2 Mayıs 2013 Perşembe

Nisan 2013'ün hafta sonları

Madem gecikmeli de olsa 23 Nisan gösterisini yazdım; geçen ay her hafta sonu "artık yazayım" dediğim yazıyı da özetle aktarayım:

Elçin Hoca & Handan Hoca ve Beylerbeyi Spor Kulübü küçükler voleybol takımı

Geçen Eylül'den beri hafta sonu rutinimiz hemen hemen aynı bizim. Sabah kahvaltı yap, 12:00-13:00 arası Zeyno'yu voleybola götür, sonra eve dönüp keyif yap. Ama Nisan ayının hafta sonları hareketli ve ilklerle dolu geçti Zeyno için.

Belgrad Ormanı'nda yapılan Geyik Koşusu'na katıldı mesela. Osman 14 km koştu; Zeyno da 200 mt. Yarış sonunda, kalabalık içinde onu bulduğunda, düştüğü için ağlıyordu. Ama boynuna Bambi madalyasını takınca ve çocuklara ikram edilen geyik şeklindeki kurabiyeyi ve sıcak çikolatayı görünce keyfi yerine geldi.
 
 
Koşu öncesi hatırası
 
Ve start!
 
Babanın dönüşünü beklerken... Geyik boynuzu şeklinde taç ve starta varanları çan çalarak karşılama
 
Voleybol dönüşü bahçede ekim-dikim işleri yaptı babasıyla.

Nisan 2013, Beylerbeyi

Süreya'da çocuklar için hazırlanan Fındıkıran'ı izledi hayranlıkla. Hem de en ön sıradan. Böylece ilk bale gösterisini de izlemiş oldu.

Fındıkkıran Balesi, Süreyya Operası - Kadıköy

Boğaz'ın rüzgarından yararlanıp, uçurtma uçurdu.

Üsküdar'daki Uçurtma Müzesi gezisinden alınan uçurtma, Beylerbeyi

İş Sanat'taki Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'i izledi. Hem oyuna, hem de sahnenin köşesine yerleşmiş mini orkestraya hayran kaldı. (Bu gösteriden foto yok maalesef elimizde. Ama Pamela Spence'ın üvey anneyi oynadığı gösteri müzikal tadında hazırlanmıştı ve ben bile zevkle izledim)

İstanbul'da yaşamak zor, ama bir o kadar da şans vesselam... Yaşamasını bilene!


2013'ün 23 Nisan'ı

24 Nisan 2013 - Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü Uygulama Anaokulu

Anaokulundaki son 23 Nisan kutlamasını yaptı bu sene Zeyno. Kısa ama güzel bir gösteriydi. Yine alkışlarken gözlerim doldu; yine anaokulundaki ilk gösterisini hatırladım ve yine bir kez daha "Allah'ım ne kadar hızlı büyüyor!" dedim...

13 Şubat 2013 Çarşamba

Anaokulunun son düzlüğü başlarken



Anaokulu koşusunun son düzlüğü başladı bu hafta Zeyno için. Tatil başlarken yazamadım; bari bitişinde yazayım

Karne tarzı bir şey vermek anaokullarında yasakmış. Bu nedenle karne değil, köşesine gülen yüz yapıştırılmış bir gelişim raporu aldı Zeyno ilk dönemin sonunda. Köşedeki gülen yüzden, yazanların iyi bir şeyler olduğunu biliyordu ama daha yolda, okuldan eve dönerken okuttu hızla bana. Ben okudukça, yüzünde gittikçe yayılan bir gülümsemeyle dinledi. Memnundu ama “1’den ona kadar sayabilir” cümlesine biraz bozulup, “ben çok daha fazla sayabiliyorum ki!” diye gösterdi tepkisini.

Hem benim artan toplantılarımı bahane edip, hem de daha uzun ayrılıklara alıştırma olsun diye, Pazar akşamı anneanneye bıraktık Zeyno’yu. Tatil boyunca, haftasonu hariç orda kaldı. Genel olarak halinden memnundu; başka alternatifi olmadığından sesini de fazla çıkaramadı ama gün saymaktan da alıkoyamadı kendini. Biz de arada birkaç akşam onu ziyaret etmeyi ihmal etmedik.

Tatil boyunca neler yaptı:

Anneanne evindeki onlarca çocuk kanalı nedeniyle bol bol tv izledi (bu bizi çok memnun etmesede, eve dönüşte neredeyse televizyonu hiç açmayınca, bu endişemizin yersiz olduğunu anladık. Tatildeydi, fazlaca alternatifi yoktu, elinin altında çok fazla çizgi film kanalı vardı, o da keyfini çıkardı)

Boncuklardan uzunlu kısalı kolyeler hazırladı (bu hala en sevdiği aktivitelerden. Dün akşam yatmadan önce bile, şık olma gününde takması için iki bileklik yaptık)

Bulduğu her kağıda resimler yaptı (prensler ve prensesler, çiçekler, desenler, hayvanlar... Son dönemde Zeyno’nun en çok yaptığı şey bu; çizmek ve boyamak. Dışarı çıkarken yanımıza aldığımız tek şey var; biraz kağıt ve boya kalemleri. Olmadığı yerde tek bir tükenmez kalem de idare ediyor)

Anneanne ile alışveriş merkezine gidip hamburger kaçamağı yaptı (Zeyno’nun AVM gezme deneyimi çok az. Sevdiği de pek söylenemez. Ama “hayır” diyemeyen anneanneyi bulunca, gittikleri AVM gezisinde yaptığı iki kum boyamanın üstüne bir de dövme yaptırmayı; sonra da “annem bazen izin veriyor” diyerek hamburger-patates kızartması yemeyi ihmal etmemiş.)
Anneanne ile ev gezmelerine gidip, hamur işlerinin tadına vardı (Tanıdık şerbetli tatlılar her zaman favorisi. Ama böreklere de hayır diyemiyor)

Hafta sonu voleybol antremanlarına devam etti (heyecanla ve istekle devam ediyor voleybola. Bu tercihimizden biz de çok memnunuz, O da)

Süreyya’da “Çocuk Dünyası” oyununu izledi. (Biraz karışık ve çocuklar için zor bir oyundu. Birçok aile ve çocuk salondan mutsuz ayrıldı ama önde çalan orkestra ve danslar nedeniyle Zeyno oyunu sevdi.)
Tatilde piyano dersini es geçti (Bu başlıbaşına ve uzunca bir yazı konusu. Biraz daha yol alınca yazacağım)

5 yaşından sonra, düzen işleri daha kolay halloluyor artık. Gece geç yatıp, geç kalkmaların ardından; bir günce eski düzene döndük. Zeyno şimdilerde,

Sabah saat 8 gibi kalkıyor. İsteğine göre ya resim yapıyor, ya biraz piyano çalıyor ya da bizimle laflıyor.
Sabah 9’da çıkıyoruz evden. Okula bırakıyorum O’nu. Akşam 5’e doğru da alıyorum.
Eve dönüşte durumlar yine aynı. Resim, boyama, puzzle, boncuk ya da biraz tv...
Saat 7 gibi akşam yemeği. Ardından mutlaka küçük bi tatlı kaçamağı. Ve dans zamanı. Bize müzik açtırıp dans ediyor. Kimi zaman bale, kimi zaman pop. Bazen de birlikte dans videoları izliyoruz.
Saat 9, yatma hazırlığının başlangıcı. Pijama giyme, tuvalet faslı (ki bu bol sohbetli ve illa ki bilmeceli), diş fırçalama... Yarım saat sonra yatakta oluyor. Bazen benimle, bazen babayla. Kitap okuma faslı, sırt kaşıma seansı ve uyku...


Anneannede geçen tatilin ardından, eve gelir gelmez yapılan ilk şey: Anneanneye gitmeden önce suyla karıştırılıp, kaloriferin üstüne bırakılan oyun hamurları yeniden suyla karıştırılır. Vazodaki fulyalardan çiçekler koparılıp, bu renkli sıvıya batırılır. Ardından bir kağıt üstüne alınarak resim yapılır... Zeyno'nun evde vakit geçirmeyi sevmesine neden şaşırıyoruz ki?

15 Kasım 2012 Perşembe

Bi melek... bi şeytan...

Düşünüyorum da, aslında doğduğundan beri, istikrarlı bir gidişatı var Zeyno’nun bu konuda. Bi melek gibi... bi şeytan. Ne mi demek bu?

Mesela şu sıralar melek. Her şeye “tamam” diyor. Sabah gülücüklerle uyanıyor. “Teşekkür ederim” ile “rica ederim” en sık kullandığı kelimeler. Neredeyse hiçbir şeye itiraz etmiyor. Ve biz, yüzümüzde şaşkınlık ifadesi, dilimizde “Zeyno çok büyüdü” lafı, mutlu mesut öpüp, kokluyoruz kızımızı.

Oysa ki şaşırmamam gerektiğini de, bu durumun ilelebet sürmeyeceğini de biliyorum. Bilmekle kalmıyorum, defalarca tecrübe ettim.

Bir sabah kızgın uyanacak Zeyno. Ya da kahvaltı sofrasında hiç yoktan bi sebepten arıza çıkaracak. Her şeye itiraz başlayacak ardından. Teşekkürün yerini asık surat ve omuz silkme alacak. Biz yüzümüzde kızgın ifade, dilimizde “ya sabır”, mümkün olduğunca tepkisiz kalacağız. Tabii zaman zaman köpürüp, taşacağız...

Olsun varsın... Yazamadığım dönemde, Zeyno bir melek, biz de mutlu mesut anne-baba... Ne mi yapıyoruz? Her anının keyfini çıkarıyoruz tabii. Bu arada, Zeyno gerçekten çok büyüdü 

Ve mutlu dönemden birkaç foto


Evde kış hazırlığı - Boyacı Zeyno


Ara ara Zeyno'nun uyku arkadaşı - adı Elif


2012 Kurban Bayramı Hatırası - Emirgan Parkı


Cumartesi-Pazar antreman günü - hem koşarım hem babama poz veririm

4 Ekim 2012 Perşembe

Şu sıralar hafta sonları...

Tatil öncesi doktor kontrolünde Hilal Hanım "kilo üst sınırda" dediği an aklıma koymuştum Zeynep'in bir spora başlamasını. Aklıma ilk gelen yüzmeydi. Ama tereddütlerim vardı: Enfeksiyon riski yüksekti. Ayrıca kışın zor olabilirdi! Tam bunları düşünürken, Çengelköy'de açılacak voleybol kursunu duyduk. Kaymaklı ekmek kadayıfı oldu yani.

Bir hafta sonu gittik. Eski milli voleybolcular Handan ve Elçin Hoca ile tanıştık. Kurs aslında 7-12 yaş grubu içindi ama her ikisi de Zeynep'i uygun bulunca, biz de kaydını yaptırdık.

Ertesi hafta gittiğimizde Zeyno formalarını ve dizliklerini aldı. Ve sıranın sonuna geçti.

Artık her hafta sonu 2 gün voleybol kursuna gidiyor. Elbette yaptıkları voleybol oynamak değil. Oyunla karışık antreman. Eğer Zeyno'nun yaşlarında birkaç çocuk daha gelirse, onları ayrı bir grup yapacaklar. Ama şimdilik, çok yorulsa da, halinden memnun, büyük ablalarının arasında koşturup duruyor.

O artık Beylerbeyi spor kulübüne bağlı bir voleybolcu. Her antrenman sonrası minik eller birleşiyor ve "Bey-ler-be-yi!" diye bağırıyor.

İşte yeni hafta sonu halleri...

Sıraya geç...


Esne...


Zıpla!

Top at...

Sıranı bekle...

ve koş, koş, koş!

18 Eylül 2012 Salı

Su içinde suluboya


Hani hep kalabağından ve pahalılığından yakınıyoruz ya İstanbul'un. Aslında araştırırsa, hatta gözünün önündekine bakmayı bilirse, hoş sürprizler de çıkmıyor değil bu şehirde insanın karşısına. Mesela, İstiklal Caddesi'nde, belki de önünden defalarca geçtiğiniz Aksanat'ın kapısından içeri girdiniz mi hiç? Çok hoş atölyeler yapılıyor bu binada. Hele çocuklar için olanlar o kadar hoş ki! Üstelik fiyatları da sembolik denecek kadar makul.

Geçen hafta sonu, Zeyno'yu buradaki "Sarkis Su İçinde Suluboya" atölyesine götürdük. (Fiyatı 5 TL) O yaklaşık bir saat, kendinden başka 5 çocukla su üstünde hayaller kurdu; biz de karı-koca bir kat üstte, kahve ve brownie eşliğinde lafladık.

Atölyenin yapıldığı odaya büyükler girmiyor. Ama etkinlik sırasında fotoğraf çekip, kısa sürede mail atacak kadar da düşünceliler.


Zeynep'in su içinde suluboya çalışması - "Anne suyu hiç titretmeyeceksin!"




3 Eylül 2012 Pazartesi

bi hafta sonu Edirne

Tam da "bu hafta sonu nereye gitsek?" diye düşünürken ve alternatiflerden biri olarak Edirne'yi aklımızdan geçirirken aradı Erman. Önce Heybeliada'da nereleri gezebileceğini, nerelerde yemek yiyebileceğini sordu, ardından da "Cuma Edirne'ye gidiyoruz, siz de gelsenize" dedi. Bir an bile düşünmedik tabii. Cuma Osman işten gelir gelmez yola çıktık. Akşam saat 8 civarı, Meriç kenarında yemek yiyorduk hep beraber.

Yol kısa ve grupta üç çocuk daha olunca, Zeyno için de çok keyifli geçti bu hafta sonu kaçamağı. O keyifli olunca, biz de rahat ettik.

Ve bu geziyle daha da iyi anladım ki, Zeyno artık çevresindekilerle daha çok ilgileniyor. Selimiye'de sorduğu sorular bunun en güzel kanıtıydı.

Bu hafta sonunun detayları fotolarda

Cumartesi günü kahvaltıyı Sera'da yaptık. Buralarda poy adı verilen bi baharat karışımı var. Bir de susam eklenmiş. Zeyno zeytinyağı ile karıştırdığı poy'a ekmek batırmaya bayıldı.

Bu gezinin çocuk grubu: Ömer Efe - Ege - Zeynep - Asude

Karaağaç...

Karaağaç...

Selimiye'ye girmeden, avluda pişmaniye molası

O hafta sonu, Edirne İstanbul'dan daha sıcaktı. (Selimiye Camii)

Yaz tatiline çıkmadan önce kendi isteğiyle kestirmişti saçlarını Zeyno. Dönüşte, alnındaki birkaç tutam saçı gösterip, "ben kakül istemiyorum" dedi ve tekrar kuaför koltuğuna oturdu.

Selimiye Camii'nin önü - Macun beklerken...

Ve şehrin ortasında bi sürpriz!

28 Ağustos 2012 Salı

En son buraya not düştüğüm 8 Mayıs’tan bu yana ne oldu? Çok şey oldu elbette yine. Şimdi aklımda kalanları, özellikle de yaz tatilini hızla özetleyeceğim. Bu kez az yazı, çok fotoğraf...

Zeyno’nun okulu Haziran’ın sonuna kadar açıktı. Gündüzleri okula gitti geldi; gün boyunca arkadaşlarıyla birbirine doyamadıklarından akşamları da evlerde toplandılar.

Bu yıl Temmuz ayında İstanbul’daydık. Hızlı geçti ama günler. Osman Uluslararası Psikoloji Kongresi için Cape Town’dayken, biz de annemlerde kaldık. Zeyno anneanne evinin keyfini sürdü, ben de tatil öncesi işleri toparladım. Ve tam da bu dönemde, Zeyno tamamen kendi isteğiyle saçlarını kısacık kestirdi.

Kısa bir süre öncesine kadar "ben saçımı Rapunzel kadar uzatıcam" diyen Zeyno, saçlarını kendi isteğiyle kısacık kestirdi...

Yaz tatilimiz daha önceki yıllara göre daha kısa ama hızlıydı.

Bu yaz başı araba alınca, İzmir’e bu kez uçakla değil arabayla yollandık. Bir gecelik molanın ardından Marmaris’teydik.

"Anneee... bak su balesi yapıyorummmm!"

En içten gülüş

Aksaz’daydık. Ada’dan arkadaşlarımız Nilüfer’ler de bizimle aynı dönemde kampta olunca, Zeyno’nun bu yazki arkadaşı Eralp oldu.

Erlap&Zeynep

Akşamın olmazsa olmazı trambolin...


Bir başka olmazsa olmaz dondurma. Bu yıl kaymaklı, çikolatalı, çilekli...

Ege&Zeynep

"Anne, bu büyüyünce benim olabilir mi?" sorusunun son istek parçası

Kamp bitiminde Datça’daydık. Adresimiz yine aynı olunca (Ovabükü-Gültekin Pansiyon), Zeyno burada da, tıpkı geçen yılki gibi Zeren’le (ve pansiyondaki diğer çocuklarla) arkadaşlık etti.

Hamak keyfi - Ovabükü

Denize doğru - Ovabükü

Ova'da son gün - Hato'nun bahçesi

Datça’daki günleri de tamamlayınca İzmir’e, babanne evine döndük. Biz gezerken, Zeyno yine kendi isteğiyle evde kaldı. Sanırım evde kalmak, o kadar sıcakta yollarda ya da sokakta olmaktan daha iyi geldiğinden?! Bu arada babanneyle mantı yaptı, çamaşır astı ve hatta camiye gitti...

Birlikte olduğumuz günlerin ikisinde Çeşme üzerinden Sakız’a geçtik. Süleyman-Mehtap ve Dilara da bizimle Sakız’a gelince, hepimizin keyfi iyice arttı. Zeyno, yorulduğu yerde Dilara ablasıyla takıldı, biz kızlar güneş battı diye denize girmezken, o babasıyla ve Süleyman’la denize dalıverdi... Eğer “tiropita” (peynirli börek) olmasa Sakız’da ne yiyecekti bilmiyorum? Gittiğimiz her yerde bu böreklerden ve cacık yedi. Üstüne de dondurma tabii...

Gün batımında deniz keyfi - Chios (Sakız)

Mesta - Chios (Sakız)

Mesta - Chios (Sakız)

İzmir’deyken, bir gün de Karaburun tarafına gittik beraber. Köylerde gezindik, denizi seyrettik, Arca’nın “koca nene”sini ziyaret ettik, yeni hayaller kurduk...

Bayram’ın ilk gününü de İzmir’de geçirdikten sonra döndük evimize. Şimdilerde Boğaz’ın keyfini çıkarıyoruz yine. Her fırsatta sahildeyiz. Ve okulların açılması için gün sayıyoruz...

Not 1: 8 Eylül itibariyle Zeyno 60 aylık oluyor. Yani okul için mecburi yaşta değil. Benim de henüz 60 aylıkken onu ilkokula göndermek gibi bir niyetim yok (hiç de olmadı). Hem de ilkokula başlama yaşı konusunda ortalık bu kadar karışıkken!

Not 2: Tatilden önce Zeyno öksürmeye başlayınca, bu bahaneyle Hilal Hanım’a gittik. Bu kontroldeki son ölçüme göre, Temmuz 2012 itibariyle boyu 113 cm, kilosu ise 23 kg. Hilal Hanım’ın yorumu: “Boy iyi, kilo üst sınırda”. Benim düşüncem: “Karbonhidratları biraz daha kontrol altına almalı sanırım?”

8 Mayıs 2012 Salı

Bir gösteri daha

3,5 aydır yazmamam, kaydetmeye değer bir şey olmadığından değil, çok şey olduğundan! Hızla akıp giden zamandan, hiç bitmeyen işlerden... Yine de şanslıyız ama biz. İstanbul'u, hem de İstanbul'un ortasında sakince yaşıyoruz. Tamam, itiraf edeyim, biraz da tembellikten yazamamam. Sahilde yüzümü yalayan rüzgar-güneş ikilisini bırakıp eve çıkamamamdan mesela... Akşam film izlemekten vazgeçemediğimizden mesela... Haftasonları ailece öğle uykusu kaçamaklarından vazgeçememekten mesela...

Ama gecikmeli de olsa 23 Nisan gösterisini kayde geçmeden olmaz.

İlayda&Zeynep

19 Nisan'da, okulun girişindeki salonda yapıldı 23 Nisan gösterisi. Yılsonu gösterisi ile birleştirildiğinden de oldukça kapsamlıydı. Zeynep de biz de, daha önceki tecrübelerimizden rahattık ama yine de heyecanlandık tabii. Gururlandık, hislendik...

Balıkkkk... balıkkkk...


Mutlu Şirine


Dansçı Şirine

Dans... dans... dans...

Bu seneki gösteri de benim de görevim vardı. Okulun bu seneki tek mezunu İlayda'nın annesi "ben konuşamam" deyince, veli konuşmasını ben yaptım kürsüde. Ve şöyle dedim:

"Yaklaşık olarak, bundan 1,5 sene önce kadardı. 2010 yılının Eylül ayı... Zeynep’i iki gözü iki çeşme teslim ettiğimde, kapanan mavi kapının önünde öylece kalakalmıştım. Bu andan sonra tam 2 hafta boyunca, Zeyno “okula gitmeyeceğim” diye ağladı. Hem de ne ağlama; geceli-gündüzlü! Bu işten vazgeçmekle – devam etmek arasında gittim gittim geldim bende. Bu konuda gördüğüm, bulduğum her yazıyı okuyordum... bu konuda benden tecrübeli herkesle konuşuyordum... Kiminde içimde kalmış son bir parça cesaret de kırıldı, kiminde yüreklendim. Ve işte bu dönemdeki en büyük cesaret kaynaklarım, şu anda da bizimle olan 4 isimdi. Tülay öğretmen, Emine öğretmen, Tuğba öğretmen ve Ayşe Hanım. Onlar ağzına süt koymayan, 4 çeşit yemek dışında her türlü yemeği reddeden, istemediği her olay karşısında “annemi arayın diyorum size!” diye ağlayan Zeynep’le uğraşmaktan bıkmadıkları gibi beni de yüreklendirdiler. Böylece Zeynep okullu olmaya alıştı, ben de veli.

Ben kendi öğrenim tecrübemden biliyorum ki, bir çocuğun okulu-okumayı sevip sevmemesi, okulunun fiziki şartlarına değil, öğretmenlerine bağlı. Evet, okulumuzun bazı fiziki eksikleri var. Keşke daha bol pencereli, daha büyük oyun alanlı bir yer olsaydı. Bunlar olamadığı gibi, bu sene öğrenim yılı başlarken, oyun odasından vazgeçilmek zorunda bile kalındı. Ama bir an bile düşünmedik Zeynep’in başka bir okula gitmesini. Çünkü o öğretmenlerini seviyordu. O yokken odasında gizli gizli dans ettikleri Tülay öğretmenini, hiç anlamadığı bir şeyler konuşarak insanlarla anlaşabildiği için hayran olduğu Emine öğretmenini, uzun saçları nedeniyle prensese benzettiği Tuğba öğretmenini... Bir de Ayşe Teyzemiz var ki, onun hakkını da asla ödeyemeyiz. Zeynep’in evde hala yemeyi reddettiği yemekleri okulda iştahla mideye indirdiğini söyleyeyim, siz gerisini düşünün artık. Öyle ki, Ayşe Teyze’nin tarçını bile evdekinden daha güzel.

Aslında bir veda konuşması değil benim ki. İnşallah seneye de burada olacağız. Şu sıralar 4+4’lerle aklımızı karıştırıyorlar ama ben kararımdan o kadar eminim ki! Zeynep, seneye de burada, sevdiği yerde olacak. Tıpkı bu sene yaptığı gibi, okula gelirken ağlayan yeni arkadaşlarını “ağlama, annen gelecek” diye teselli edecek ve bana “neden ağlıyorlar hiç anlamıyorum?” diye anlatacak okul çıkışı. Ve umuyorum ki, hayatı boyunca bu dönemini güzel anılarla hatırlayacak.

Ben burayı, burası sayesinde tanıştığım insanları, edindiğim dostları hiç unutmayacağım.

Bu çatı altında, Zeynep’e ve arkadaşlarına emeği geçen herkese bu vesileyle tekrar teşekkürler."