuma senasları biraz sekteye uğramıştı ama şu sıralar kitaplarını elinden düşürmüyor yine... Nereye gidelim sorusuna da iki cevabı var: Kitapçıya ya da ormana. Ormana gitmek için baharı beklediğimizden kış için favori gezme mekanımız kitapçılar

Alkım’dan sonra Kabalcı’ya gidip Zeyno’ya yeni boya kalemleri ve resim defterleri aldık. Bu zamana kadar IKEA’dan aldığım resim kağıdına yapıyordu resimlerini – daha doğru deyimle karalamalarını-. Resim defterine geçmeyi kendisi istedi. Ve bu geçişle birlikte anladık ki, Zeyno karalamadan resim yapmaya çoktan geçmiş. Güneş, örümcek, adam ve ağaç motifleri şu sıralar severek çizdiği şeyler. Bu alışverişin ardından kendimize Kahve Dünyası’nda keyif ısmaladık. Biz kahvelerimizi yudumladık, Zeyno koca bi dilim çikolatalı pastayı mideye indirdi.

Gelecek hafta çok yoğun geçeceğinden Pazar’ı evde geçirdik. Bol bol resim yaptı, yeni kitabını okudu, okuttu. Kurallarını kendisinin koyduğu oyunlar oynattı bize, bebeklerini uyuttu, onlara şarkılar söyledi...


İlk buluşma - Aras'ın evi - Aras - Özgür - Zeynep
Çıkartmalı kitapları bızıklarken




İkinci buluşma - Bizim ev - Aras - Özgür - Zeynep
Oyuna kısa bir mola - resim çizmece



Dördüncü buluşma - Özgür'ün evi - Tuana - İklim - Zeynep - Aras - Özgür
Buluşma günlerinde yiyecekler çocukların damak zevkine göre hazırlandı
İklim-Tuana'nın evine gittiğimizde fotoğraf makinemi unutmuştum. Bu nedenle üçüncü buluşmaya ait foto yok.


İlk haftanın 3 günü okuldan arkadaşlarının evine gittik, bir gün de bize geldiler. Bu buluşmalarda, arada arızalar çıktı ama genel olarak umduğumuzdan daha iyiydiler. En azından onlar oynarken biz anneler çaylarımızı içp, sohbet edebildik. Bu haftanın bir gününde de benimle birlikte matbaaya geldi. O gün önce Profilo alışveriş merkezindeki D&R’a uğradık. Çocuk kitapları bölümünde 1 saate yakın vakit geçirdik. Sonra üst katta yemeğimizi yiyip (Zeyno’nun yeni favorisi porsiyon döner), üstüne bir de pasta götürdük. Ardından benim işim için matbaaya geçtik. Matbaadaki 2 saat boyunca, tıpkı yolda benim ona anlattığım gibi davrandı. Çevresindekilerle sohbet etti, aldığı hediyelerle (çıkartmalı bir kitap, bir çikolata ve bir hikaye kitabı) mutlu oldu, resim yaptı... Kısacası bana hiç zararı dokunmadı.

Cumartesi günü için planımız Zeyno’yu Zorlu Tiyatrosu’nun Oz Büyücüsü oyununa götürmek, ordan da anneanneye geçmekti. Hep beraber Beşiktaş’a geçtik, BKM’nin kapısına geldik, kapıdaki görevliden bize ayrılan davetiyeyi aldık ve olan oldu. Oyunun afişindeki aslanı gören Zeynep içeri girmek istemedi. Merdivenleri çıkmaya razı ettik. Salona giren çocukları görünce ikna olur diye düşünmüştük ama ı ıhh... Nuh dedi, peygamber demedi. Tüm açıklamalarımıza rağmen içeri girmedi. Böylece biraz kulağımızı tersten göstererek Erenköy’e geçtik.

Erenköy’deki 6 gün boyunca Zeyno’ya gelecek kış giyeceği kıyafetleri almak üzere alışverişe gittik, aile ziyareti için ev oturmasına gittik, Aras’larla buluşup tiyatroya gittik, akşam gezmelerine çıktık, komşuya gittik... Kitap okuduk, resim çizdik, lezzetli anneanne yemeklerini mideye indirdik...


Aras'ın anneannesi ile Zeynep'in anneannesinin evi yürüme mesafesi kadar yakın. Aynı dönemde anneannede olunca, bir kez daha buluştuk. Kozzy'deki Prenses ve Bezelye Tanesi oyununa gittik ama foto alışveriş merkezinin içinden. Ayı Yogi'nin bizimkilerin yaşına uygun olmadığını anlayınca bu filme götürmekten vazgeçtik.

Meteoroloji Cumartesi havanın 15 derece olacağını söylüyordu. 12 Şubat’ta, 15 derece ve pırıl pırıl bi hava. Zeyno’yu Ada’ya götürmeyi planladım hemen. Ama bu kez evdeki hesap çarşıya uymadı. Osman Perşembe günü ayağından sakatlanınca ve hastaneden tek ayağı alçıda gelince, tası tarağı toplayıp eve döndük.

Son 3 gün evdeydik. Zeyno bol bol oyun oynadı, gelen misafirlerle coştu.


Geçen Cumartesi Suat-Burcu geldi bize. Burcu Amerika'dan aldıkları, içi tarlatanlı ve dönünce açılan iki elbiseyi Zeyno'ya verince kalbini hemen kazandı. Üstüne onunla sohbet etmekle kalmayıp, bir de koyu pembe renkli rujundan sürünce, bizimki fotodaki gibi mest oldu. Şu sıralar en vazgeçilmez eşyası aynası ve renksiz dudak parlatıcıları zaten...

Dün akşam kıyafetler hazırlandı, sabah saçların nasıl toplanacağına karar verildi ve erkenden yatıldı. Bu sabah hiç arıza olmadan okula gidildi...

Ve bu tatil bana gösterdi ki, artık bana arkadaşlık eden bir kızım var (bunu ona söylediğimde çok güldü) Ve bu tatil bana gösterdi ki, okul Zeynep’i çok büyütmüş, O’na çok şey öğretmiş.

4 Ocak 2011 Salı

yılbaşı kutlamaları

"Anaokulumuzun hazırlamış olduğu yeni yıl partisinde sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız"

Zarfının üzerinde ismimiz yazan, el yapımı davetiye de tam olarak böyle yazıyordu. Zeyno'nun okulundan bir davet almıştık, elbette katılacaktık. Her şeyden önce, olacakları merak ediyorduk!

Geçen 3 ay boyunca ser verip sır vermemişti Zeyno.

- Kızım okulda şarkı öğreniyor musunuz?
- Evet anneeeee
- E hadi biraz söylesene
- Olmaz anne, söylemiycem
- Ama neden kızım?
- Hatırlamıyorum!

- Kızım öğretmenin yarın beyaz çorap giydirin dedi. Bale yapacakmışsınız?
- Evet anneeeee
- E hadi biraz göstersene öğrendiklerinizi
- Olmaz anne, yapmıycam
- Ama neden kızım?
- Unuttum!

İşte bu konuşmalardı bizi meraklandıran. Neler olacaktı partide, bizimkiler ne yapacaktı?



Tüm veliler sandalyelere sıralandık, bekledik başlamaya. Öğretmenleri anons etti, bizimkiler de boy sırasına göre önlü arkalı dizildiler karşımıza. Bütün çocuklar gözleriyle anne-babasını arayıp, buldu. Gözler buluşunca, onlarınki ışıldadı, bizimki dolu dolu oldu.

Önce çocuk şarkıları söylendi, sonra da org eşliğinde "bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde, tatlı bir kız yaşarmış Boğaziçi'nde..."



Daha biz şaşkınlığımızı atamamış, kendimizi toparlayamamıştık ki, bu kez bir grup bale kıyafetleriyle sahnedeki yerini aldı. Kimileri parmak ucunda yürüdü, kimileri sepet oldu, kimileri bacak açtı. Gururlandık, güldük, şaşırdık...

Şimdilerde videoları tekrar tekrar izlerken fark ettiğim gibi, Zeyno'nun en çok mutlu olduğu an geldi. Bu kez koca düğmeli rengarenk tulumları, parlak şapkaları ve koca kırmızı burunlarıyla palyaço oldular. El çırpıp, popo sallayarak dans edip, şarkı söylediler...



Büyüklerin grubu kısa bir piyes oynadı, yoga yaptı. Hediyeler alınıp, verildi, yanaklardan çocuk utangaçlığıyla öpüldü. Hep bareber mumları üflenip, yeni yıl pastası kesildi. Konfeti patlatıldı...





Böyle bir gün bekliyor muyduk? Hayır! Öğretmenlerle ufaklıklar 3 ay boyunca ortak bir sırrı paylaşmış, bize sürpriz yapabilmek adına hazırlıklarla ilgili en ufak bir şey söylememişti. Şaşkınlığımız da bundandı.

Evet, okul çocuklarımızı sık sık hasta ediyordu ama işte insanı böylesine mutlu eden şeyler de yaşatıyordu...

**

Yılbaşı akşamı Ayça'lar geldi. İkinci buluşma planımız da, tıpkı ilki gibi, nazlanmadan, zorlanmadan gerçekleşti. İzmir'e gitmeden önce Ayça'yı aradım.
"Yılbaşı için başka bi planınız yoksa bize gelsenize" dedim.

"Biz yılbaşılarında özel bi program yapmıyoruz. Bi planımız da yok, geliriz" dedi.

Tüm konuşma bu kadar. Yılbaşı akşamı, elleri kolları dolu geldiler. Mis gibi kavun, kavrulmamış kuruyemişler, en lezzetlisinden kabak tatlısı, kabuklu yerfıstıkları, güzel bir şişe şarap, illa ki rakı, hediye paketleri...



Yedik, içtik, sohbet ettik. Yarım saatte bir aralarında çıkan ufak çaplı krizler hariç gayet iyi anlaşan Erin'le Zeynep'e güldük durduk. Onlar önümüzden elele geçip, Zeyno'nun odasına doğru giderken "nasıl da büyüdüler" diyerek daldık gittik. Geçmişi yad ettik, geleceği hayallendik. Çocuklar uyuduktan sonra sohbeti daha da koyulaştırıp, neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar konuştuk da konuştuk. ,

Ne iyi ettiniz de geldiniz be Ayça!

Ne güzel bir yılbaşı arefesiydi. Ne güzel bi yılbaşı gecesiydi.

2011 iyi olacak... Biliyorum, öyle hissediyorum. En azından öyle diliyorum.

12 Kasım 2010 Cuma

Sevgili Ailem...



Dün Zeyno'yu okuldan almaya gittiğimde, öğretmeni kutusunda duran zarfı Zeyno'ya uzatıp, "al bakalım, zarfını unutma!" dedi. Zeyno zarfı aldı, bana uzattı. Açtım. İçinden üstünde yukardaki resim olan bir kart çıktı. Parmak boyalarla yapmışlar. Kartın arka yüzünde de, bilgisayarda yazılmış bir not: "Sevgili Ailem, Kurban Bayramınızı kutlar, ellerinizden öperim. Zeynep"

Karışık şeyler hissettim. Mutlu oldum. Gururlandım. Duygulandım...

Bu kartı saklayacağım elbette. Ama madem bu blogun asıl amacı geçmişteki Zeynep'le ilgili özel anları arşivlemek; buraya da yazmak istedim.

Ve hazır yazmışken, bu kart bahanesiyle son nottan bu yana geçen süreyi de bi özetleyeyim. Tabii aklımda kalanlarla...

1 şişe + 3 gün antibiyotiğe rağmen öksürük devam ediyor. Artık ilaç falan vermiyorum, bıraktım kendi haline. Belli ki, bu kış böyle geçecek...

Her zabah uyandığında "Anne bugün okula gidecek miyim?" diye sormaya devam ediyor. "Evet" cevabını alınca pek mutlu olduğu da söylenemez ama yine de okul hayatı sorunsuz devam ediyor.

Pek bi süslü bu sıralar. Bir de dans etmeye bayılıyor. Külot-fanila kalacak şekilde soyunuyor, kolyelerini, bileziklerini takıyor. Eğer saçı topluysa tokalarını çıkartıp, çemberini takıyor. Bize bir müzik açtırıyor ve başlıyor dans etmeye. Tabii bir de şartı var: Biz de onunla dans edeceğiz, hatta onun yaptığı hareketleri yapacağız.

Kendinden küçüklerle takılmaktan pek hazzetmiyor artık. Parkta gördüğü küçük çocuklara bile tahammülü yok. Tabii kendisinin büyüdüğünü her fırsatta dile getirmeyi de ihmal etmiyor.

Evde ağzına bile sürmediği yemekleri okulda yediğini, en azından tatlarına baktığını duyunca şaşırıyorum. Son doktor kontrolünden sonra yemek işine bi fren koydum. Okulda her gün yemeğin yanında ya makarna ya da pilav olduğundan evde bunlar pişmiyor artık. Abur cuburlar da en aza indirildi.

İlk defa sinemaya gitti dün. Okul arkadaşlarıyla birlikte, Sammy'nin Maceraları'nı izledi... Yanında olmadığım için net olarak bilmiyorum ama öğretmeninin söylediğine göre çok iyi geçmiş. Kendisinin söylediğine göre de sinemayı çok sevmiş. Orda film 2 kere başlıyormuş...

Ormanda dolaşmaya bayılıyor. Geçen haftasonu Fethi Paşa Korusu'na, bir önceki haftasonu da Yıldız Parkı'na gittik. Topladığı taşlar, palamutlar, çiçek tohumları vs onun için hazine değerinde