En son buraya not düştüğüm 8 Mayıs’tan bu yana ne oldu? Çok şey oldu elbette yine. Şimdi aklımda kalanları, özellikle de yaz tatilini hızla özetleyeceğim. Bu kez az yazı, çok fotoğraf...
Zeyno’nun okulu Haziran’ın sonuna kadar açıktı. Gündüzleri okula gitti geldi; gün boyunca arkadaşlarıyla birbirine doyamadıklarından akşamları da evlerde toplandılar.
Bu yıl Temmuz ayında İstanbul’daydık. Hızlı geçti ama günler. Osman Uluslararası Psikoloji Kongresi için Cape Town’dayken, biz de annemlerde kaldık. Zeyno anneanne evinin keyfini sürdü, ben de tatil öncesi işleri toparladım. Ve tam da bu dönemde, Zeyno tamamen kendi isteğiyle saçlarını kısacık kestirdi.
Kısa bir süre öncesine kadar "ben saçımı Rapunzel kadar uzatıcam" diyen Zeyno, saçlarını kendi isteğiyle kısacık kestirdi...
Yaz tatilimiz daha önceki yıllara göre daha kısa ama hızlıydı.
Bu yaz başı araba alınca, İzmir’e bu kez uçakla değil arabayla yollandık. Bir gecelik molanın ardından Marmaris’teydik.
"Anneee... bak su balesi yapıyorummmm!"
En içten gülüş
Aksaz’daydık. Ada’dan arkadaşlarımız Nilüfer’ler de bizimle aynı dönemde kampta olunca, Zeyno’nun bu yazki arkadaşı Eralp oldu.
Erlap&Zeynep
Akşamın olmazsa olmazı trambolin...
Bir başka olmazsa olmaz dondurma. Bu yıl kaymaklı, çikolatalı, çilekli...
Ege&Zeynep
"Anne, bu büyüyünce benim olabilir mi?" sorusunun son istek parçası
Kamp bitiminde Datça’daydık. Adresimiz yine aynı olunca (Ovabükü-Gültekin Pansiyon), Zeyno burada da, tıpkı geçen yılki gibi Zeren’le (ve pansiyondaki diğer çocuklarla) arkadaşlık etti.
Hamak keyfi - Ovabükü
Denize doğru - Ovabükü
Ova'da son gün - Hato'nun bahçesi
Datça’daki günleri de tamamlayınca İzmir’e, babanne evine döndük. Biz gezerken, Zeyno yine kendi isteğiyle evde kaldı. Sanırım evde kalmak, o kadar sıcakta yollarda ya da sokakta olmaktan daha iyi geldiğinden?! Bu arada babanneyle mantı yaptı, çamaşır astı ve hatta camiye gitti...
Birlikte olduğumuz günlerin ikisinde Çeşme üzerinden Sakız’a geçtik. Süleyman-Mehtap ve Dilara da bizimle Sakız’a gelince, hepimizin keyfi iyice arttı. Zeyno, yorulduğu yerde Dilara ablasıyla takıldı, biz kızlar güneş battı diye denize girmezken, o babasıyla ve Süleyman’la denize dalıverdi... Eğer “tiropita” (peynirli börek) olmasa Sakız’da ne yiyecekti bilmiyorum? Gittiğimiz her yerde bu böreklerden ve cacık yedi. Üstüne de dondurma tabii...
Gün batımında deniz keyfi - Chios (Sakız)
Mesta - Chios (Sakız)
Mesta - Chios (Sakız)
İzmir’deyken, bir gün de Karaburun tarafına gittik beraber. Köylerde gezindik, denizi seyrettik, Arca’nın “koca nene”sini ziyaret ettik, yeni hayaller kurduk...
Bayram’ın ilk gününü de İzmir’de geçirdikten sonra döndük evimize. Şimdilerde Boğaz’ın keyfini çıkarıyoruz yine. Her fırsatta sahildeyiz. Ve okulların açılması için gün sayıyoruz...
Not 1: 8 Eylül itibariyle Zeyno 60 aylık oluyor. Yani okul için mecburi yaşta değil. Benim de henüz 60 aylıkken onu ilkokula göndermek gibi bir niyetim yok (hiç de olmadı). Hem de ilkokula başlama yaşı konusunda ortalık bu kadar karışıkken!
Not 2: Tatilden önce Zeyno öksürmeye başlayınca, bu bahaneyle Hilal Hanım’a gittik. Bu kontroldeki son ölçüme göre, Temmuz 2012 itibariyle boyu 113 cm, kilosu ise 23 kg. Hilal Hanım’ın yorumu: “Boy iyi, kilo üst sınırda”. Benim düşüncem: “Karbonhidratları biraz daha kontrol altına almalı sanırım?”
8 Mayıs 2012 Salı
Bir gösteri daha
3,5 aydır yazmamam, kaydetmeye değer bir şey olmadığından değil, çok şey olduğundan! Hızla akıp giden zamandan, hiç bitmeyen işlerden... Yine de şanslıyız ama biz. İstanbul'u, hem de İstanbul'un ortasında sakince yaşıyoruz. Tamam, itiraf edeyim, biraz da tembellikten yazamamam. Sahilde yüzümü yalayan rüzgar-güneş ikilisini bırakıp eve çıkamamamdan mesela... Akşam film izlemekten vazgeçemediğimizden mesela... Haftasonları ailece öğle uykusu kaçamaklarından vazgeçememekten mesela...
Ama gecikmeli de olsa 23 Nisan gösterisini kayde geçmeden olmaz.
İlayda&Zeynep
19 Nisan'da, okulun girişindeki salonda yapıldı 23 Nisan gösterisi. Yılsonu gösterisi ile birleştirildiğinden de oldukça kapsamlıydı. Zeynep de biz de, daha önceki tecrübelerimizden rahattık ama yine de heyecanlandık tabii. Gururlandık, hislendik...
Balıkkkk... balıkkkk...
Mutlu Şirine
Dansçı Şirine
Dans... dans... dans...
Bu seneki gösteri de benim de görevim vardı. Okulun bu seneki tek mezunu İlayda'nın annesi "ben konuşamam" deyince, veli konuşmasını ben yaptım kürsüde. Ve şöyle dedim:
"Yaklaşık olarak, bundan 1,5 sene önce kadardı. 2010 yılının Eylül ayı... Zeynep’i iki gözü iki çeşme teslim ettiğimde, kapanan mavi kapının önünde öylece kalakalmıştım. Bu andan sonra tam 2 hafta boyunca, Zeyno “okula gitmeyeceğim” diye ağladı. Hem de ne ağlama; geceli-gündüzlü! Bu işten vazgeçmekle – devam etmek arasında gittim gittim geldim bende. Bu konuda gördüğüm, bulduğum her yazıyı okuyordum... bu konuda benden tecrübeli herkesle konuşuyordum... Kiminde içimde kalmış son bir parça cesaret de kırıldı, kiminde yüreklendim. Ve işte bu dönemdeki en büyük cesaret kaynaklarım, şu anda da bizimle olan 4 isimdi. Tülay öğretmen, Emine öğretmen, Tuğba öğretmen ve Ayşe Hanım. Onlar ağzına süt koymayan, 4 çeşit yemek dışında her türlü yemeği reddeden, istemediği her olay karşısında “annemi arayın diyorum size!” diye ağlayan Zeynep’le uğraşmaktan bıkmadıkları gibi beni de yüreklendirdiler. Böylece Zeynep okullu olmaya alıştı, ben de veli.
Ben kendi öğrenim tecrübemden biliyorum ki, bir çocuğun okulu-okumayı sevip sevmemesi, okulunun fiziki şartlarına değil, öğretmenlerine bağlı. Evet, okulumuzun bazı fiziki eksikleri var. Keşke daha bol pencereli, daha büyük oyun alanlı bir yer olsaydı. Bunlar olamadığı gibi, bu sene öğrenim yılı başlarken, oyun odasından vazgeçilmek zorunda bile kalındı. Ama bir an bile düşünmedik Zeynep’in başka bir okula gitmesini. Çünkü o öğretmenlerini seviyordu. O yokken odasında gizli gizli dans ettikleri Tülay öğretmenini, hiç anlamadığı bir şeyler konuşarak insanlarla anlaşabildiği için hayran olduğu Emine öğretmenini, uzun saçları nedeniyle prensese benzettiği Tuğba öğretmenini... Bir de Ayşe Teyzemiz var ki, onun hakkını da asla ödeyemeyiz. Zeynep’in evde hala yemeyi reddettiği yemekleri okulda iştahla mideye indirdiğini söyleyeyim, siz gerisini düşünün artık. Öyle ki, Ayşe Teyze’nin tarçını bile evdekinden daha güzel.
Aslında bir veda konuşması değil benim ki. İnşallah seneye de burada olacağız. Şu sıralar 4+4’lerle aklımızı karıştırıyorlar ama ben kararımdan o kadar eminim ki! Zeynep, seneye de burada, sevdiği yerde olacak. Tıpkı bu sene yaptığı gibi, okula gelirken ağlayan yeni arkadaşlarını “ağlama, annen gelecek” diye teselli edecek ve bana “neden ağlıyorlar hiç anlamıyorum?” diye anlatacak okul çıkışı. Ve umuyorum ki, hayatı boyunca bu dönemini güzel anılarla hatırlayacak.
Ben burayı, burası sayesinde tanıştığım insanları, edindiğim dostları hiç unutmayacağım.
Bu çatı altında, Zeynep’e ve arkadaşlarına emeği geçen herkese bu vesileyle tekrar teşekkürler."
Ama gecikmeli de olsa 23 Nisan gösterisini kayde geçmeden olmaz.
İlayda&Zeynep
19 Nisan'da, okulun girişindeki salonda yapıldı 23 Nisan gösterisi. Yılsonu gösterisi ile birleştirildiğinden de oldukça kapsamlıydı. Zeynep de biz de, daha önceki tecrübelerimizden rahattık ama yine de heyecanlandık tabii. Gururlandık, hislendik...
Balıkkkk... balıkkkk...
Mutlu Şirine
Dansçı Şirine
Dans... dans... dans...
Bu seneki gösteri de benim de görevim vardı. Okulun bu seneki tek mezunu İlayda'nın annesi "ben konuşamam" deyince, veli konuşmasını ben yaptım kürsüde. Ve şöyle dedim:
"Yaklaşık olarak, bundan 1,5 sene önce kadardı. 2010 yılının Eylül ayı... Zeynep’i iki gözü iki çeşme teslim ettiğimde, kapanan mavi kapının önünde öylece kalakalmıştım. Bu andan sonra tam 2 hafta boyunca, Zeyno “okula gitmeyeceğim” diye ağladı. Hem de ne ağlama; geceli-gündüzlü! Bu işten vazgeçmekle – devam etmek arasında gittim gittim geldim bende. Bu konuda gördüğüm, bulduğum her yazıyı okuyordum... bu konuda benden tecrübeli herkesle konuşuyordum... Kiminde içimde kalmış son bir parça cesaret de kırıldı, kiminde yüreklendim. Ve işte bu dönemdeki en büyük cesaret kaynaklarım, şu anda da bizimle olan 4 isimdi. Tülay öğretmen, Emine öğretmen, Tuğba öğretmen ve Ayşe Hanım. Onlar ağzına süt koymayan, 4 çeşit yemek dışında her türlü yemeği reddeden, istemediği her olay karşısında “annemi arayın diyorum size!” diye ağlayan Zeynep’le uğraşmaktan bıkmadıkları gibi beni de yüreklendirdiler. Böylece Zeynep okullu olmaya alıştı, ben de veli.
Ben kendi öğrenim tecrübemden biliyorum ki, bir çocuğun okulu-okumayı sevip sevmemesi, okulunun fiziki şartlarına değil, öğretmenlerine bağlı. Evet, okulumuzun bazı fiziki eksikleri var. Keşke daha bol pencereli, daha büyük oyun alanlı bir yer olsaydı. Bunlar olamadığı gibi, bu sene öğrenim yılı başlarken, oyun odasından vazgeçilmek zorunda bile kalındı. Ama bir an bile düşünmedik Zeynep’in başka bir okula gitmesini. Çünkü o öğretmenlerini seviyordu. O yokken odasında gizli gizli dans ettikleri Tülay öğretmenini, hiç anlamadığı bir şeyler konuşarak insanlarla anlaşabildiği için hayran olduğu Emine öğretmenini, uzun saçları nedeniyle prensese benzettiği Tuğba öğretmenini... Bir de Ayşe Teyzemiz var ki, onun hakkını da asla ödeyemeyiz. Zeynep’in evde hala yemeyi reddettiği yemekleri okulda iştahla mideye indirdiğini söyleyeyim, siz gerisini düşünün artık. Öyle ki, Ayşe Teyze’nin tarçını bile evdekinden daha güzel.
Aslında bir veda konuşması değil benim ki. İnşallah seneye de burada olacağız. Şu sıralar 4+4’lerle aklımızı karıştırıyorlar ama ben kararımdan o kadar eminim ki! Zeynep, seneye de burada, sevdiği yerde olacak. Tıpkı bu sene yaptığı gibi, okula gelirken ağlayan yeni arkadaşlarını “ağlama, annen gelecek” diye teselli edecek ve bana “neden ağlıyorlar hiç anlamıyorum?” diye anlatacak okul çıkışı. Ve umuyorum ki, hayatı boyunca bu dönemini güzel anılarla hatırlayacak.
Ben burayı, burası sayesinde tanıştığım insanları, edindiğim dostları hiç unutmayacağım.
Bu çatı altında, Zeynep’e ve arkadaşlarına emeği geçen herkese bu vesileyle tekrar teşekkürler."
23 Ocak 2012 Pazartesi
2011 biterken, 2012 başlarken...
Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü - Uygulama Anaokulu - Sene sonu gösterisi
Hızlı bitirdik 2011’i. Son haftaya bir sene sonu gösterisi ile bir de doktor kontrolü sığdırdık. İlki kadar heyecanlı değildi yılsonu gösterisi biz “tecrübeli” veliler için. Kırmızılar içindeki çocuklarımıza baktıkça, sık sık bir sene öncesini hatırlayıp, duygulandık ama. Yılı bitirmeden, yeni “bulduğumuz” Prof. Dr. Yonca Nuhoğlu’nu, kontrol amacıyla bir kez daha ziyaret ettik. Ve “büyük” kararı verdik!
2012’ye, biraz üşüyerek ama keyifle girdik. Pınar’larla, bizim evde yedik, içtik, sohbet ettik. Mezelere ve sohbete getirdikleri “altın” rengi rakıyı kattık, kapıda nar patlattık, “firesiz” yeni yılın ilk dakikalarını bekledik, karşı yakadaki havai fişek gösterilerini izledik; çocukları artık 5 yaşa doğru yaklaşmış iki aile olarak, sakin ve huzurla karşıladık 2012’yi.
Yılbaşı gecesinden bir enstantane - Duru ve Zeyno, daha önce, çok sık olmasa da, çeşitli yaşlarında, farklı ortamlarda defalarca bir araya gelmişlerdi. Genel olarak hep uyumluydular ama nedense yıldızları tam olarak barışamıyordu. Bu nedenle biraz endişeliydim aslında ben bu geceden. Çıkabilecek "arıza"lara da hazırlıklıydım. Ama utandırdılar beni. Tüm gece, neredeyse yanımıza hiç uğramadan, keyifle vakit geçirdiler. Hem de havaifişeklerin hatrına, saat 24:00'e kadar, uykusuzluğa kafa tutarak!
Alınan “büyük” karar nedeniyle Zeyno yılbaşından sonra okula gitmedi. Ve yeni yılın sadece 6 gününü geride bırakmışken geniz etiyle vedalaştı. Bu geniz eti ve bademcik konusu, çocuklar için oldukça “derinnn” bir mevzuu. Bu satırları okuyan her bir kişinin farklı farklı yorumlar yaptığını biliyorum. “Zeyno büyüyünce küçüklürdü, niye aldırdınız?” diyenler de vardır, “genel anestezi almasına değdi mi?” diyenler de... “Gerekli ki, vücutta var” diyenler de, “iyi ki aldırdınız, çok rahat edecek” diyenlerde... Bunları ve çok daha fazlasını onlarca kez duydum çünkü. Ama dedim ya, derin bir mevzu bu. Ayrıca, uzun bir şekilde yazacağım (daha doğrusu yazmak istiyorum) bu konuyu. Şimdilik acele ve iyice ikna olup, gerekliliğine inanmadan karar vermediğimizi söyleyeyim yeter.
Ameliyattan sonra, doktorun “bir süre enfeksiyonlardan uzak kalsa iyi olur” uyarısına, evde yarım yamalak yanan kaloriferleri de ekleyip, anneanne evine göç ettik. O gün bugündür Erenköy’deyiz.
Bi - gu - di! "Ama kıvırcık yapmadı bu saçımıııı!!!"
Zeyno açısından durum süper! Bigudinin ne demek olduğunu öğrenip, bir de saçlarını sardırdı anneannesine. Takma kirpik taktırıp, ayna karşısında dans etti. Anneanneyle pazara gidip incik boncuk aldı. Topuklu ayakkabı giyip, tıkır tıkır yürüdü. Sıcacık banyoya anneanneyle girip, saatlerce suyla oynadı. Hemen alttaki kuaföre inip, kendi isteğiyle saçlarını kestirdi. Hamur açtı, erişte kesti. Akşamları dayısına cilve yaptı, dedesiyle sarılıp televizyon izledi. Lezzetli anneanne yemeklerini yiyip, göbeğini biraz daha büyüttü. Beş çayına alıştı, çaya bisküvi batırmanın tadına vardı. Yürüyerek 10 dakika mesafede sinema olunca, vizyona giren tüm animasyonları izledi.
Sömestr tatili bitene kadar buradayız herhalde. Evi özlediğinin farkındayım ama “ne yardan ne serden” durumlarında.
Bu arada geçen Cuma, yani tatilden önceki son okul gününde, öğlen okuluna gitti. Kapının açılmasıyla içeri fırlaması bir oldu. Üçüncü kez karne aldı (ilk ikisi geçen senekiler). Bir de gelişim raporu verdiler karneyle birlikte. Her şey yolunda görünüyor. O yokken yapılan bazı etkinlikleri ödev. Şu sıralar harıl harıl “9” çalışıyor...
28 Kasım 2011 Pazartesi
Dersimiz Dilbilgisi
Son günlerdeki ev halleri: Boya boya boya... Çiz çiz çiz...Keçeli kalemle, pastel boyayla, kuru boyayla, sulu boyayla... Kağıtları, resim defterini, masanı, sandalyeni...
Her gün saatlerce bu işi yaptığım yetmiyormuş gibi, meslek hastalığına tutulup, elime aldığım dergiyi-kitabı sıradan okuyamadığım yetmiyor muş gibi... Bir de Zeynep’in soruları başladı:
Birkaç akşam önce... yatakta... Zeyno uykuya dalmadan 5-10 dakika önce
Z: Bebe artık çişi gelince abisine söyleyecek
Z: Bebe artık çişi gelince abisine söyleyeCEK
Z: Anne! “cek” demesi doğru mu?
A: Anlamadım?
Z: Pepe’nin “cek” demesi doğru mu?
A: Doğruuu... Yani bebe henüz söylememiş, biraz zaman geçince söyleyecekmiş...
Z’’nin anlamamış bakışları üzerine
A: Yani konuşacak, yazacak, oynayacak gibi... Anladın mı?
Z: Ama “artık” diyor...
A: Eee?
Z: O zaman “cek” dememeli!
A: Ne demeli?
Z: “yor” demeli. Bebe artık çişi gelince abisine söylüyor...
A: !!!!
İşin içinden çıkamayan anne cevabı:
A: Hadi artık yatalım, geç oluyor.
**
Geçen Pazar akşamı... yine yatakta... yine Zeyno uykuya dalmadan 5-10 dakika önce... O gün baba-kız gittikleri kitapçıdan alınan yeni kitabı okuyacağım.
A: Kitabın adı Winnie’nin sepeti
Z: Ama Winnie’nin sepetleri olmalı!
A: Neden? Bak kapaktaki resimde Winnie’nin elinde bir tane sepet var.
Z: Evet ama Winnie’e arkadaşları için bir sürü sepet hazırlayacak. Babam kitapçıdayken okumuştu bu kitabı bana.
A: !!!
**
Şu sıralar kelimelere sarmış durumda Zeyno. Duyduğu ve anlamını bilmediği her kelimeyi mutlaka soruyor:
Osman: Resmin muhteşem olmuş
Z: Muhteşem ne demek baba?
**
Z: Sen neden pijamalarını giymedin anne?
A: Bilmem, üşendim galiba
Z: Üşenmek ne demek anne?
**
Dil sürçmelerini, yanlış söylenen kelimeleri de hemen fark edip, düzeltiyor... Bakalım, gidişat nereye?
14 Kasım 2011 Pazartesi
Geçen 2 ayda...
17-18 Eylül'de gittiğimiz kampı yazmışım, döndükten 3 gün sonra ve stop. Öylece kalmış bu sayfa. Hiç mi yazmaya değer bir şey olmadı geçen 2 aya yaklaşın sürede? Hem de o kadar çok şey oldu ki! İşte bu olanlardan yazamıyorum belki de?! Ha bugün ha yarın derken, akıp gidiyor zaman. Bir sürü şey de ertelene ertelene öylece kalıyor.

09 Ekim 2011 - SALT Beyoğlu - Tohum Atölyesi
Şimdi aklımda kalanları (daha doğrusu aklıma şu anda tekrar gelecekleri) yazmalıyım hızla. Çünkü her zamanki gibi vaktim az, yapacak işim çok! Sırf daha da uzamasın diye bu ara, sonu hiç gelmeyen yapılacak işler listesinde üst sıralara taşıdım buraya yazma işini.
Zeyno için en önemlisi, son yazdığımdan bu yana okulunun açılmış olması. Uzunnnn ve doluuuu yaz tatili 19 Eylül'de bitti. Kamp sayesinde yeni uyku düzenine geçişte hiç problem yaşamadık. 18 Eylül Pazar akşamı itibariyle yatış 21:00, sabah kalkış 08:30. Uykular artık deliksiz ve çişsiz!
İlk günler mızırdandı tabii. Kolay mı, geç yatıp geç kalkma fasılları, deniz, havuz, sokak gezmeleri, istediğin zaman çizgi film izleme, seyahatler, akşam gezileri... hepsi bir anda bitti. Yine kurallar, erken yatıp erken kalkmalar başladı. Ağlama yok ama bu sene. Zaman zaman "okuldayken seni çok özlüyorum" diyor, o kadar. Bu sene "büyük grubu"nda olduğu için de çok gururlu. Ve biraz ukala. Artık kendinden küçük çocuklarla muhattap bile olmuyor.

Zeyno'nun okulu çatı katında yani onlara ait bir bahçeleri yok. Ama güzel havalarda yandaki parka iniyorlar...

Bıyıklı Zeyno

Okul arkadaşları - Soldan sağa İlayda, Zeynep, Tuana, İklim

İyi Cüceler Kitabevi'ne okul gezisi - Bir gün önce anneden ve anneanneden alınan harçlıkla tek başına kitap alışverişi
Şu sıralar her türlü boya ve boş kağıtlar favorisi. Evde kesiyor, boyuyor, yapıştırıyor. Resimlerde önemli ölçüde gelişme var. Artık çizdiği figürün ne olduğu net olarak anlaşılıyor. Soyut çalışmalara da en renkli haalleriyle devam...
"Anne deney yapmam lazım" ağzından düşürmediği cümle. Bir pet şişeye su doldurup, bunu nasıl renklendireceğini düşünüyor mesela. Kakaoyla kahverengi, pul biberle pembe... Ama "deney"in ne olduğunu tam kavrayabilmiş değil aslında. Onun için bi kağıdı makasla kırpmak da deney mesela. Bu deney lafı da, TV'de severek izlediği "arka bahçede bilim" programından takılma galiba?

Annenin evde olmadığı bir akşam babayla kek yapmaca
Sağlık durumu, şimdilik geçen seneye göre daha iyice. Yine de geçen ay yaşadığımız hafif sorunu kuşburnu çayı, pekmez, tavuk suyuna çorba, taze sıkılmış meyve suyu ile atlatamayınca Hilal Hanım'ın yolunu tuttuk. Genel durumu iyiydi ama geçen seneki sorun yine başgöstermişti: geniz akıntısı ve tıkalı burun. Bu nedenle antibiyotik şurup, kahverengi damla, alerji şurubu, fısfıs ve kahverengi damlasının yer aldığı meşhur reçeteyle ayrıldık ordan. Bu kış da fısfısa ve alerji şurubuna devam! Bu kontrolün en şaşırtıcı tarafı ise ölçümlerdi. Yaz tatilindeki köy havası ve deniz havası Zeyno'ya yaramış olmalı ki, boyu 5 ayda tam 4 santim uzayarak 109 olmuş. Kilosu da 19.700. Kısalan ve daralan kıyafetlerin nedeni de buymuş!
Bundan sonra yazacaklarım 4 yaş kızlarının genel özelliği galiba. Çünkü hepsi aynı model.
Şıkırtı, parlak pul, payet, sim vs hala gözdesi. Saçlar mümkün olan her durumda açık, taçlar çiçekli, fiyonklu. Ruj (parlatıcı) elden düşmüyor, bulduğu her aynanın önünde dans ediyor. Erkek cinsine karşı genel bir sinir olma durumu var. Öyle ki, baba bile alıyor bu sinirden nasibini. Kızlarla kıkırdama son safhada. Bu seneki kankası (kıkırdama, kulaktan kulağa fısırdaşma arkadaşı) ise İlayda. Dil pabuç kadar. "Niyeymiş!", "Hiç de değil!" gibi çemkirmelere ek olarak "kuralları hep siz koymak zorunda değilsiniz!" gibi isyankar tavırlar da başladı. Türkçe'yi çok iyi kullanması da artı bir güç veriyor bu konuda ona. Tecrübeliler "ilk ergenlik" diyorlar bu isyankar tavırlara. Yavaş, hem de çok yavaş. İşine gelmeyen şeyleri ise duymuyor. Bazen defalarca söylemek gerekiyor aynı şeyi.

09 Kasım 2011 - Kurban Bayramı - Altınkum Plajı
Anneliğimin ilk günlerinden bu yana, anlama çabalarımla sürekli beynimin içinde ses veren "neden?"lerim hala işbaşında. Bazen çok iyi anlıyorum Zeynep'i, bazen hiç!
Şu sıralar hızla büyüdüğünü daha bi iyi fark ediyorum ama. Hem boyutundan, hem ettiği laflardan hem olaylara verdiği tepkilerden. Zeynep artık ergenliğe doğru koşar adımlarla ilerleyen bi çocuk.

09 Kasım 2011 - Kurban Bayramı - Rumelikavağı iskelesi
09 Ekim 2011 - SALT Beyoğlu - Tohum Atölyesi
Şimdi aklımda kalanları (daha doğrusu aklıma şu anda tekrar gelecekleri) yazmalıyım hızla. Çünkü her zamanki gibi vaktim az, yapacak işim çok! Sırf daha da uzamasın diye bu ara, sonu hiç gelmeyen yapılacak işler listesinde üst sıralara taşıdım buraya yazma işini.
Zeyno için en önemlisi, son yazdığımdan bu yana okulunun açılmış olması. Uzunnnn ve doluuuu yaz tatili 19 Eylül'de bitti. Kamp sayesinde yeni uyku düzenine geçişte hiç problem yaşamadık. 18 Eylül Pazar akşamı itibariyle yatış 21:00, sabah kalkış 08:30. Uykular artık deliksiz ve çişsiz!
İlk günler mızırdandı tabii. Kolay mı, geç yatıp geç kalkma fasılları, deniz, havuz, sokak gezmeleri, istediğin zaman çizgi film izleme, seyahatler, akşam gezileri... hepsi bir anda bitti. Yine kurallar, erken yatıp erken kalkmalar başladı. Ağlama yok ama bu sene. Zaman zaman "okuldayken seni çok özlüyorum" diyor, o kadar. Bu sene "büyük grubu"nda olduğu için de çok gururlu. Ve biraz ukala. Artık kendinden küçük çocuklarla muhattap bile olmuyor.
Zeyno'nun okulu çatı katında yani onlara ait bir bahçeleri yok. Ama güzel havalarda yandaki parka iniyorlar...
Bıyıklı Zeyno
Okul arkadaşları - Soldan sağa İlayda, Zeynep, Tuana, İklim
İyi Cüceler Kitabevi'ne okul gezisi - Bir gün önce anneden ve anneanneden alınan harçlıkla tek başına kitap alışverişi
Şu sıralar her türlü boya ve boş kağıtlar favorisi. Evde kesiyor, boyuyor, yapıştırıyor. Resimlerde önemli ölçüde gelişme var. Artık çizdiği figürün ne olduğu net olarak anlaşılıyor. Soyut çalışmalara da en renkli haalleriyle devam...
"Anne deney yapmam lazım" ağzından düşürmediği cümle. Bir pet şişeye su doldurup, bunu nasıl renklendireceğini düşünüyor mesela. Kakaoyla kahverengi, pul biberle pembe... Ama "deney"in ne olduğunu tam kavrayabilmiş değil aslında. Onun için bi kağıdı makasla kırpmak da deney mesela. Bu deney lafı da, TV'de severek izlediği "arka bahçede bilim" programından takılma galiba?
Annenin evde olmadığı bir akşam babayla kek yapmaca
Sağlık durumu, şimdilik geçen seneye göre daha iyice. Yine de geçen ay yaşadığımız hafif sorunu kuşburnu çayı, pekmez, tavuk suyuna çorba, taze sıkılmış meyve suyu ile atlatamayınca Hilal Hanım'ın yolunu tuttuk. Genel durumu iyiydi ama geçen seneki sorun yine başgöstermişti: geniz akıntısı ve tıkalı burun. Bu nedenle antibiyotik şurup, kahverengi damla, alerji şurubu, fısfıs ve kahverengi damlasının yer aldığı meşhur reçeteyle ayrıldık ordan. Bu kış da fısfısa ve alerji şurubuna devam! Bu kontrolün en şaşırtıcı tarafı ise ölçümlerdi. Yaz tatilindeki köy havası ve deniz havası Zeyno'ya yaramış olmalı ki, boyu 5 ayda tam 4 santim uzayarak 109 olmuş. Kilosu da 19.700. Kısalan ve daralan kıyafetlerin nedeni de buymuş!
Bundan sonra yazacaklarım 4 yaş kızlarının genel özelliği galiba. Çünkü hepsi aynı model.
Şıkırtı, parlak pul, payet, sim vs hala gözdesi. Saçlar mümkün olan her durumda açık, taçlar çiçekli, fiyonklu. Ruj (parlatıcı) elden düşmüyor, bulduğu her aynanın önünde dans ediyor. Erkek cinsine karşı genel bir sinir olma durumu var. Öyle ki, baba bile alıyor bu sinirden nasibini. Kızlarla kıkırdama son safhada. Bu seneki kankası (kıkırdama, kulaktan kulağa fısırdaşma arkadaşı) ise İlayda. Dil pabuç kadar. "Niyeymiş!", "Hiç de değil!" gibi çemkirmelere ek olarak "kuralları hep siz koymak zorunda değilsiniz!" gibi isyankar tavırlar da başladı. Türkçe'yi çok iyi kullanması da artı bir güç veriyor bu konuda ona. Tecrübeliler "ilk ergenlik" diyorlar bu isyankar tavırlara. Yavaş, hem de çok yavaş. İşine gelmeyen şeyleri ise duymuyor. Bazen defalarca söylemek gerekiyor aynı şeyi.
09 Kasım 2011 - Kurban Bayramı - Altınkum Plajı
Anneliğimin ilk günlerinden bu yana, anlama çabalarımla sürekli beynimin içinde ses veren "neden?"lerim hala işbaşında. Bazen çok iyi anlıyorum Zeynep'i, bazen hiç!
Şu sıralar hızla büyüdüğünü daha bi iyi fark ediyorum ama. Hem boyutundan, hem ettiği laflardan hem olaylara verdiği tepkilerden. Zeynep artık ergenliğe doğru koşar adımlarla ilerleyen bi çocuk.
09 Kasım 2011 - Kurban Bayramı - Rumelikavağı iskelesi
21 Eylül 2011 Çarşamba
Menekşe Yaylası Kampı
Sevmem ben aslında öyle çadır, kamp işlerini. Lüks düşkünü değilimdir ama gittiğim yerde, akşam başımı koyacak bir yatak, küçücük de olsa temiz bir banyo ararım. Bu kadarı yeter bana!
İşte bu nedenle, sadece bir kez (o da evliliğimizin ilk yıllarında) Osman’ı kıramayarak, kamp yapmayı denemişliğim var. O da daha önceden planlanamayan bir bayram tatilini değerlendirmek için son anda sanal alemde gezinirken bulduğum bir turla. Birbirini hiç tanımayan insanlar (ki hepsi çocuksuzdu), 2 günlüğüne Yedigöller’e gitmiştik. Bol bol yürümüş ve çadırda kalmıştık. Bu deneyimden aklımda kalan: Hiç uyumadığım bir ilk gece ile bu uykusuzluğa eklenen kilometrelerce yürüyüş sayesinde, deliksiz uyuduğum ikinci gece. Hoşlanmamıştım! Osman’ın gönlü olmuştu ve bir daha denemeyecektim!
Kampa Gidelim mi Baba’nın yani Ayça ve Alpay’ın Menekşe Yaylası Çocuk Kampı çağrısını okuduğumda, hızla yukarıda yazdıklarım geçti aklımdan. Sonra da Zeyno’nun Bolu – Seben’deki kampta ne kadar eğlendiği. Alpay, çocuklar ve doğa... Daha önce deneyimlemiştik bu üçlüyü. Sonuç harikaydı! Yine gitmek istiyordum... Ama ya çadırda kalma işi?! Kafamda düşünceler böyle git-gel yaptığından, hemen cevap yazamadım Ayça’ya.
Sonra, bir akşam... Pınar’larda akşam çayı içerken... Birden bu konu açıldı. Pınar da okumuştu yazıyı. Biraz Bolu’dan bahsettim ona. “E o zaman gidelim birlikte” dedi. Bir an eşlerle gözgöze geldik ve vazgeçmemek için hemen Ayça’yı aradık. “4 büyük, 2 çocuk kampa katılıyoruz!”
Bu karardan sonra garip şekilde rahatladım. Zeyno’ya kampa gideceğimizi, çadırda kalacağımızı anlattım. O heyecanla kaç kez yatıp kalktıktan sonra “çadıra” gideceğimizi sayarken, ben de Ayça’nın listesindeki eksikleri tamamladım. Zeyno için düdük, matara... Kışlıklardan polar, bere... Yemek için yanımıza sucuk, sandviç malzemesi... Çadır, uyku tulumu ve matları Ayça’lardan alacaktık zaten...
17 Eylül sabahı, erkenden yoldaydık. Ön koltuklarda babalar, arka koltukta anneler ve uyku mahmuru kızlar. 45 dakika sonra buluşma noktasındaydık. Galiba hiç fire yoktu. İzmit’teki Outlet’in bahçesi, kampa katılacak 25 araba, birbiriyle selamlaşan aileler ve onlarca çocukla doluvermişti.
Liste tamamlanınca konvoy halinde yeniden koyulduk yola. Bahçecik üzerinden, biraz sarsıntılı ve tozlu bir yolu geride bırakarak, çadırları “atacağımız” alana kadar arabayla ulaştık. Büyükler çadırları kurdu, çocuklar bu koca alanın onlara ait olduğuna inanamayarak koşturmaya başladı. “Mahalleler” hazırdı, karınlar doyurulmuştu, sıra yürüyüşteydi. Kalabalık üçe ayrıldı: Kamp alanında kalacaklar (ki bunlar genelde küçük çocuklulardı), yürüyecek çocuklar (birer ebeveynleriyle birlikte) ve çocuğuyla gitmeyen diğer ebeveynlerin oluşturduğu grup.
Kuralı bozup, hem Osman hem de ben Zeyno’nun grubuna katıldık. Benim niyetim Zeyno’ya gözkulak olmak değil, Alpay’ın eğlenceli anlatımlarını dinlemekti. Beni bu kampa asıl getiren de buydu zaten! Çocuklar yürüdü, yeşillerin arasına daldı, böğürtlen topladı, Winnie’nin bahçesini aradı... 2 saat 10 dakika boyunca gıklarını çıkarmadan ormanda dolaştı!
Temiz hava ve bu kadar yürüyüş hepsini pestile çevirmişti. Dönüşte biraz yerlerde yuvarlandıktan sonra, yemeklerini yiyen tüm çocuklar, saat 10 gibi uykuya daldı bile. Yıldızlar gökyüzünü doldurup, ay arkamızdan yükselmeye başlarken derin bir sessizlik ve huzur vardı kampta. Çoğunluk “kapısının” önünde minik gruplar halinde toplanmış, keyif yapıyordu. Bir grup da, çocuklar nedeniyle çadırlardan biraz uzakça bir tepede yakılan ateşin başındaydı.
Hava soğudu, polarlar giyildi. İyice üşünene kadar laflandı ve gece yarısına doğru tulumların içine girilip, uykuya geçildi. Zeyno, Osman’la benim ortamda, kendi tulumunun içinde mışıl mışıl uyuyordu. Sıcacıktı. Ama ben yine uykuya dalamıyordum. Zeminin sertliği ve yastıksız boynumun rahatsızlığından çok, üşüyen ayaklarım uyutmuyordu beni. Kah uyuyarak, kah uyanarak ama çoğunlukla uyanık tamamladım geceyi. Sabahsa, bu uykusuzluğun aksine son derece dinç çıktım çadırdan. Ve garip şekilde mutlu.
Hızla kahvaltılar yapıldı, üstleri gece düşen çiğle ıslanan çadırlar güneşte kurumaya bırakıldı ve yine yürüyüşe çıkıldı. Hem de ne yürüyüş! Yokuşlar çıkıldı, inildi... Yüründü, yüründü... Ve yolun kaybedildiği anlaşıldı. Panik yapıldı mı? Hayır! Çocuklar, Alpay’ın önerisiyle çantalarından çıkardıkları tişörtlerini yerde birleştirip, kendilerine ormanın ortasında bir yer sofrası kurdu. Çantalardaki tüm yiyecekler sofraya kondu. Badem, üzüm, biraz peynir ve ekmek, peynirli börekler, çubuk kraker... Çocuklar tüm bu yiyecekleri afiyetle mideye indirip, enerjilerini topladı. Ve yürümeye devam etti. Tam 3,5 saat boyunca. Sonlara doğru arada sırada “çok yoruldum” diye sızlanarak ama hiç kucağa çıkmadan!
Duru&Zeynep
Sarı Zeynep & Kara Zeynep
Orman sofrası...
Dönüşte çadırlar toplandı, eşyalar arabalara yerleştirildi, toplu fotoğraf çektirildi, vedalaşıldı ve dönüş yoluna geçildi. Kırmızı yanaklar, ağrıyan ayaklar, uykulu gözler ve mutlu yüzlerle...
Şaşkınım! Çadırda kalıp da mutsuz olmadığıma... Onca kalabalığın sorun yaratmadığına... Üstüne üstlük onca çocuğa rağmen gürültü ve kavga olmamasına... Çocukların (ki en küçüğü birkaç aylıktı ve yaşlar genelde 2-5 yaş arındaydı) gece ağlamamasına...
Zeyno da şaşkın! Onun şaşkınlığı neden sadece 1 gece kaldığımız sorusuna yanıt bulamadığı için. Çadırı sevmiş, kampı sevmiş. 4 gün daha kalmak istiyormuş.
Osman da, Zeyno’nun ve benim sorunsuzluğumuza şaşkın galiba? Bir de benim, internetten baktığı kamp malzemelerine ses çıkarmayışıma.
Sonuçta ailece mutluyuz. Güzel geçeceğini biliyordum, Zeynep’in mutlu olacağını biliyordum. Hala çok uzun süreler kalmak için kendimi hazır hissetmesem de, birkaç gün çadırda kalmanın fena bir şey olmadığını düşünüyorum artık. Çocukla kamp yapmak da korkulacak bir şey değilmiş. Kural galiba yine aynı: Anne-baba ne kadar rahat, çocuk o kadar rahat!
Teşekkürler Ayça, bu buluşmayı sağladığın için. Teşekkürler Alpay, bu konuda bana verdiğin güven ve sabrın için. Artık “çadır atmanın” ne demek olduğunun biliyorum, çadırın fermuarını sürekli kapalı tutmam gerektiğini, nasıl toplayacağımı (kurma için biraz daha zamana ve tecrübeye ihtiyacım var)... Ayaklarımı nasıl ısıtacağımı da öğrendim. Biz ailece bir dahaki kampa hazırız...
14 Eylül 2011 Çarşamba
Uzunnnn yaz tatili
Uzun olacağını biliyordum; öyle planlamıştım zaten. Ama bazı günlerin hızına ben bile yetişemedim. Karadan havadan yollar gittik, boşlattığımız bavulu 24 saat içinde yeniden doldurduk, denizde yüzdük havuzda yüzdük, gezdik dolaştık, yedik içtik... nihayetinde koskoca yazı bitirdik!
İlk etapta Erzurum vardı. Halil de tatilini ayarlayınca, annem, babam, kardeşim, Zeynep ve ben, 10 Temmuz sabahı bindik arabaya, bastık gaza. Endişeliydim yine! Plana göre 3 günde varacaktık Erzurum’a. Zeynep daha önce arabayla hiç bu kadar uzun bir yol gitmemişti ve sıcak havalarda yaptığı araba yolculuklarına dair nahoş birkaç anımız vardı.
Önce “psikolojik telkin”le başladım işe. “Evet hava sıcak ve biz arabayla gideceğiz. Ama dedenin arabası klimalı ve klimalı arabada mide bulanmaz!” Sanırım işe yaradı. Zeyno her arabaya binişte, daha adımını atmadan “klimayı açınnn” diye bağırdı, biz “açtık bile” dedik ve bu şekilde yolculuğumuzu sorunsuz tamamladık. Ara ara sıkıldı, ben direksiyona geçince biraz mızırdadı ama yine de genel olarak iyi performans gösterdi.
İlk gece Samsun’da, ikinci gece Rize’de kaldık. Üçüncü günün akşamı Erzurum’da, köydeydik. İner inmez çoraplarımızı ve hırkalarımızı giydik; babam evi açana kadar sobası yanan (dikkat tarih 12 Temmuz!) komşu evinde çayımızı içtik. Eve girince, kalın pijamalarımızı giyip, yün yorganlarımıza sarılarak derin bir uyku çektik.

Temmuz ayında, kışlık pijamalarımızla, yün yorganın altında yattık

Bu asırlık evde hemen her şey orijinal. Pencereler de...

Beyaz kedinin adı "Kar" oldu; diğeri "Yıldız"

Eğer o saatte evdeysek, Zeyno danaların gelişini izledi her gün bahçe duvarından. Bu geçit bitince de doğru Filiz'in ahırına...
Eski bir evdi, büyük bir evdi... Ama hiç yadırgamadı Zeyno. Ne bu değişik evi ne de köy hayatını. İlk günün acemiliğini atınca hemen oranın hayatına entegre etti kendini. Bütün gününü, akşam danaların ve ineklerin otlamadan geliş saatine göre ayarladı. Komşu kızları Nurdan ve Şeyma’yla arkadaş oldu. Gündüz bahçede, sokakta oynadı onlarla. Akşamüstü Filiz’lerin ahıra gidip, süt sağımı bitene kadar izledi. Anneanneyle dağdan kır çiçeği topladı, arkadaşlarıyla piknik yaptı. Susayınca bahçedeki çeşmeden kana kana su içti, sabahları sütün en tazesini içti. Dedenin desteğiyle geç yattı-geç kalktı. Neredeyse sınırsız özgürdü yani...

Tortum Gölü...

Kına...
Kom yolu...
Bol gezmeli ve aynı bollukta yeme-içmeli Erzurum’dan 15 gün sonra döndük. Bavuldaki kışlıkları boşaltıp, yazlıkları yerleştirdik. Evde birkaç gün geçirdikten sonra bu kez Osman’ın peşine takılıp, Karamürsel’e gittik. Havanın güzel olduğu günlerde havuza gittik. Burada ilk defa havuzla tanışan Zeyno, kollukların onu suyun üstünde tuttuğunu keşfedince, sudan çıkmak istemedi. Buradaki arkadaşı da Duru oldu. Akşamları biz mangal keyfi yapıp, sohbet ederken; Duru ve Zeyno neredeyse tüm gece bize hiç bulaşmadan, üst katta takıldı. Bu arada her gün çamfıstığı topladık, sabahları klip seyredip dans ettik, yağmurlu bir günü “Şirinler”i izleyerek değerlendirdik.

Duru ile birlikte...

Karamürsel'de havuz arkadaşlarıyla
Karamürsel’den eve sadece bir günlüğüne döndük. 14 Ağustos akşamı biz kendi yataklarımızda uyurken, çamaşırlarımız ipte kurudu. Ertesi gün tekrar bavul hazırlığı ve pırrr İzmir. Dede, babaanne ve her şeyden önemlisi bu kez resmi tatil olduğu için işe gitmeyen hala. Zeynep için şımarık ve özgür” günlerin devamı...
Gidilecek yer Bodrum’du ama Datça’yı nasıl es geçebilirdik ki? İzmir’den direkt Datça’ya gittik. 3 gün boyunca adımımızı Ovabükü’nden başka bir yere atmayıp, tatilimizin en güzel üç gününü geçirdik. En sevdiğimiz denizde yüzdük, en sevdiğimiz sahilde müzik dinledik, akşam kahvemizi samanyolunun altında içtik, çok güzel yemekler yedik, doyumsuz sohbetler ettik. Zeyno burada da buldu arkadaşını: Zeren.

Datça-Ovabükü

Zeynep&Zeren

Müzik dinleyip, dinlenirken... Zeyno'nun bu yazki favorisi:Pinhani

Datça-Bodrum feribotu
3. günün sonunda aklımız ve kalbimiz Ova’da bindik Bodrum feribotuna. İlk kez yaz kampı yazmıştık ama iyi de etmiştik. Daha önce gördüğümüz kamplar içinde en güzellerinden birisiydi burası. Burda ne yaptık? Yüzmeye, yiyip-içmeye devam ettik. Zeyno 2 yaş krizindeki Güneş’le pek anlaşamadığından beklediğimiz arkadaşlığı kuramadı ama sahilde tanıştığı Duru oldu orada da “kanka”sı. Onunla yüzdü, onunla kumdan kaleler yaptı, akşamları çocuk gösterilerini onunla izledi. Kendi alışverişini kendisi yaptı (en çok da su ve dondurma), ilk defa dövme yaptırdı (tabii ki geçici), ilk defa küçük de olsa sirk ve dans gösterileri izledi. Ve ben akşam dönmek üzere sabah erkenden Kos’a gittiğimde babasıyla sorunsuz bir gün geçir(miş)di.
Dönüşte durağımız yine İzmir’di. İzmir kadrosuna bir de amca ve kuzen eklenince bizimkinin İzmir keyfi daha da arttı. Gezildi, tozuldu, babaanne yemekleri mideye indirildi. Bir son an kararıyla mayolar ve havlular tekrar ortaya çıkarılıp, Gümüldür’e gidildi.
Hızlı ve çok dolu bir yazdı yani. Ve tatil boyunca 3 kitap bitirebilen, arkadaşlarıyla kesintisiz sohbet edebilen, şezlongda uzun uzun yatabilen ben anladım ki, anneliğin 4. yılında işler epey kolaylaşıyormuş!

Bodrum arkadaşları

Bu yazın dondurma menüsü: 2 top, çilekli ve çikolatalı

Bodrum'daki kankası Duru
Birkaç küçük not:
• Uzmanların saat 11:00-16:00 arası çocuklarınızı güneşe çıkarmayın önerisine uyabilen var mı bilmiyorum. 3-4 yaş grubu için uymanın pek mümkün olduğunu da sanmıyorum! Sabahları geç uyandığından, kahvaltısını da geç yapan Zeyno, neredeyse tam 11:00 gibi indi sahile. Ve enerjisi (ve güneşın ısısı) bitene kadar –ki bu da saat 18:30 civarına denk geliyordu- deniz kenarında kaldı. 50 faktörlük krem sürdük ara ara. Denize girmediği zamanlarda şapka taktık. Böylece hiçbir acı-ağrı hissetmedi.
• Son bir yıldır bebek arabasını hiç kullanmadığından yanımızda götürmek aklıma bile gelmedi. Hataymış! Bu kadar saat deniz kenarında kalan çocuk, akşam bir adım dahi atamayacak kadar yorgun oluyormuş. Oysa Zeyno’nun arabası yanımızda olsa, o mışıl mışıl uyurken biz uzun akşam yürüyüşleri yapabilirdik. Seneye artık...
İlk etapta Erzurum vardı. Halil de tatilini ayarlayınca, annem, babam, kardeşim, Zeynep ve ben, 10 Temmuz sabahı bindik arabaya, bastık gaza. Endişeliydim yine! Plana göre 3 günde varacaktık Erzurum’a. Zeynep daha önce arabayla hiç bu kadar uzun bir yol gitmemişti ve sıcak havalarda yaptığı araba yolculuklarına dair nahoş birkaç anımız vardı.
Önce “psikolojik telkin”le başladım işe. “Evet hava sıcak ve biz arabayla gideceğiz. Ama dedenin arabası klimalı ve klimalı arabada mide bulanmaz!” Sanırım işe yaradı. Zeyno her arabaya binişte, daha adımını atmadan “klimayı açınnn” diye bağırdı, biz “açtık bile” dedik ve bu şekilde yolculuğumuzu sorunsuz tamamladık. Ara ara sıkıldı, ben direksiyona geçince biraz mızırdadı ama yine de genel olarak iyi performans gösterdi.
İlk gece Samsun’da, ikinci gece Rize’de kaldık. Üçüncü günün akşamı Erzurum’da, köydeydik. İner inmez çoraplarımızı ve hırkalarımızı giydik; babam evi açana kadar sobası yanan (dikkat tarih 12 Temmuz!) komşu evinde çayımızı içtik. Eve girince, kalın pijamalarımızı giyip, yün yorganlarımıza sarılarak derin bir uyku çektik.
Temmuz ayında, kışlık pijamalarımızla, yün yorganın altında yattık
Bu asırlık evde hemen her şey orijinal. Pencereler de...
Beyaz kedinin adı "Kar" oldu; diğeri "Yıldız"
Eğer o saatte evdeysek, Zeyno danaların gelişini izledi her gün bahçe duvarından. Bu geçit bitince de doğru Filiz'in ahırına...
Eski bir evdi, büyük bir evdi... Ama hiç yadırgamadı Zeyno. Ne bu değişik evi ne de köy hayatını. İlk günün acemiliğini atınca hemen oranın hayatına entegre etti kendini. Bütün gününü, akşam danaların ve ineklerin otlamadan geliş saatine göre ayarladı. Komşu kızları Nurdan ve Şeyma’yla arkadaş oldu. Gündüz bahçede, sokakta oynadı onlarla. Akşamüstü Filiz’lerin ahıra gidip, süt sağımı bitene kadar izledi. Anneanneyle dağdan kır çiçeği topladı, arkadaşlarıyla piknik yaptı. Susayınca bahçedeki çeşmeden kana kana su içti, sabahları sütün en tazesini içti. Dedenin desteğiyle geç yattı-geç kalktı. Neredeyse sınırsız özgürdü yani...
Tortum Gölü...
Kına...
Kom yolu...
Bol gezmeli ve aynı bollukta yeme-içmeli Erzurum’dan 15 gün sonra döndük. Bavuldaki kışlıkları boşaltıp, yazlıkları yerleştirdik. Evde birkaç gün geçirdikten sonra bu kez Osman’ın peşine takılıp, Karamürsel’e gittik. Havanın güzel olduğu günlerde havuza gittik. Burada ilk defa havuzla tanışan Zeyno, kollukların onu suyun üstünde tuttuğunu keşfedince, sudan çıkmak istemedi. Buradaki arkadaşı da Duru oldu. Akşamları biz mangal keyfi yapıp, sohbet ederken; Duru ve Zeyno neredeyse tüm gece bize hiç bulaşmadan, üst katta takıldı. Bu arada her gün çamfıstığı topladık, sabahları klip seyredip dans ettik, yağmurlu bir günü “Şirinler”i izleyerek değerlendirdik.
Duru ile birlikte...
Karamürsel'de havuz arkadaşlarıyla
Karamürsel’den eve sadece bir günlüğüne döndük. 14 Ağustos akşamı biz kendi yataklarımızda uyurken, çamaşırlarımız ipte kurudu. Ertesi gün tekrar bavul hazırlığı ve pırrr İzmir. Dede, babaanne ve her şeyden önemlisi bu kez resmi tatil olduğu için işe gitmeyen hala. Zeynep için şımarık ve özgür” günlerin devamı...
Gidilecek yer Bodrum’du ama Datça’yı nasıl es geçebilirdik ki? İzmir’den direkt Datça’ya gittik. 3 gün boyunca adımımızı Ovabükü’nden başka bir yere atmayıp, tatilimizin en güzel üç gününü geçirdik. En sevdiğimiz denizde yüzdük, en sevdiğimiz sahilde müzik dinledik, akşam kahvemizi samanyolunun altında içtik, çok güzel yemekler yedik, doyumsuz sohbetler ettik. Zeyno burada da buldu arkadaşını: Zeren.
Datça-Ovabükü
Zeynep&Zeren
Müzik dinleyip, dinlenirken... Zeyno'nun bu yazki favorisi:Pinhani
Datça-Bodrum feribotu
3. günün sonunda aklımız ve kalbimiz Ova’da bindik Bodrum feribotuna. İlk kez yaz kampı yazmıştık ama iyi de etmiştik. Daha önce gördüğümüz kamplar içinde en güzellerinden birisiydi burası. Burda ne yaptık? Yüzmeye, yiyip-içmeye devam ettik. Zeyno 2 yaş krizindeki Güneş’le pek anlaşamadığından beklediğimiz arkadaşlığı kuramadı ama sahilde tanıştığı Duru oldu orada da “kanka”sı. Onunla yüzdü, onunla kumdan kaleler yaptı, akşamları çocuk gösterilerini onunla izledi. Kendi alışverişini kendisi yaptı (en çok da su ve dondurma), ilk defa dövme yaptırdı (tabii ki geçici), ilk defa küçük de olsa sirk ve dans gösterileri izledi. Ve ben akşam dönmek üzere sabah erkenden Kos’a gittiğimde babasıyla sorunsuz bir gün geçir(miş)di.
Dönüşte durağımız yine İzmir’di. İzmir kadrosuna bir de amca ve kuzen eklenince bizimkinin İzmir keyfi daha da arttı. Gezildi, tozuldu, babaanne yemekleri mideye indirildi. Bir son an kararıyla mayolar ve havlular tekrar ortaya çıkarılıp, Gümüldür’e gidildi.
Hızlı ve çok dolu bir yazdı yani. Ve tatil boyunca 3 kitap bitirebilen, arkadaşlarıyla kesintisiz sohbet edebilen, şezlongda uzun uzun yatabilen ben anladım ki, anneliğin 4. yılında işler epey kolaylaşıyormuş!
Bodrum arkadaşları
Bu yazın dondurma menüsü: 2 top, çilekli ve çikolatalı
Bodrum'daki kankası Duru
Birkaç küçük not:
• Uzmanların saat 11:00-16:00 arası çocuklarınızı güneşe çıkarmayın önerisine uyabilen var mı bilmiyorum. 3-4 yaş grubu için uymanın pek mümkün olduğunu da sanmıyorum! Sabahları geç uyandığından, kahvaltısını da geç yapan Zeyno, neredeyse tam 11:00 gibi indi sahile. Ve enerjisi (ve güneşın ısısı) bitene kadar –ki bu da saat 18:30 civarına denk geliyordu- deniz kenarında kaldı. 50 faktörlük krem sürdük ara ara. Denize girmediği zamanlarda şapka taktık. Böylece hiçbir acı-ağrı hissetmedi.
• Son bir yıldır bebek arabasını hiç kullanmadığından yanımızda götürmek aklıma bile gelmedi. Hataymış! Bu kadar saat deniz kenarında kalan çocuk, akşam bir adım dahi atamayacak kadar yorgun oluyormuş. Oysa Zeyno’nun arabası yanımızda olsa, o mışıl mışıl uyurken biz uzun akşam yürüyüşleri yapabilirdik. Seneye artık...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















