8 Temmuz 2011 Cuma

Hadi bize müsade...


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden


11 Haziran 2011 - Sene sonu gösterisinden

11 Haziran’da Zeyno’nun yılsonu gösterisi oldu. Uzun uzun yazmayı planlamıştım buraya. Yaptığı onca dans arasında en çok da Yağız’ın kollarında vals yaparken mutlu olduğunu; nasıl sonsuz bir güvenle kendini onun kollarına bıraktığını... Gösteri bitiminde herkes sahnede gülüşüp oynaşırken, bizimkinin “neden bana o kurdeleli kağıttan vermediler” diye ağlayışını... Salondan ayrılmadan önce Yağız’la nasıl kucaklaşıp, öpüştüğünü... İş, güç; her zamanki “zamansızlık”; “bugün olmadı yarın”larla yazamadım!


Yağız'la "Sevdim Bir Kadını" nameleri eşliğinde vals

Haziran ayında tam 3 kez doktorluk olduğunu yazacaktım. Artık şuruptan, ilaçtan, Zeyno’nun horlamasından ve öksürüklerinden, sürekli tıkalı burnundan nasıl da sıkıldığımı yazacaktım. Bu nedenle okulun son haftası okula gidemeyişini ve evde nasıl zaman geçirdiğini anlatacaktım. O da olmadı!

29 Haziran’da aldığı karneyi yazacaktım. Verilen gelişim raporunu özetleyecektim. Onu da beceremedim.

Ama artık yazıyorum. Çünkü zaman iyice daraldı. Birkaç gün sonra, Zeyno’yla yapacağımız uzun yolculukla tatili resmen başlatmış olacağız. Üstelik bu süreçte bilgisayarım da yanımda olmayacak. Yani şu anda yazdım yazdım. Yazmadım, herhalde bir daha yazamam bu arada olanları...

Bu kış ailece hepimiz yeni evimize alışmaya çalıştık. Üstüne Zeyno bir de şehirde yaşamayı ve okulu öğrendi. Öğretmenleri, arkadaşları oldu. Biz harıl harıl çalışırken, O da onlarca faaliyet yaptı, tiyatrolara-sinemalara gitti, gösterilere hazırlandı ve hastalıklarla boğuştu. Bu kış hepimiz çok yorulduk yani. Bu nedenle yazın dolu dolu bir program yaptım yine. Ne de olsa gelecek kışa enerji depolayabilmek için tek şansımız bu yaz tatili.

Osman’ın görev yeri değiştiği için bu sene, geçmiş üç senede olduğu gibi uzunnn bir “deniz” tatili yapamayacağız. Hal böyle olunca, ben de tatilin bir kısmında Zeyno’yla Erzurum’a gitmeye karar verdim. İstanbul’ın yapış yapış sıcağıyla boğuşacağımıza, Temmuz ayında kalın pijamlarımızı giyerek yatacak, belki de akşamları soba yakacağız. Kitaplardan ve çizgi filmlerden tanıdığı çiftlik hayvanlarını yakından görecek Zeyno. Bahçece çamurla, suyla, taşla, toprakla oynayacak bol bol. En azından ben böyle hayal ediyorum.

Arabayla gideceğiz. Annem, babam, kardeşim, Zeyno ve ben. Üstelik Karadeniz’den, geze geze. Acelemiz yok; 2 belki 3 gün sürecek yolumuz. Zeyno’nun arabayla yapacağı en uzun yolculuk olacak bu. Evet, itiraf edeyim endişelerim var. Ama arabadaki tayfaya güveniyorum bu konuda. Bir de ishal ve hastalık kabusum var kıştan kalma. Temiz ve kuru hava ile yüksek rakımın iyi geleceğini düşünerek rahatlatıyorum bu konuda da kendimi...

“Hadi bismillah” deyip, çıkacağız yola. Gelecek 3 hafta nasıl geçecek; ben de bilmiyorum. İyi geçmesini umut ediyorum sadece. Her şey düşündüğüm gibi olsun istiyorum. En çok da Zeyno keyif alsın istiyorum.

Detaylar ve fotoğraflar gelecek ay başında! Şimdilik bize müsade...

6 Haziran 2011 Pazartesi

İlk hayvanat bahçesi ziyareti

Nihayet annemin fotoğraf maknesindeki fotoğrafları bilgisayarıma yükledim. Vakit kaybetmeden Zeyno'nun ilk hayvanat bahçesi ziyaretine ait notları düşüyorum

Geçen ay okulda "hayvanlar"la bolca haşır neşir oldu Zeyno. Hatta vahşi hayvanlar konusunda bir proje bile hazırladı. (Bulduğumuz vahşi hayvan resimlerini kesip, bir kartona yapıştırdı. Sonra da süslü olsun diye boşta kalan kısımları boyadı)

Biraz bunu, biraz da 19 Mayıs'taki tatili bahane edip, Darıca'daki hayvanat bahçesine (Faruk Yalçın Zoo) gitmeye karar verdik. Aslında aklımda bu hayvanat bahçesi ile ilgili kötü eleştiriler kalmıştı hep ama yine de vazgeçmedik. İyi ki gitmişiz, Zeyno çok keyif aldı. Biz de :)

Aslında bu günle ilgili en güzel özeti fotoğraflar yapar herhalde. Ama belki birileri gitmeden önce bu yazıya denk gelir de okur diye, hayvanat bahçesi ile ilgili birkaç bilgiyi de, kendi yorumlarımla birleştirip yazmak istiyorum:

* 0-4 yaş arası çocuklar için para alınmıyor; büyükler için giriş ücreti kişi başı 15 TL. İlk anda insana biraz fazla geliyor ama içeriyi görünce ve orada geçirilen zamanı düşününce, çıkışta insan gayet makul buluyor bu fiyatı.
* Oldukça büyük bir alan. Yaklaşık 2,5 saatte gezdik biz. Gezmek için en uygun zaman havanın güzel olduğu bir ilkbahar günü bence. Yazın, çok sıcakta ya da kışın çok soğukta gezmek biraz zor olabilir. Nihayetinde gezilen yer açık alan. Hayvanlar da ilkbahar ve sonbahar aylarında daha keyifli olur diye düşünüyorum!
* Hayvanların kötü durumda olduğuna dair yorumlar vardı aklımda hep. Bu konunun uzmanı değilim ama bence gayet iyi durumdalardı. Keyifleri de yerinde görünüyordu. Ama vahşi hayatta olması gereken hayvanları, büyük de olsa nihayetinde kapalı ve sınırlı bir alan içinde görünce biraz da üzülmüyor değil hani insan.
* Kafeslerde hayvanlarla ilgili kısa bilgiler yazılmıştı ama keşke daha çok bilgi olsa. Daha da güzeli, çocuklara uygun bir dil ve anlatımla anlatan birileri. Belki gruplara anlatılıyordur ama gözlemlediğim kadarıyla o da yoktu. Oysa ki, aslanın bulunduğu kafesin önünde, bir görevliden duyduğumuz erkek aslanın günde yaklaşık 20 saat uyuduğu bilgisi çok ilgimizi çekti bizim!
* Fil, zürafa ve zebra gibi Zeyno'nun görmeyi umut ettiği birkaç hayvan maalesef bizim gittiğimiz dönemde yoktu (ama yakında geleceğini söylediler). Ama su samurundan onlarca çeşit balığa, pembe filamingolardan penguenlere, lamalardan kanguruya kadar o kadar çok hayvan gördük ki, Zeyno eksik hayvanlar nedeniyle herhangi bir üzüntü yaşamadı. "Bir dahaki gidişimizde görürüz" diyerek, işini sağlama alıyor şimdiden.
* Bu hayvanat bahçesi ile ilgili bilgilere şurdan ulaşabilirsiniz.
* Sonuç olarak bu geziden biz de, Zeyno da çok memnun kaldık. Evet, ilerleyen senelerde bir kez daha götürebiliriz bence. Ama bizim gönlümüzde Berlin'deki hayvanat bahçesine gitmek var :)


Zeynep için yavru ve küçük boyutlu hayvanlar her zaman çok daha ilgi çekici ama bu dev kaplumbağayı da çok sevdi.


Kafeslerin üzerinde hayvanlara yem verilmemesi gerektiği yazılmış. Ama bu sevimli sincabı görünce, elindeki cevizi vermeden edemedi Zeyno (tamam itiraf ediyorum, bu konuda biz de biraz yüreklendirdik onu)

Ve güne ait birkaç foto daha













25 Mayıs 2011 Çarşamba

Birkaç foto

19 Mayıs'ta gittiğimiz Darıca Hayvanat Bahçesi'ni yazmaktı aslında niyetim. Ama o güne ait fotoğraflar annemin makinesinde kalmış.

Madem öyle dedim ve bizim küçük makinedeki fotoğrafları yükledim bilgisayara. Elim değmişken de, birkaçını buraya kaydetmeye karar verdim. Detay yazmasam bile, fotolar Zeyno'nun son durum halleri hakkında bilgi veriyor zaten...


Alp'in doğum günü için hazırlanılmış... Her zamanki gibi en pembeler-morlar giyilmiş, takılmış takıştırılmış


Okulda ara sıra kısa da olsa öğle uykusuna dalıyormuş Zeyno. Ama evde öğle uykusu uyumayı bırakalı çok oldu. İstisnalar kaideyi bozmaz! - Bu foto da Alp'in doğumgününden. Saatlerce koşturan Zeyno sonunda kendi isteğiyle uyumak üzere kucağıma kuruldu ve 15 dakika kestirdi. Bu kestirme de ona yetti...


Eğer başka bir programımız yoksa, haftasonları mutlaka Kuzguncuk'a uğruyoruz. Bu foto da Kuzguncuk gezilerinden bir kare...


Aynı günden bir başka Kuzguncuk karesi


Kuzguncuk'ta mutlaka uğranan mekan: Mahalle Kahvesi ya da papağanları nedeniyle Zeyno'nun taktığı isimle "Kuşlu Kahve". Kahve'nin asma katında mini bir kütüphane var. Kuzguncuk sokakları arşınlandıktan sonra nerde şekerleme yapılır? Tabii ki Kuşlu Kahve'de. Tatlılar yenir, çaylar içilir, birkaç kitap karıştırılır ve uykuya yenik düşülür...


Maalesef Ada'daki kadar özgür değil artık Zeyno. Ama sokaklarda olmak ve yerdeki her şeyi kurcalamak hala favorisi. - Bu foto da, geçen hafta sonu sahilde kahvaltı yaptığımız günden

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Nihayet Ada

25 Eylül'de gitmiştik en son Ada'ya. O günden bu yana, bir daha gitmek için o kadar çok niyetlendik ki! Olmadı, gidemedik ama. Ya şaka gibi o Cuma Zeynep'in ateşi çıktı ya da hava patladı. Geçen Cumartesi, güneşli olmasa da ılık ve en azından rüzgarsız bir sabah uyanınca, kahvaltının peşine pijamaları çantaya koyup, çıktık yola.


Heybeli-Kabataş 11:30 motoru
Yüzünde Cuma günü okuldaki doğumgünü kutlamasından kalma boyalar
Ada'ya gidildiği için mutlu mesut


Kabataş üzerinden Heybeli. Niyetimiz vapurla gitmekti ama kalkmak üzere olan ve Heybeli'ye direkt giden motor çeldi aklımızı. Son yolcular olarak atlayıp motora, çıktık yola. Biraz heyecanlı, çokça mutluydu Zeynep. Taa ki Ada'ya inene kadar.

Sanki aylardır "Ada'ya gidelim" diye sayıklayan o değildi... Sanki sabah sabah "süslü olmalıyım" diyerek bulduğu her şeyi takıp takıştıran o değildi... Birden hüzünlendi bizimki.

Gün boyunca birçok Ada ritüelini yerine getirdi. Ali'nin vitrinindeki kurabiyelerden aşırdı, "Şeref Abi'nin dondurması"ndan yiyerek dondurma sezonunu açtı, sahildeki çaybahçesinde adaçayını içti, balıklara ekmek attı, sallanmayı, kaymayı öğrendiği parkta vakit geçirdi, birkaç Ada sokağında turladı bizimle...


-Anne bu balıklar kurbağa yavrusuna benziyor
- Evet, ne deniyordu onlara?
- Hımmm... yusufçuk!
- Hayır, iribaş (kitaplar karıştı)




Akşam Halki'deydik Suat'larla. Biz rakı-meze takılırken, Zeyno da koca bir tabak haydari yedi ekmekle. Biz çalan müziğe dayanamayıp, önce masamızın etrafında, alan dar gelince kapının önünde döktürmeye başlayınca, o da dayanamadı. Kıvırdı, alkışladı, yorulunca yere bağdaş kurup bizi izledi.


Tam bir sene önce, Nisan 2010'da, aynı ekip buradaydık. O gün, yine haydari yiyen Zeyno sıkılmış, gecenin devamını Ali'nin pastanede geçirmişti. Bu kez bize hiç sorun çıkarmadan geceyi yanımızda tamamladı. Hem de aramıza katılıp, göbek atarak... Zeyno böyle oynamayı nerde, ne zaman öğrendi ki?

Gece bir ilk yaşadık. Kaldığımız yerde, bizimle birlikte değil de, karşı odadaki ranzanın alt katında yattı. Başının yastığa koyar koymaz gözleri kapandı. Güzel bir gün geçirdi ama hep hüzünlüydü ve aylar sonra onu görenleri şaşırtacak kadar sessiz...

Ertesi sabah, taşındıktan sonra ilk defa eski evimizin merdivenlerinden çıktık. Ağır ağır ilerledi önden. Daha önce kapıyı her açık bulduğunda içeri sıvıştığı, dışardan gelirken daha bir alt kattayken "Yaseminnnn" diye bağırdığı kapıdan içeri çekinerek girdi. Her köşesini bildiği evde sessiz sakin simidini yiyip, çizgi filmini izledi. Ve çokça "karnım ağırıyor" dedi.

Dönüş yolunda sessizdi yine; biraz da sinirli. Artık Ada'ya daha sık gideceğimizi hatırlattım, başını salladı sadece...


Heybeli-Kabataş 14:45 motoru
Zeyno biraz sinirli, çokça mutsuz


Ve işin rengi gece yatarken belli oldu. Tam uykuya dalmadan önce çıkardı ağzındaki baklayı. Sırtını bana dönüp, titreyen bir sesle: "hiç mutlu değilim!" dedi. "Neden?" dedim. "Çünkü ben taşınmak istemiyorum."

- "E zaten taşınmayacağız ki!"

Sesi daha da titremeye başladı:

- "Ama ben Ada'da yaşamak istiyorum!!"

26 Nisan 2011 Salı

23 Nisan anısı


Seneyi tam olarak hatırlamıyorum; galiba 1983’tü. Unutmadığım, aylardan Nisan olduğu. Bir de kırmızı-beyaz puantiyeli eteğimle, üstündeki beyaz gömleği. Buydu kızların 23 Nisan kıyafeti. Stadyumdaki gösterilerde bunu giyecektik. Gömleğin boynuna da kırmızı kurdela takılıyordu galiba. Çorabımdan ayakkabıma tüm kıyafetim hazırdı ama olmadı, gidemedim o gün stada.

Annem, tam da o gün safrakesesi ameliyatı için hastanede olacağını öğrenince, iki kat aşağıda oturan, sınıf arkadaşım Fatih’in annesine emanet etmişti beni. Sabah giderken kapıyı çalıp, babaannemden alacaklardı beni. Onlarla gidecek, onlarla gelecektim.

O 23 Nisan sabahı uyandığımda, gitme vakti çoktannnn geçmişti. Tıpkı bu yıl olduğu gibi soğuk bir 23 Nisan’dı ve babaannem kapıyı çalan komşumuza bunu mazaret göstererek, beni göndermemişti. Üzüldüğümü hatırlıyorum ve gidemediğimi duyunca annemin üzüldüğünü. O 23 Nisan kıyafetim, birkaç ay sonra dayımın düğünü için giyeceğim kıyafet olmuştu.

Zihnimi zorluyorum ama başka da 23 Nisan anım yok benim. Daha sonraki yıllarda 23 Nisan’larda ne yaptık hatırlamıyorum.

Ama bu sene, 22 Nisan günü aklıma kazınan öyle bir anı var ki, tıpkı yıllar önceki ilk 23 Nisan anım gibi hiç ama hiç unutmayacağım.

Bu sene, Zeynep’i izledik sahnede. Tüm sınıf arkadaşları bir ülkenin kızı-oğlanı olmuştu. Ve hepsi kendileri için çalan müzikle dans etti.

Aslında eve gönderilen ilk kostüm Kanada’ya aitti. Bize verilen kahverengi deriden etek-yelek ve içindeki pembe-siyah dantel gömleğe ek olarak bir kovboy şapkası alacaktık. Kıyafetinin altına da siyah ayakkabı giyecekti.

Sonra neler oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama bu kıyafetinden hiç memnun olmadığını mızırdanan Zeyno’nun kıyafeti değişiverdi. Zeyno’yu okuldan Osman’ın aldığı bir gün, eve yeni bir kıyafetle döndüler. Kafkas kıyafeti, ya da Zeyno’ya göre kraliçe kıyafeti...

Kıyafeti değişmekle kalmamış, bir de son dönemde dilinden düşürmediği Yağız’la da eş olmuştu. Çifte mutluluk!

Yapacağı dans hakkında ser verdi sır vermedi. Tüm ısrarlarımıza rağmen hiçbir figürünü göstermedi. Sadece bir akşam yemeği masasında şu konuşma geçti aramızda:

- Anne, biliyor musun ben Yağız’la birlikte dans edeceğim!
- Biliyorum, çok güzel. Bunun için mutlusun değil mi?
- Evet, zaten Yağız’ı ben seçtim
- Nasıl yani, Yağız’la dans etmek istediğini sen mi söyledin öğretmenine?
- Evet!
- Peki diğer arkadaşların da, birlikte dans edeceği kişileri kendisi mi seçti?
- Hayırrrrr.
- Peki sana neden seçtirdiler?
- Seçtirmediler ki?
- Ama az önce öğretmenine Yağız’la dans etmek istediğini söylediğini söyledin.
- Söyledimmm... ama içimden söyledim (kıkırdayarak)


22 Nisan günü, akşamüstü tüm veliler okulun girişinde toplandık. Öğretmenleri tarafından özenle hazırlanan çocuklar, çok geçmeden sahnedeydiler. Kıyafetlerini taşıyışlarına, performanslarına inanamadık. Coşkuyla, gözlerimiz ışıl ışıl seyrettik hepsini, kocaman alkışladık.



Yılsonu gösterilerinde, Zeyno’yu bale kıyafetleriyle dans ederken görünce düğüm düğüm olmuştu boğazım. Bu kez düğümler, gözümden yaş olarak döküldü. Yağız’ın kolunun altında, parmaklarının ucunda yürürken, mutluluktan, gururdan, sevinçten ağladım.

Zeyno bu 23 Nisan’ı hatırlar mı bilmiyorum, ama ben hiç unutmayacağım.

Unutulmaması gereken bir dip not: Zeyno bugünlerde, gösteride Fransız kızı olmadığı için mızırdanıyor. En güzel kız Sahra olmuş çünkü ona makyaj yapmışlar! Bir de Ada’nın (İspanyol kızı) topuklu ayakkabıları varmış...

9 Mart 2011 Çarşamba

Baba Kampa Gidelim mi?

Tam 8 aileydik. Yaşları 1,5 ila 5,5 arasında değişen 8 çocuk. 8 baba ve 7 anne; toplamda 23 kişi! Aramızda daha önceden tanışmış olanlar vardı ama çoğumuz birbirimizi ilk defa görüyorduk. Ayça’nın teklifine “tamam” demiş, bavuluna evdeki bütün kalın kıyafetlerini doldurmuş, çocuklarına “kar” göstermek için Bolu’nun yolunu tutmuş 8 aile...

Osman Alpay’ın teklifini benimle paylaştığında, nedenini şimdi bile bilemediğim bir rahatlıkla “olur” demiştim. Soğuğu sevmememe ve geçen seneki “kar tatilimiz”in kötü geçmiş tüm günlerine rağmen. Belki de “bir ihtimal gidemeyecek olmak” şıkkının rahatlığı vardı kafamda? Ama bizim “olur”dan sonrası o kadar hızlı gelişti ki! Çok kısa bir süre sonra Ayça’dan bir mesaj geldi: ”Özgür’ler de geliyor.” Ve kısa süre sonra bir mesaj daha: “babakampagidelim”mi de de duyurayım mı bunu? “Neden olmasın, elbette!” dedim ve birkaç gün sonra beni şok eden yeni mesajı aldım; 8 aile olmuştuk!

İşte tam da bu an içimdeki kurtlar iş başına geçti. Havalar soğumaya başladıkça, en büyük kurt daha kuvvetli seslenmeye başladı kulağıma: “ya Zeynep hasta olursa!” En büyük korkum buydu galiba? Eylül-Ocak döneminin neredeyse tümünü hasta geçiren Zeyno daha yeni toparlamıştı ve ben yeniden hasta olmasını istemiyordum.

Diğer kurtlar da durmadı tabii: “Ayça’ları ve Özgür’leri tanıyorsun sorun yok ama ya diğerleri? Anlaşabilecek misin?”, “Çocuklar anlaşabilecekler mi acaba?”, “Ya Zeynep sıkılır ve daha önceki tatilde olduğu gibi dışarı adımını bile atmak istemezse”, “Kara-kışa uygun kıyafetlerin de yok, ne yapacaksın?”... Kırt kırt kırt...

Tüm kurtlara kafa tuttum bu kez. Alpay mesaj yollar yollamaz, vazgeçme ihtimalinin kapısını tamamen kapatmak için kalacak yer parasını havale ettim. Ve Zeynep’e de sürekli, Erin’lerle ve Sarı Zeynep’lerle 2 günlüğüne şehir dışına tatile gideceğimizi, orda onlardan başka 5 çocuk daha olacağını ve bol bol karla oynayabileceğini anlattım. O kadar heyecanlandı ki!

Belki de bu heyecandan, gözlerinden uyku akmasına rağmen, Cuma akşamı, her zamanki saatinde kolay kolay uykuya geçemedi Zeyno. Sonunda uykuya yenik düşünce, ben de açtım koca bavulu ortaya. Pantolonlar, kalın kazaklar, polarlar, kalın çoraplar ve bunların yedekleri... Zeyno’nun kalın kıyafetleri, bunların yedekleri ve yedeklerin yedekleri... Yedekli ayakkabılar... Ateşdüşürücü şurup, ateşölçer... Battaniye, çarşaf, kılıf...

Biz böyle bir deneyimi ilk kez yaşayacağımızdan, Ayça’nın gönderdiği mail üzerinden giderek ve tekrar tekrar kontrol ederek doldurdum koca bavulu. Epi topu 1 gece 2 gün kalacaktık ama kurtların da fısıltılarıyla bavul tıkabasa dolmuştu bile.

Sabah saat 7’de, Zeyno’nun kulağına “Haydi, gitme vakti!” demem yetti. Yataktan gayet uyanık fırladı, itirazsız kıyafetlerini giydi ve camın önünde beklemeye başladı.


Gidiş yolunda... Gülen yüzler...

1 saat sonra, şoför koltuğunda Alpay, ön koltukta Osman, arka koltukta soldan sağa Ayça, Erin, Zeyno, ben ve arkada tüm bagajı tepeleme dolduran eşyalarımızla yoldaydık...

Bir grup, Bolu’da Yurdaer Otel’de yedik öğle yemeğimizi. Diğer gruplarla haberleştik ve sonunda İstanbul’dan, İzmit’ten ve Ankara’dan gelen tüm arabalar, Seben girişinde buluştuk.

Sürekli “ama kar nerdeee?” diye sorup duran Zeyno’yla Erin’i “az kaldı, az kaldı” diye avutarak tırmanmaya başladık. Ve tırmandıkça anladık ki, ara ara ağaçların üstünde ve yol kenarında gördüğümüz karların dışında kar yoktu ortalıkta. Kalacağımız mevkiye ise bahar çoktan gelmiş; mor ve sarı çiçekler her yeri kaplamıştı...

Daha önce bu bölgeye, bu tarihlerde gelenler şaşkın, ben gayet mutlu mesut, daha odalara yerleşmeden daldık doğaya. Bir kısım büyük göl kenarına yürüyüşe, Alpay önderliğindeki çocuklar ve bizim de dahil olduğumuz birkaç ebeveyn keşfe. Sarı Zeynep, Kara Zeynep ve 3 oğlan çocuğu. Yaklaşık 1,5 saat boyunca mest oldular adeta. Köstebek yuvalarını takip ettiler, karınca yuvalarına baktılar, donmuş suların üstünde kaydılar, devrilmiş ağaçlarla ilgili yorum yaptılar, koca koca kütükleri kucaklayıp kaldırmaya çalıştılar, buldukları her kar öbeğini değerlendirip “Alpay Baba”ya kar attılar, temiz karların tadına baktılar... Suların içine batıp çıktılar, elleri donana kadar karı ellediler, zaman zaman ördek yavruları gibi Alpay’ın arkasına dizildiler, kuşları dinlediler...


Buz üstünde kaymaca... (Foto:Ayça Oğuş)


A-haa! Burda bi şey buldum!


"Alpay Baba" ve ördek yavruları


Eller donana kadar kar atmaya devam!


Acaba bu ağacı hep birlikte kaldırabilir miyiz? Biraz hareket etti geliba!

Ben Alpay’ın şifreli uyarılarıyla ellerimi çektim Zeyno’nun üstünden. Bir süre sonra rahatlayan ve kendine güveni gelen Zeyno da işin keyfini sürdü. İşte bu geziyi amacına tam anlamıyla ulaştıran da bu 1,5 saatti bence! Çok yaşa Alpay, emeğine, ayağına, yüreğine sağlık!

Gün batımına doğru tüm tayfa, şöninenin ve sobanın ateşiyle ısınan ortak yaşam alanındaydık. Anneler mutfakta bulgur pilavı ve haşlamanın başında, çocuklar şöminenin önünde, babalar onların yanında. Kısa sürede boydan boya kurulan masa donandı, herkes etrafında toplandı. Haşlamanın pişmesini bekleyemeyen çocuklar, mis gibi taze bulgur pilavını yoğurtla kaşıklayıp, bir güzel mideye indirdi.


Bizi ısıtan, ayakkabıları kurutan, her daim yanan şöminemiz (Foto:Ayça Oğuş)

Gece boyunca buradaydık. Yedik, içtik, sohbet ettik... Çocuklar koşturdu, boyama yaptı, oyun oynadı. Hem de bizi neredeyse hiç rahatsız etmeden, çekişmeden, didişmeden! Uykusu gelenler odalarına gitti, kalanlar Deniz’in hazırladığı sıcak şarabı yudumladı şömine başında. Bizim evin tayfası sohbete dalınca, iki Zeynep’le Barış şömine karşısındaki koltukları yatak yaptı kendine. Taa ki biz odalarımıza gidene kadar...

Asıl sürpriz ikinci gündü. Galiba 8 çocuğun dileği yukardakini harekete geçirmişti ki, biz uyurken, tüm gece yağan kar her yeri kaplamıştı. Üstelik kar lapa lapa yağmaya devam ediyordu. Uyanıp, odasının penceresinden dışarı bakan, çabucak hazırlanıp, dışarı fırladı. Çocuklar, kahvaltı hazırlanana kadar, evlerin önünde kartopu oynadı.

Kahvaltının ardından Alpay çocukları yine dışarı davet ediyordu. Biliyorum aklı ordaydı ama gözleri çakmak çakmak bakmaya başlayan ve “üşüyorummm, çok üşüyorumm” diyen Zeyno, kendinde dışarı çıkacak gücü bulamadı. Tam büyük kurt “Hah, sonunda olan oldu işte!” diyecekti ki kulağıma, gözüm sobanın üstündeki ıhlamura takıldı. Zencefil takviyeli ıhlamuru büyükçe bir bardağa doldurup, bir kaşık da bal ekledim içine. Şöminenin karşısında ayaklarını ısıtmaya çalışan Zeyno itirazsız içti. Ve bir saat içinde zımba gibi oldu!


Zeynep dayanışması


Kara Zeynep & Sarı Zeynep

Haşlamadan çorbaya dönüşen sıcacık yemeğimizden içtik birer tabak, eşyaları arabalara yükledik ve “hatıra fotoğrafı”nı çekip, dönüş yoluna geçtik. Biraz “kar”ı geride bırakıyor olmaktan, biraz yorgunluktan asıktı bu kez çocukların suratı. Yine de fazlaca arıza çıkarmadan tamamladılar yolu.


Bolu Aladağlar Hatırası

Akşam eve girer girmez ilk işimiz Zeyno’nun banyosu oldu. Sıcak bir banyo yapan Zeyno, derin ve güzel bir uykuya daldı.

Dün “Zeyno, gittiğimiz kampı sevdin mi?” diye sorduk, “Evet” dedi gülümseyerek. “Bir daha gidelim mi?” dedik, “evet” dedi. “Çadırda kalırız bu kez” dedik, heyecanla “evetttt” dedi. Sanırım ben de “evet” diyeceğim Alpay! Bahar için davetinizi bekliyoruz Ayça! Baba Kampa Gidelim mi? :))

Meraklananlara bir dip not: İlk gece akşam ayazında, dışarıda sadece külotlu çorabı ve polarıyla saatlerce oynayan, elleri donana kadar karı elleyen, suların içine bata çıka yürüyen, ikinci gün bir ara tükenen Zeyno hastalanmadı! Demek ki neymiş? Kış kampı hasta etmezmiş. İçinizdeki kurtlara duyurulur...

14 Şubat 2011 Pazartesi

İlk karne ve sömestr tatili

“Koskoca 15 günlük tatil nasıl geçecek?” diye yakına yakına geçirmiştim Ocak ayını. Ocak bitti, Zeyno ilk karnesini aldı ve 15 gün geldi de geçti bile. Hem de öyle bir hızla geçti ki, ben buraya birkaç satır karne yazısı yazmaya zaman bile bulamadım! Şimdi 2 haftalık bir gecikmeyle hem ilk karneyi yazacağım hem de ilk sömestr tatilini.

28 Ocak’ta Zeyno’yu okuldan almaya gittiğimde, hem yıkanıp temizlenmek üzere okuldaki eşyalarının tümünü (yatak takımları, yedek kıyafetler vs) hem de içinde karne, bir sayfalık rapor ve genelde boyamadan oluşam birkaç sayfalık tatil ödevi bulunan bir dosya verdiler. Eve girer girmez ilk iş dosyayı açtım ve karneye şöyle bir göz attım. Değerlendirmeler rakamlar yerine yıldızlarla belirtilmişti. Bol yıldızlı bir karne...

Ardından hızla “gelişim raporu” başlıklı yazıyı okudum. Psikomotor gelişim, sosyal-duygusal gelişim, dil gelişimi, bilişsel gelişim ve özbakım becerileri açısından değerlendirmelerin bulunduğu yazıda özetle şu yazıyordu:

“Zeynep, 1. psikomotor gelişim açısından 1. dönem boyunca yaşıtlarından beklenen düzeyde gelişim göstermiştir.

Fiziksel özelliklerini tanıyan bir çocuktur. Duygularını ve nedenlerini sorduğumda çekinmeden cevap verir. Grup etkinliklerine katılmada oldukçe isteklidir. Oyunlarda kendiliğinden iletişim başlatabilir. Kendine güven duyar ve haklarını korur.

Konuşurken kelimeleri doğru telaffuz eder, konuşurken sesinin tonunu işitilebilir biçimde ayarlar.

Sorulduğunda kendisi ile ilgili bilgileri rahatlıkla açıklayabilir. Genel olarak bilişsel gelişim alanında yaşıtlarından beklenen düzeyde ilerleme göstermektedir.

Özbakım becerilerinde de yaşından beklenen gelişimi göstermektedir. Temizlik kurallarına uyar. El, yüz, diş temizliğini yardımsız yapabilir. Okuldaki eşyalarını temiz ve düzenli kullanır. Yiyecek ve içecekleri ayırım yapmadan yiyip içmesi konusunda OLDUKÇA GELİŞME GÖSTERMEKTEDİR
.”


Uzunca rapordaki benim için anahtar yer burasıydı. Zeynep’in okulda en zorlandığı konu yemek saatleri idi. Son dönemde birkaç çeşit çorba, pilav-makarna ve köfteden başka yemek yemek istemeyen Zeyno, okuldaki bol sebzeli, etli çeşit çeşit yemekle karşılaşınca şaşırıvermişti. Hiç üstüne gitmedim bu konuda. Öyle uzun uzun sorular sorup, eşelemedim de mevzuyu. Oluruna bıraktım. 4 ayın sonunda, sunulan tüm yemeklerin tadına bakması gerektiğini öğrenen –ve bakan-, daha önce ağzına bile sürmediği yemekleri okulda silip süpüren bir çocuk oldu.

Okulda yediği birçok yemeği hala evde yemiyor. Açıklaması da net: “Ayşe Teyze daha güzel yapıyor!”. Ama okuldaki kadar olmasa da, evde de yediği yemeklerin çeşidi arttı. Bu konudaki gelişmelerden birisi de süt. Zeynep okula başlayana kadar ağzına hiç inek sütü sürmedi. Bolca yoğurt yediği, cacığa bayıldığı ve ayranı severek içtiği için bu konuda da hiç zorlamadım onu. Okulda sabah kahvaltısında içecek olarak bir gün süt, bir gün ıhlamur veriyorlar. Orada da sütü reddetmiş. Tüm taktiklere rağmen hiç içmemiş. Taa ki geçen aya kadar. Geçen ay birden okulda süt içmeye karar vermiş. Şimdi okulda sütünü içiyor, evde ise boykota devam. Ayşe Teyze’nin sütü daha güzelmiş. Öyle diyor...

Başlangıçtaki çok sıkıntılı 2 haftanın dışında ilk yarıyı genelde gayet iyi geçirdi Zeynep. Bol bol hastalandı, arada kısa sürelerle okula gidemedi. Ama gittiği günlerde mutluydu. O da, ben de...

Şimdi gelelim 15 gün boyunca neler yaptığımıza.

İlk hafta kapı kapı dolandık. Cumartesi Beşiktaş’taki Alkım Kitapevi’ne gittik. Çocuk kitapları bölümünde ona uygun bir masa yoktu ama dağ taş kitaplarla yığılı olduğundan Zeyno buraya bayıldı. Paltosunu bir üst kata çıkan basamaklara yayıp, uzun uzun kitapları inceledi. Resimlerine bakıp hikayeler uydurdu. Bir de kitap aldık ona: Tübitak yayınlarından çıkan İçiyle Dışıyla Vücudumuz. Bayıldı kitaba. Aldığımızdan beri elinden düşmüyor. Sizinki de “yediğimiz yiyecekler nereye gidiyor? Çocuk nasıl doğuyor?” gibi sorular soruyorsa, bu kitabı şiddetle tavsiye ederim.


Okula başlamadan önce kitap okumayı çok seven Zeyno'nun ciddi sayıda kitaptan oluşan bir kütüphanesi bile var artık. Okulla birlikte okuma senasları biraz sekteye uğramıştı ama şu sıralar kitaplarını elinden düşürmüyor yine... Nereye gidelim sorusuna da iki cevabı var: Kitapçıya ya da ormana. Ormana gitmek için baharı beklediğimizden kış için favori gezme mekanımız kitapçılar

Alkım’dan sonra Kabalcı’ya gidip Zeyno’ya yeni boya kalemleri ve resim defterleri aldık. Bu zamana kadar IKEA’dan aldığım resim kağıdına yapıyordu resimlerini – daha doğru deyimle karalamalarını-. Resim defterine geçmeyi kendisi istedi. Ve bu geçişle birlikte anladık ki, Zeyno karalamadan resim yapmaya çoktan geçmiş. Güneş, örümcek, adam ve ağaç motifleri şu sıralar severek çizdiği şeyler. Bu alışverişin ardından kendimize Kahve Dünyası’nda keyif ısmaladık. Biz kahvelerimizi yudumladık, Zeyno koca bi dilim çikolatalı pastayı mideye indirdi.

Gelecek hafta çok yoğun geçeceğinden Pazar’ı evde geçirdik. Bol bol resim yaptı, yeni kitabını okudu, okuttu. Kurallarını kendisinin koyduğu oyunlar oynattı bize, bebeklerini uyuttu, onlara şarkılar söyledi...


İlk buluşma - Aras'ın evi - Aras - Özgür - Zeynep
Çıkartmalı kitapları bızıklarken




İkinci buluşma - Bizim ev - Aras - Özgür - Zeynep
Oyuna kısa bir mola - resim çizmece



Dördüncü buluşma - Özgür'ün evi - Tuana - İklim - Zeynep - Aras - Özgür
Buluşma günlerinde yiyecekler çocukların damak zevkine göre hazırlandı
İklim-Tuana'nın evine gittiğimizde fotoğraf makinemi unutmuştum. Bu nedenle üçüncü buluşmaya ait foto yok.


İlk haftanın 3 günü okuldan arkadaşlarının evine gittik, bir gün de bize geldiler. Bu buluşmalarda, arada arızalar çıktı ama genel olarak umduğumuzdan daha iyiydiler. En azından onlar oynarken biz anneler çaylarımızı içp, sohbet edebildik. Bu haftanın bir gününde de benimle birlikte matbaaya geldi. O gün önce Profilo alışveriş merkezindeki D&R’a uğradık. Çocuk kitapları bölümünde 1 saate yakın vakit geçirdik. Sonra üst katta yemeğimizi yiyip (Zeyno’nun yeni favorisi porsiyon döner), üstüne bir de pasta götürdük. Ardından benim işim için matbaaya geçtik. Matbaadaki 2 saat boyunca, tıpkı yolda benim ona anlattığım gibi davrandı. Çevresindekilerle sohbet etti, aldığı hediyelerle (çıkartmalı bir kitap, bir çikolata ve bir hikaye kitabı) mutlu oldu, resim yaptı... Kısacası bana hiç zararı dokunmadı.

Cumartesi günü için planımız Zeyno’yu Zorlu Tiyatrosu’nun Oz Büyücüsü oyununa götürmek, ordan da anneanneye geçmekti. Hep beraber Beşiktaş’a geçtik, BKM’nin kapısına geldik, kapıdaki görevliden bize ayrılan davetiyeyi aldık ve olan oldu. Oyunun afişindeki aslanı gören Zeynep içeri girmek istemedi. Merdivenleri çıkmaya razı ettik. Salona giren çocukları görünce ikna olur diye düşünmüştük ama ı ıhh... Nuh dedi, peygamber demedi. Tüm açıklamalarımıza rağmen içeri girmedi. Böylece biraz kulağımızı tersten göstererek Erenköy’e geçtik.

Erenköy’deki 6 gün boyunca Zeyno’ya gelecek kış giyeceği kıyafetleri almak üzere alışverişe gittik, aile ziyareti için ev oturmasına gittik, Aras’larla buluşup tiyatroya gittik, akşam gezmelerine çıktık, komşuya gittik... Kitap okuduk, resim çizdik, lezzetli anneanne yemeklerini mideye indirdik...


Aras'ın anneannesi ile Zeynep'in anneannesinin evi yürüme mesafesi kadar yakın. Aynı dönemde anneannede olunca, bir kez daha buluştuk. Kozzy'deki Prenses ve Bezelye Tanesi oyununa gittik ama foto alışveriş merkezinin içinden. Ayı Yogi'nin bizimkilerin yaşına uygun olmadığını anlayınca bu filme götürmekten vazgeçtik.

Meteoroloji Cumartesi havanın 15 derece olacağını söylüyordu. 12 Şubat’ta, 15 derece ve pırıl pırıl bi hava. Zeyno’yu Ada’ya götürmeyi planladım hemen. Ama bu kez evdeki hesap çarşıya uymadı. Osman Perşembe günü ayağından sakatlanınca ve hastaneden tek ayağı alçıda gelince, tası tarağı toplayıp eve döndük.

Son 3 gün evdeydik. Zeyno bol bol oyun oynadı, gelen misafirlerle coştu.


Geçen Cumartesi Suat-Burcu geldi bize. Burcu Amerika'dan aldıkları, içi tarlatanlı ve dönünce açılan iki elbiseyi Zeyno'ya verince kalbini hemen kazandı. Üstüne onunla sohbet etmekle kalmayıp, bir de koyu pembe renkli rujundan sürünce, bizimki fotodaki gibi mest oldu. Şu sıralar en vazgeçilmez eşyası aynası ve renksiz dudak parlatıcıları zaten...

Dün akşam kıyafetler hazırlandı, sabah saçların nasıl toplanacağına karar verildi ve erkenden yatıldı. Bu sabah hiç arıza olmadan okula gidildi...

Ve bu tatil bana gösterdi ki, artık bana arkadaşlık eden bir kızım var (bunu ona söylediğimde çok güldü) Ve bu tatil bana gösterdi ki, okul Zeynep’i çok büyütmüş, O’na çok şey öğretmiş.

4 Ocak 2011 Salı

yılbaşı kutlamaları

"Anaokulumuzun hazırlamış olduğu yeni yıl partisinde sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyarız"

Zarfının üzerinde ismimiz yazan, el yapımı davetiye de tam olarak böyle yazıyordu. Zeyno'nun okulundan bir davet almıştık, elbette katılacaktık. Her şeyden önce, olacakları merak ediyorduk!

Geçen 3 ay boyunca ser verip sır vermemişti Zeyno.

- Kızım okulda şarkı öğreniyor musunuz?
- Evet anneeeee
- E hadi biraz söylesene
- Olmaz anne, söylemiycem
- Ama neden kızım?
- Hatırlamıyorum!

- Kızım öğretmenin yarın beyaz çorap giydirin dedi. Bale yapacakmışsınız?
- Evet anneeeee
- E hadi biraz göstersene öğrendiklerinizi
- Olmaz anne, yapmıycam
- Ama neden kızım?
- Unuttum!

İşte bu konuşmalardı bizi meraklandıran. Neler olacaktı partide, bizimkiler ne yapacaktı?



Tüm veliler sandalyelere sıralandık, bekledik başlamaya. Öğretmenleri anons etti, bizimkiler de boy sırasına göre önlü arkalı dizildiler karşımıza. Bütün çocuklar gözleriyle anne-babasını arayıp, buldu. Gözler buluşunca, onlarınki ışıldadı, bizimki dolu dolu oldu.

Önce çocuk şarkıları söylendi, sonra da org eşliğinde "bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde, tatlı bir kız yaşarmış Boğaziçi'nde..."



Daha biz şaşkınlığımızı atamamış, kendimizi toparlayamamıştık ki, bu kez bir grup bale kıyafetleriyle sahnedeki yerini aldı. Kimileri parmak ucunda yürüdü, kimileri sepet oldu, kimileri bacak açtı. Gururlandık, güldük, şaşırdık...

Şimdilerde videoları tekrar tekrar izlerken fark ettiğim gibi, Zeyno'nun en çok mutlu olduğu an geldi. Bu kez koca düğmeli rengarenk tulumları, parlak şapkaları ve koca kırmızı burunlarıyla palyaço oldular. El çırpıp, popo sallayarak dans edip, şarkı söylediler...



Büyüklerin grubu kısa bir piyes oynadı, yoga yaptı. Hediyeler alınıp, verildi, yanaklardan çocuk utangaçlığıyla öpüldü. Hep bareber mumları üflenip, yeni yıl pastası kesildi. Konfeti patlatıldı...





Böyle bir gün bekliyor muyduk? Hayır! Öğretmenlerle ufaklıklar 3 ay boyunca ortak bir sırrı paylaşmış, bize sürpriz yapabilmek adına hazırlıklarla ilgili en ufak bir şey söylememişti. Şaşkınlığımız da bundandı.

Evet, okul çocuklarımızı sık sık hasta ediyordu ama işte insanı böylesine mutlu eden şeyler de yaşatıyordu...

**

Yılbaşı akşamı Ayça'lar geldi. İkinci buluşma planımız da, tıpkı ilki gibi, nazlanmadan, zorlanmadan gerçekleşti. İzmir'e gitmeden önce Ayça'yı aradım.
"Yılbaşı için başka bi planınız yoksa bize gelsenize" dedim.

"Biz yılbaşılarında özel bi program yapmıyoruz. Bi planımız da yok, geliriz" dedi.

Tüm konuşma bu kadar. Yılbaşı akşamı, elleri kolları dolu geldiler. Mis gibi kavun, kavrulmamış kuruyemişler, en lezzetlisinden kabak tatlısı, kabuklu yerfıstıkları, güzel bir şişe şarap, illa ki rakı, hediye paketleri...



Yedik, içtik, sohbet ettik. Yarım saatte bir aralarında çıkan ufak çaplı krizler hariç gayet iyi anlaşan Erin'le Zeynep'e güldük durduk. Onlar önümüzden elele geçip, Zeyno'nun odasına doğru giderken "nasıl da büyüdüler" diyerek daldık gittik. Geçmişi yad ettik, geleceği hayallendik. Çocuklar uyuduktan sonra sohbeti daha da koyulaştırıp, neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar konuştuk da konuştuk. ,

Ne iyi ettiniz de geldiniz be Ayça!

Ne güzel bir yılbaşı arefesiydi. Ne güzel bi yılbaşı gecesiydi.

2011 iyi olacak... Biliyorum, öyle hissediyorum. En azından öyle diliyorum.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Geniz eti büyüyor-muş

Bu sene Zeyno'nun doktoruyla mesaimiz 22 Ekim'de başlamıştı. Zeyno öksürmüştü, halsizleşmişti; biz de onu doktora götürmüştük. Bugüne kadar ilaçsız günü geçmedi.

Özetle: İlk kontroldeki hafif enfeksiyon için şurup kullandık. Geçirmedi. Ardından 1 şişe antibiyotik. Sonuç: enfeksiyon hali daha da vahim halde, son gaz devam. Bayram öncesi 3 kuvvetli iğne; tabii antibiyotik cinsinden. Ek olarak bi sürü şurup... Ve yaklaşık 10 gün önceki son kontrolde, doktorun 1 antibiyotik şurup, 1 fısfıs, 1 burun damlası ve 1 alerji şurubundan oluşan reçeteyi yazarken yaptığı açıklamalar: Geniz eti büyüyor. Bu sene okula da başladı. Bu kışı böyle geçireceksiniz, hazırlıklı ol! Antibiyotik bitince KBB uzmanına gitseniz iyi olur.

İlaçları kullandık ve geçen Cumartesi KBB uzmanına gittik. Sırayla kulaklar, burun ve boğazın kontrol edilmesinden sonra o doktorun açıklaması: Evet, geniz eti büyükçe. Ama büyüme-gelişmesini engelleyecek kadar değil. Ayrıca Zeynep büyüdükçe geniz eti küçülecek. Alerji şurubuna devam edin. Ek olarak bizim soğuk algınlıklarında önerdiğimiz x şurubundan verin. Burnunu serum fizyolojik ya da okyanus suyuyla sık sık yıkayın. Arada da sakız çiğnesin; bu mesaj etkisi yapar.

Zeynep şimdilerde iyi. O da, biz de onun burnundan nefes alamayan haline alıştık. Geceleri horluyor, lokmalarını çiğnemekte zorlanıyor, sürekli ağzından nefes aldığı için dudakları çatlıyor ve ufaktan kabuklanıyor. Ama dedim ya, hepimiz alıştık. Şuruplar içiliyor, fısfıs yapılıyor, burun arada bızıktırılıyor...

Başka mı neler oluyor bu aralar?

Artık okula "iyice" alıştı. Ağlama da yok, sabahları mızmızlanma da. Sadece, arada bir, okulda beni çok özlediğini hatırlatıyor bana. Okulda da iyiymiş. İlk zamanlar tadına bile bakmadığı yemekleri çoğunlukla yiyor, hiç yemek istemediklerinin bile tadına bakıyormuş. Arkadaşlarıyla ilişkisi iyiymiş, faaliyetlerin hepsine katılıyormuş.

Pembe ve mor takıntısı hat safhada. Neredeyse başka renkte bir şey giymek bile istemiyor. Buna ek olarak kokoşluk da en üst seviyede. Bütün kolyeler üstüste takılıyor, anneanneye sürekli tüllü, pullu taç siparişleri veriliyor.

Dans etmeye bayılıyor. Yeter ki bi yerlerde bi müzik çalsın.

Arada eski dönemlerden kalma kriz hortluyor ama genel olarak artık daha mülayim ve sakin. Genetik olarak anne ve babadan geçen inatçılık huyundan ise hiçbir zaman vazgeçeceğini sanmıyorum. Galiba bu duruma da hepimiz alıştık zaten.

Çene hiç kapanmıyor. Sürekli bır bır bır... Anlatıyor, soruyor, konuşuyor...

Zeyno hızla büyüyor!

12 Kasım 2010 Cuma

Sevgili Ailem...



Dün Zeyno'yu okuldan almaya gittiğimde, öğretmeni kutusunda duran zarfı Zeyno'ya uzatıp, "al bakalım, zarfını unutma!" dedi. Zeyno zarfı aldı, bana uzattı. Açtım. İçinden üstünde yukardaki resim olan bir kart çıktı. Parmak boyalarla yapmışlar. Kartın arka yüzünde de, bilgisayarda yazılmış bir not: "Sevgili Ailem, Kurban Bayramınızı kutlar, ellerinizden öperim. Zeynep"

Karışık şeyler hissettim. Mutlu oldum. Gururlandım. Duygulandım...

Bu kartı saklayacağım elbette. Ama madem bu blogun asıl amacı geçmişteki Zeynep'le ilgili özel anları arşivlemek; buraya da yazmak istedim.

Ve hazır yazmışken, bu kart bahanesiyle son nottan bu yana geçen süreyi de bi özetleyeyim. Tabii aklımda kalanlarla...

1 şişe + 3 gün antibiyotiğe rağmen öksürük devam ediyor. Artık ilaç falan vermiyorum, bıraktım kendi haline. Belli ki, bu kış böyle geçecek...

Her zabah uyandığında "Anne bugün okula gidecek miyim?" diye sormaya devam ediyor. "Evet" cevabını alınca pek mutlu olduğu da söylenemez ama yine de okul hayatı sorunsuz devam ediyor.

Pek bi süslü bu sıralar. Bir de dans etmeye bayılıyor. Külot-fanila kalacak şekilde soyunuyor, kolyelerini, bileziklerini takıyor. Eğer saçı topluysa tokalarını çıkartıp, çemberini takıyor. Bize bir müzik açtırıyor ve başlıyor dans etmeye. Tabii bir de şartı var: Biz de onunla dans edeceğiz, hatta onun yaptığı hareketleri yapacağız.

Kendinden küçüklerle takılmaktan pek hazzetmiyor artık. Parkta gördüğü küçük çocuklara bile tahammülü yok. Tabii kendisinin büyüdüğünü her fırsatta dile getirmeyi de ihmal etmiyor.

Evde ağzına bile sürmediği yemekleri okulda yediğini, en azından tatlarına baktığını duyunca şaşırıyorum. Son doktor kontrolünden sonra yemek işine bi fren koydum. Okulda her gün yemeğin yanında ya makarna ya da pilav olduğundan evde bunlar pişmiyor artık. Abur cuburlar da en aza indirildi.

İlk defa sinemaya gitti dün. Okul arkadaşlarıyla birlikte, Sammy'nin Maceraları'nı izledi... Yanında olmadığım için net olarak bilmiyorum ama öğretmeninin söylediğine göre çok iyi geçmiş. Kendisinin söylediğine göre de sinemayı çok sevmiş. Orda film 2 kere başlıyormuş...

Ormanda dolaşmaya bayılıyor. Geçen haftasonu Fethi Paşa Korusu'na, bir önceki haftasonu da Yıldız Parkı'na gittik. Topladığı taşlar, palamutlar, çiçek tohumları vs onun için hazine değerinde

26 Ekim 2010 Salı

Bu bahaneyle 3 yaş kontrolü


En son, Zeyno 2 yaş 1 aylıkken yani yaklaşık bundan bir sene önce gitmişiz Hilal Hanım'a. Daha sonra bir de yükselen ateş nedeniyle, randevusuz Ocak 2010'da gitmişliğimiz var ama o kontrol sayılmaz...

Aslında nicedir aklımdaydı Zeyno'yu doktora götürmek. Mesela yaz tatiline çıkmadan istemiştim ama olmamıştı. 3 yaşına girdiğinde götüreyim istedim, araya taşınma, okul telaşı vs girdi. Aslında doğruyu söylemek gerekirse, biraz da ciddi bir hastalık atlatmadığımızdan bu işi savsakladım galiba!

Ama geçen Perşembe gecesi Zeyno öksürmeye başlayınca, Cuma sabahı okula ağlayarak gidince ve öğlen öğretmenini aradığımda "bugün biraz hali yok gibi" cevabını alınca, ilk iş kliniği aradım. Ya hemen o gün öğleden sonra gidecektik ya da Salı. Araya girecek haftasonu nedeniyle, hiç düşünmeden o gün saat 2 için randevuyu aldım. Osman'la telefonlaştım, Zeyno'yu okuldan erken aldım ve randevu saatinde ailece klinikteydik.

Yarım saat rötarla odaya alındığımızda Zeyno'yu soyundurmak çok da kolay olmadı. Direne direne boy ve kilosu ölçüldü önce. Dosyasına kaydedilen rakamlar: Boy 99,5 cm, kilo 17,4 kg. Sonra Hilal Hanım geldi odaya. Zeyno'nun şiddetlenen direnmelerine bir de ağlamalar eklendi. İki ara bir derede kulaklara ve boğaza bakıldı. Bu arada ben de kısa bir özet geçtim Hilal Hanım'a: "Önerdiğiniz şurubu ve ekinezya tabletlerini veriyorum. Ellerini sık sık yıkıyorum. Dün gece öksürük başladı"

Hemşireye ikinci dozu eksik kalan Hepatit aşısını getirmesini söyledikten sonra, bir yandan Zeyno'nun ölçülerini büyüme eğrisi üzerinde işaretlerken bir yandan da benimle konuşmaya başladı: "Zeyno genel olarak çok sağlıklı bir çocuk. Bence bunda Ada'da büyümesinin etkisi de çok. Boğazında hafif bir enfeksiyon var ama çok başında. Vereceğim şurup ve 2 günlük dinlenmeyle geçeceğini düşünüyorum. Boyu %75'te. Kilosu ise..."

Konuşmanın bu kısmında hafif yollu bir fırça yedim kilo, özellikle de fazla kilo konusunda hassas olan Hilal Hanım'dan. Bugüne kadar kilo eğrisinde hep %50'ler civarında olan Zeyno %97'ye gelmişti. Son günlerde iyice yuvarlaklaşan yüzün nedeni buydu demek ki! "Hamburger yiyor mu, kola içiyor mu?" diye sordu. Hiç düşünmeden "hayır" dedim çünkü Zeyno bunların tadını bile bilmiyor. "O zaman makarnayı, pilavı ya da çikolatayı fazla kaçırmış" deyince susuverdim. Evet, haklıydı! Zeyno'yu bu üç yiyecekte frenlemek zordu. Üstelik bunlara dedenin Erzurum dönüşü getirdiği kömeler, pestiller ile anneannenin aldığı Haribo şekerler de eklenmişti.

Bu kısa ama etkili konuşmanın ardından Zeyno'nun ağlamaları ve "ama acıdı" nidaları arasında Hepatit aşısı yapıldı. Odadan çıktıktan sonra bir süre daha Zeyno'nun salondaki oyuncaklarla oynaması beklendi ve klinikten çıkıldı.

Eve dönüşte, birden aklıma geldi ve Zeyno'nun dişlerini kontrol ettim. Bingo! Kalan son azı diş iyice kabarmış; patladı patlayacak. Böylece enfeksiyonun nedenini anlamış oldum. Bugüne kadar olduğu gibi; diş kabarır ve Zeyno hafif yollu hastalanır.

Böylece, öksürük bahanesiyle gecikmeli de olsa 3 yaş kontrolünü de halletmiş olduk. Ekinezya tableti, vitamin şurubu, bol meyve, bitki çayları, pekmez ve bol el yıkama ile bu kışı en az hasarla atlatmaya çalışacağız. Bu arada Hilal Hanım'dan döndüğümüzden beri yemek konusunda hiç ısrar yok, "doydum" dediği anda tabağını alıyorum önünden. Malum yemeklere ve abur cubura da çaktırmadan kısıtlama getirildi.

24 Ekim 2010 Pazar

İlk vesikalık


Zeyno 10 aylıktı. Yeşil pasaport için başvuruda bulunurken, vesikalık fotoğrafını istemişlerdi yine de. Böyle bir şeyi tahmin etmediğimizden, Zeyno'ya vesikalık fotoğraf çektirmemiş, ama teknolojinin ve fotoşop'un nimetlerinden faydalanarak, eldeki fotolardan acele bi vesikalık yapmıştık. Daha doğrusu fotoğrafçı yapmıştı. İşte hiç de sevmediğim ve Zeynep'e hiç mi hiç benzemeyen bu fotoğrafı.

Bu zamana kadar da bir daha vesikalık fotoğrafa ihtiyacımız olmamıştı. Taa ki, okullu olana kadar! Anaokuluna kayıt için gerekli evrakların yazılı olduğu listede 5 adet de vesikalık fotoğraf vardı. Geçen 5 haftalık süreçte fotoğraf hariç tüm evrakları tamamlamıştık. İlk 2 hafta salya sümük geçtiğinden, sonraki 2 haftada da Zeyno fotoğraf çektirmeye direndiğinden bir türlü halledememiştik bu konuyu.

Sonunda annelik yaratıcılığından birini kullanıp, fotoğraf çektirmeye "okuldaki en iyi arkadaşım" dediği Özgür'le birlikte gitmek isteyip, istemediğini sordum; hemen "evet" deyiverdi. Nasıl olsa Özgür'ün fotosu da eksikti; pekala bu işi birlikte yapabilirdik. Perşembe günü okul çıkışı, Kader'le çocukların elinden tuttuğumuz gibi, Beylerbeyi'ndeki Foto Sabri'de aldık soluğu. "Önce hanginizin fotoğrafını çeksin amca?" diye sorduk. Bizimki hiç gecikmeden cevapladı: "Ben Özgür'le birlikte çektiricem!" Fotoğrafçıyla gözgöze geldik, "hallederiz" dercesine bi bakış ettı bize. İkisini arasında çok az mesafe bulunan iki pufa oturttu ve başladı deklanşöre basmaya. Uzunca bir süre Özgür'ü gözlerini kısmamaya, Zeyno'yu da ağzındaki sakızı çıkarmaya (en azından çiğnememeye) ikna etmeye çalıştık. Ama maymuna dönen üç koca insan pek de başarılı olamadık.

Çekilen onlarca kare arasından yukardaki fotoğrafı seçmiş fotoğrafçı. Herhalde en iyisi buydu? Aslında hiç de fena değil ama Osman'la, farklı zamanlarda fotoğrafa bakar bakmaz aynı şeyi düşündük: "Bu hiç de Zeyno gibi değil!"

10 Ekim 2010 Pazar

İlk tiyatro deneyimi

Güleryüzlü çocuk Özgür, Tombiş yanaklı Asya, yaramaz Aras, şişman Yağız, uzun saçlı Ada... Zeyno'nun okul arkadaşları bunlar. Tabii ön tanımlamalar da yine Zeyno'ya ait.

Özgür'ün annesi Kader, Asya'nın annesi Ayça, Aras'ın annesi Pınar... Bunlar da benim yeni "veli" arkadaşlarım. Dördümüzün çocuğu da aynı sınıfta; yani okulla yeni tanışıyorlar...

Ağlama faslıyla geçen 2 haftanın sonunda, 3. hafta şaşırtıcı bir sakinlikle başlayınca, o pazartesi Zeyno'yu okula bıraktıktan sonra, Beylerbeyi iskele meydanında kendime bi sabah çayı ısmarlamaya karar vermiştim. Ben Kader'i haberdar ettim bu durumdan, O da Ayça'yı. Nihayetinde, o sabah 3 yeni arkadaş, çoğunlukla çocuklardan laflayarak, deniz kenarında içtik sabah çaylarımızı.

Laf arasında Ayça'dan geldi teklif: "Haftasonu çocuk tiyatrosu için davetiye ister misiniz?" diye sordu. Hiç düşünmeden "olur" dedik bizde.

1 hafta sonra, bu öğlen, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nin önünde buluştuk. Okula henüz alışamayan Asya annesinin eteğinden pek ayrılmadı ama birbirlerini "okuldaki en iyi arkadaşı" olarak tayin eden Zeyno ve Özgür, kısa bir kikirdeşmenin ardından eleleydi...

Pek bi mutlu girdiler salona da. İlk defa gördüğü tiyatro salonunu şöyle bir süzdü önce Zeyno. Özgür'e söylediği ilk şey "burası ne kadar kalabalık" oldu... Bu arada fonda çalan tanıdık çocuk şarkılarına da eşlik ediyordu.

Aslında oyunun konusu daha büyük yaş gruplarına uygundu ama yine de umduğumdan daha iyi izledi. En azından endişelendiğim gibi loş ışıktan ve gürültüden rahatsız olmadı.

Pembeli kızın neden sürekli sahnede olmadığını pek anlayamadı. Nedenini pek anlamasa da, salondakiler gülünce o da güldü. Şarkılarda el çırptı. Sakince oyunu izleyen Özgür'ü baştan çıkarmak için sürekki "hadi kalk dans et" dedi. 20'şer dakikadan 2 perdelik oyun boyunca neredeyse hiç oturmadı. Sonuçta tiyatroyu sevdi. Sevmiş. Öyle diyor!

** Yanımıza fotoğraf makinesi almadığımızdan güne dair bir fotomuz yok. Oyunun davetiyesini koymayı düşündüm ama o da Zeyno'nun makas darbelerine kurban gitmiş

9 Ekim 2010 Cumartesi

Artık ben bir "veli"yim...


Aslında 1 ay tamamlanınca yazmayı düşünmüştüm şu okul meselesini. Ama geçen Cuma hayatımın ilk veli toplantısına katılınca, şimdi yazmaya karar verdim...

Evlat, abla, öğrenci, eş, gelin, anne... Bugüne kadar birçok sıfat alan ben, artık bir "veli"yim. Son 3 haftadır, üstünde "sayın veli" yazan kağıtlar alıyorum, Zeyno'yu okula bırakıp, okuldan alıyorum...

Şimdi gelelim okul hikayemize...

Beylerbeyi'ne taşınmamızın üstünden sadece 2 gün geçmişti. Zeyno sürekli "Ada'ya geri dönelim" diye ağlıyordu, ben ise yeni evimize en yakın devlet anaokulunu bulma telaşındaydım. Sonunda hedefi buldum; eve 2 durak uzaklıktaki Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü...

Okulun açılmasından önceki son Cuma günü, Zeyno'nun da elinden tutup, okula gittim. Okul müdürü, 4-5 yaşın öğretmeni ve yemekleri hazırlayan Ayşe Hanım'dan başka kimse yoktu okulda. Onlar da son hazırlıkları yapıyorlardı. Ben öğretmenlerle konuşmaya başladım, Zeyno da mekanda ısınma turları atmaya. Ara ara yanıma uğrayarak iki sınıf arasında gidip geldi. Oyuncaklarla oynadı, çekmeceleri karıştırdı... "Ayşe Teyze" ile sohbet edip, laf arasında ona en çok makarnayı sevdiğini söyledi. Ve çişi geldiğinde ilk kez klozete oturmayı kabul edip, sorunsuzca çişini bile yaptı. Renkli sabunluklardaki sabunla ellerini yıkamaya bayıldı. Gidişat süper görünüyordu yani. Emine öğretmen de, "eğer buraya alışmayacak olsa şimdi sizin eteklerinizden ayrılmazdı. Merak etmeyin" deyince, ben kayıt için gerekli evrakları yanıma alıp, eteklerim zil çala çala eve geri döndüm.

Bütün hafta sonu Zeyno okuldayken neler yapabileceğimin hayalini kurdum. 3 sene sonra, nihayet bana, sadece bana ait olan zamanlarım olacaktı!

Pazartesi sabah doğru okulun yolunu tuttuk. Kapıda Zeyno'yla öpüştük, ayrıldık. Sorun yok, süper! Öğlen almaya gittim, "ama anne ben daha oynuyorum" dedi ve ben 2 saat sonra tekrar almaya gitmek üzere ordan ayrıldım. Daha da süper! Saat 3 gibi gidip, aldım. Yine sorun yok. Süper, süper, süper!

Daha doğrusu ben her şeyin süper olduğunu sanmışım. İkinci gün başlayan ağlamalar gösterdi ki, durum hiç de sandığım gibi değil.

2. gün başlayan ve gece-gündüz devam eden ağlama krizleri tam 2 hafta sürdü. Kimi gün, pijamalarla, saçını başını tarayamadan götürdüm Zeyno'yu okula kadar... Kimi gün otobüs şoförünün "siz çocuğunuzu anaokulna değil, psikoloğa götürün" yorumunu sineye çektim... Kimi gün adeta yakamdan söküp aldılar içeri... Eve dönünce tüm gün yalvardı "ama beni oraya bırakma, ben orda çok mutsuzum ve seni çok özlüyorum" diye. Geceleri uykusundan uyanıp uyanıp ağladı "gitmeyeceğim" diye.

Kabus oldu o 2 hafta bize. Ben "nasıl olsa evdeyim, göndermeyeyim bari bu sene" düşüncem ile bu konudaki tecrübelilerin "sakın bu gözyaşlarına aldanma, geçecek. Eğer bir kere bu ağlama nedeniyle okula götürmezsen, bir daha götüremezsin" telkinleri arasında gidip gidip geldim. Bu arada birkaç gün orada öğlen uykusuna dalan Zeyno da, ağlamalara ek olarak orada uyumaya direnmeye başladı...

"Merak etmeyin, içerde sürekli ağlamıyor. Oyunlara katılıyor, yemeğini de yiyor" diyordu Tülay Hanım. Bu içimi rahatlatıyordu ama kapalı kapılar ardında olanları görememek ve Zeyno'nun hali içime kurt düşürüyordu. Hiç düşünmeden Güvem Hanım'ı aradım. Çünkü tam da onun dediği gibi olmuştu durum; ilk gün hiç sorun çıkarmayan Zeyno sonra zıvanadan çıkmıştı. "Ağlıyor, hem de çok" dedim. Orda uyudu mu hiç?" diye sordu; "evet". Peki tuvalet durumu ne alemde?" dedi. "Sorun yok" dedim. "O zaman siz bu işi yırttınız" dedi. Normal ve beklenen bir durumdu bizimkisi ve onun da söylediğine göre geçecekdi...

Benim için değeri büyük bu açıklamanın üstüne ağlamaların şiddeti de biraz olsun azalınca, ben de bu yoldan dönmemeye karar verdim... Ağlaya zırlaya devam ettik. Bu süre içinde gösterdiğim sabra ise hala şaşıyorum!

2 haftanın sonunda bi akşam annemler bize geldiler. Annem Zeyno'nun tırnaklarındaki boyaları sorunca "okulda olmadı, evde boyama yaparken oldu" diye yanıt verdi bizimki. Bunun üzerine annem "aaa, sen okula mı başladın?" diye sordu. Bu tiyatrovari konuşmanın sonunda Zeyno koşarak anneannesine okulda yaptığı boyamaları ve elişilerini gösterdi. O akşamın konusu Zeyno'nun okuluydu. Arkadaşlarını, öğretmenlerini anlatıp, anneanne, dede ve dayıdan bol bol övgü aldı Zeyno.

Okul hayatının 3. haftası başlarken, Pazartesi sabahı gözünü açar açmaz "anne bugün okula gidecek miyim?" diye sordu. Başıma gelecekleri bildiğimden, derin bir nefes alıp, kararlı bir sesle "evet" dedim. Beklenen ağlama ve yalvarmaların yerine "tamam" lafı çıkıverdi Zeyno'nun ağzından. Şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açılan ben anlamsız anlamsız Zeyno'nun yüzüne bakarken, O sanki gece sihirli bir değnek değmişçesine sakince yataktan inip, odaya doğru yürümeye başladı. Giyinirken hiç ağlamadı, saçını tararken hiç ağlamadı, yolda hiç ağlamadı... ve sınıfına girerken hiç ağlamadı.

Ve böylece 3. hafta itibariyle okula gitmemek için ağlama faslı kapanmış oldu. Son durumumuz ise şu:

Hala her sabah "anne bugün okula gidecek miyim?" diye soruyor. "Evet" yanıtını alınca pek de memnun olmuyor ve "ben okula gitmiycem" diye bi mızırdanma yoklaması çekiyor ama sonunda ağlamadan okula gidiyoruz. Öğretmeni kapıyı açar açmaz içeri girip, onunla sohbete başlıyor. Artık okulda olanlarla ilgili daha çok şey anlatıyor evde. Okul arkadaşlarından bazılarını daha çok seviyor. Şimdilik yarım gün gidiyor okula; sabah 09:30 - 13:00... Eğer sorun çıkarmazsa ilerleyen dönemde yavaş yavaş süreyi uzatacağım. Ama temkinliyim bu kez... Acele etmeyeceğim, yeni bir krize mahal vermeyeceğim...

Doğup, büyüdüğü Ada'yı, oradaki yaşantıyı bırakma krizi ile okul hayatına, dolayısıyla kurallara uyma krizini aynı anda yaşadı Zeyno. Ve bu ona düşündüğümden daha ağır geldi. Ama atlattı. En azından önemli bir bölümünü.

Artık Zeyno bir öğrenci, ben de bir veliyim. Bakalım zaman bizim için ne gösterecek?

* Fotoğraf: 25 Eylül 2010, Heybeliada... 1. okul haftasının sonu