21 Eylül 2011 Çarşamba

Menekşe Yaylası Kampı



Sevmem ben aslında öyle çadır, kamp işlerini. Lüks düşkünü değilimdir ama gittiğim yerde, akşam başımı koyacak bir yatak, küçücük de olsa temiz bir banyo ararım. Bu kadarı yeter bana!

İşte bu nedenle, sadece bir kez (o da evliliğimizin ilk yıllarında) Osman’ı kıramayarak, kamp yapmayı denemişliğim var. O da daha önceden planlanamayan bir bayram tatilini değerlendirmek için son anda sanal alemde gezinirken bulduğum bir turla. Birbirini hiç tanımayan insanlar (ki hepsi çocuksuzdu), 2 günlüğüne Yedigöller’e gitmiştik. Bol bol yürümüş ve çadırda kalmıştık. Bu deneyimden aklımda kalan: Hiç uyumadığım bir ilk gece ile bu uykusuzluğa eklenen kilometrelerce yürüyüş sayesinde, deliksiz uyuduğum ikinci gece. Hoşlanmamıştım! Osman’ın gönlü olmuştu ve bir daha denemeyecektim!

Kampa Gidelim mi Baba’nın yani Ayça ve Alpay’ın Menekşe Yaylası Çocuk Kampı çağrısını okuduğumda, hızla yukarıda yazdıklarım geçti aklımdan. Sonra da Zeyno’nun Bolu – Seben’deki kampta ne kadar eğlendiği. Alpay, çocuklar ve doğa... Daha önce deneyimlemiştik bu üçlüyü. Sonuç harikaydı! Yine gitmek istiyordum... Ama ya çadırda kalma işi?! Kafamda düşünceler böyle git-gel yaptığından, hemen cevap yazamadım Ayça’ya.

Sonra, bir akşam... Pınar’larda akşam çayı içerken... Birden bu konu açıldı. Pınar da okumuştu yazıyı. Biraz Bolu’dan bahsettim ona. “E o zaman gidelim birlikte” dedi. Bir an eşlerle gözgöze geldik ve vazgeçmemek için hemen Ayça’yı aradık. “4 büyük, 2 çocuk kampa katılıyoruz!”



Bu karardan sonra garip şekilde rahatladım. Zeyno’ya kampa gideceğimizi, çadırda kalacağımızı anlattım. O heyecanla kaç kez yatıp kalktıktan sonra “çadıra” gideceğimizi sayarken, ben de Ayça’nın listesindeki eksikleri tamamladım. Zeyno için düdük, matara... Kışlıklardan polar, bere... Yemek için yanımıza sucuk, sandviç malzemesi... Çadır, uyku tulumu ve matları Ayça’lardan alacaktık zaten...

17 Eylül sabahı, erkenden yoldaydık. Ön koltuklarda babalar, arka koltukta anneler ve uyku mahmuru kızlar. 45 dakika sonra buluşma noktasındaydık. Galiba hiç fire yoktu. İzmit’teki Outlet’in bahçesi, kampa katılacak 25 araba, birbiriyle selamlaşan aileler ve onlarca çocukla doluvermişti.

Liste tamamlanınca konvoy halinde yeniden koyulduk yola. Bahçecik üzerinden, biraz sarsıntılı ve tozlu bir yolu geride bırakarak, çadırları “atacağımız” alana kadar arabayla ulaştık. Büyükler çadırları kurdu, çocuklar bu koca alanın onlara ait olduğuna inanamayarak koşturmaya başladı. “Mahalleler” hazırdı, karınlar doyurulmuştu, sıra yürüyüşteydi. Kalabalık üçe ayrıldı: Kamp alanında kalacaklar (ki bunlar genelde küçük çocuklulardı), yürüyecek çocuklar (birer ebeveynleriyle birlikte) ve çocuğuyla gitmeyen diğer ebeveynlerin oluşturduğu grup.





Kuralı bozup, hem Osman hem de ben Zeyno’nun grubuna katıldık. Benim niyetim Zeyno’ya gözkulak olmak değil, Alpay’ın eğlenceli anlatımlarını dinlemekti. Beni bu kampa asıl getiren de buydu zaten! Çocuklar yürüdü, yeşillerin arasına daldı, böğürtlen topladı, Winnie’nin bahçesini aradı... 2 saat 10 dakika boyunca gıklarını çıkarmadan ormanda dolaştı!

Temiz hava ve bu kadar yürüyüş hepsini pestile çevirmişti. Dönüşte biraz yerlerde yuvarlandıktan sonra, yemeklerini yiyen tüm çocuklar, saat 10 gibi uykuya daldı bile. Yıldızlar gökyüzünü doldurup, ay arkamızdan yükselmeye başlarken derin bir sessizlik ve huzur vardı kampta. Çoğunluk “kapısının” önünde minik gruplar halinde toplanmış, keyif yapıyordu. Bir grup da, çocuklar nedeniyle çadırlardan biraz uzakça bir tepede yakılan ateşin başındaydı.



Hava soğudu, polarlar giyildi. İyice üşünene kadar laflandı ve gece yarısına doğru tulumların içine girilip, uykuya geçildi. Zeyno, Osman’la benim ortamda, kendi tulumunun içinde mışıl mışıl uyuyordu. Sıcacıktı. Ama ben yine uykuya dalamıyordum. Zeminin sertliği ve yastıksız boynumun rahatsızlığından çok, üşüyen ayaklarım uyutmuyordu beni. Kah uyuyarak, kah uyanarak ama çoğunlukla uyanık tamamladım geceyi. Sabahsa, bu uykusuzluğun aksine son derece dinç çıktım çadırdan. Ve garip şekilde mutlu.

Hızla kahvaltılar yapıldı, üstleri gece düşen çiğle ıslanan çadırlar güneşte kurumaya bırakıldı ve yine yürüyüşe çıkıldı. Hem de ne yürüyüş! Yokuşlar çıkıldı, inildi... Yüründü, yüründü... Ve yolun kaybedildiği anlaşıldı. Panik yapıldı mı? Hayır! Çocuklar, Alpay’ın önerisiyle çantalarından çıkardıkları tişörtlerini yerde birleştirip, kendilerine ormanın ortasında bir yer sofrası kurdu. Çantalardaki tüm yiyecekler sofraya kondu. Badem, üzüm, biraz peynir ve ekmek, peynirli börekler, çubuk kraker... Çocuklar tüm bu yiyecekleri afiyetle mideye indirip, enerjilerini topladı. Ve yürümeye devam etti. Tam 3,5 saat boyunca. Sonlara doğru arada sırada “çok yoruldum” diye sızlanarak ama hiç kucağa çıkmadan!


Duru&Zeynep


Sarı Zeynep & Kara Zeynep


Orman sofrası...



Dönüşte çadırlar toplandı, eşyalar arabalara yerleştirildi, toplu fotoğraf çektirildi, vedalaşıldı ve dönüş yoluna geçildi. Kırmızı yanaklar, ağrıyan ayaklar, uykulu gözler ve mutlu yüzlerle...

Şaşkınım! Çadırda kalıp da mutsuz olmadığıma... Onca kalabalığın sorun yaratmadığına... Üstüne üstlük onca çocuğa rağmen gürültü ve kavga olmamasına... Çocukların (ki en küçüğü birkaç aylıktı ve yaşlar genelde 2-5 yaş arındaydı) gece ağlamamasına...

Zeyno da şaşkın! Onun şaşkınlığı neden sadece 1 gece kaldığımız sorusuna yanıt bulamadığı için. Çadırı sevmiş, kampı sevmiş. 4 gün daha kalmak istiyormuş.

Osman da, Zeyno’nun ve benim sorunsuzluğumuza şaşkın galiba? Bir de benim, internetten baktığı kamp malzemelerine ses çıkarmayışıma.

Sonuçta ailece mutluyuz. Güzel geçeceğini biliyordum, Zeynep’in mutlu olacağını biliyordum. Hala çok uzun süreler kalmak için kendimi hazır hissetmesem de, birkaç gün çadırda kalmanın fena bir şey olmadığını düşünüyorum artık. Çocukla kamp yapmak da korkulacak bir şey değilmiş. Kural galiba yine aynı: Anne-baba ne kadar rahat, çocuk o kadar rahat!

Teşekkürler Ayça, bu buluşmayı sağladığın için. Teşekkürler Alpay, bu konuda bana verdiğin güven ve sabrın için. Artık “çadır atmanın” ne demek olduğunun biliyorum, çadırın fermuarını sürekli kapalı tutmam gerektiğini, nasıl toplayacağımı (kurma için biraz daha zamana ve tecrübeye ihtiyacım var)... Ayaklarımı nasıl ısıtacağımı da öğrendim. Biz ailece bir dahaki kampa hazırız...



14 Eylül 2011 Çarşamba

Uzunnnn yaz tatili

Uzun olacağını biliyordum; öyle planlamıştım zaten. Ama bazı günlerin hızına ben bile yetişemedim. Karadan havadan yollar gittik, boşlattığımız bavulu 24 saat içinde yeniden doldurduk, denizde yüzdük havuzda yüzdük, gezdik dolaştık, yedik içtik... nihayetinde koskoca yazı bitirdik!

İlk etapta Erzurum vardı. Halil de tatilini ayarlayınca, annem, babam, kardeşim, Zeynep ve ben, 10 Temmuz sabahı bindik arabaya, bastık gaza. Endişeliydim yine! Plana göre 3 günde varacaktık Erzurum’a. Zeynep daha önce arabayla hiç bu kadar uzun bir yol gitmemişti ve sıcak havalarda yaptığı araba yolculuklarına dair nahoş birkaç anımız vardı.

Önce “psikolojik telkin”le başladım işe. “Evet hava sıcak ve biz arabayla gideceğiz. Ama dedenin arabası klimalı ve klimalı arabada mide bulanmaz!” Sanırım işe yaradı. Zeyno her arabaya binişte, daha adımını atmadan “klimayı açınnn” diye bağırdı, biz “açtık bile” dedik ve bu şekilde yolculuğumuzu sorunsuz tamamladık. Ara ara sıkıldı, ben direksiyona geçince biraz mızırdadı ama yine de genel olarak iyi performans gösterdi.

İlk gece Samsun’da, ikinci gece Rize’de kaldık. Üçüncü günün akşamı Erzurum’da, köydeydik. İner inmez çoraplarımızı ve hırkalarımızı giydik; babam evi açana kadar sobası yanan (dikkat tarih 12 Temmuz!) komşu evinde çayımızı içtik. Eve girince, kalın pijamalarımızı giyip, yün yorganlarımıza sarılarak derin bir uyku çektik.


Temmuz ayında, kışlık pijamalarımızla, yün yorganın altında yattık


Bu asırlık evde hemen her şey orijinal. Pencereler de...


Beyaz kedinin adı "Kar" oldu; diğeri "Yıldız"


Eğer o saatte evdeysek, Zeyno danaların gelişini izledi her gün bahçe duvarından. Bu geçit bitince de doğru Filiz'in ahırına...

Eski bir evdi, büyük bir evdi... Ama hiç yadırgamadı Zeyno. Ne bu değişik evi ne de köy hayatını. İlk günün acemiliğini atınca hemen oranın hayatına entegre etti kendini. Bütün gününü, akşam danaların ve ineklerin otlamadan geliş saatine göre ayarladı. Komşu kızları Nurdan ve Şeyma’yla arkadaş oldu. Gündüz bahçede, sokakta oynadı onlarla. Akşamüstü Filiz’lerin ahıra gidip, süt sağımı bitene kadar izledi. Anneanneyle dağdan kır çiçeği topladı, arkadaşlarıyla piknik yaptı. Susayınca bahçedeki çeşmeden kana kana su içti, sabahları sütün en tazesini içti. Dedenin desteğiyle geç yattı-geç kalktı. Neredeyse sınırsız özgürdü yani...


Tortum Gölü...


Kına...
Kom yolu...

Bol gezmeli ve aynı bollukta yeme-içmeli Erzurum’dan 15 gün sonra döndük. Bavuldaki kışlıkları boşaltıp, yazlıkları yerleştirdik. Evde birkaç gün geçirdikten sonra bu kez Osman’ın peşine takılıp, Karamürsel’e gittik. Havanın güzel olduğu günlerde havuza gittik. Burada ilk defa havuzla tanışan Zeyno, kollukların onu suyun üstünde tuttuğunu keşfedince, sudan çıkmak istemedi. Buradaki arkadaşı da Duru oldu. Akşamları biz mangal keyfi yapıp, sohbet ederken; Duru ve Zeyno neredeyse tüm gece bize hiç bulaşmadan, üst katta takıldı. Bu arada her gün çamfıstığı topladık, sabahları klip seyredip dans ettik, yağmurlu bir günü “Şirinler”i izleyerek değerlendirdik.


Duru ile birlikte...


Karamürsel'de havuz arkadaşlarıyla

Karamürsel’den eve sadece bir günlüğüne döndük. 14 Ağustos akşamı biz kendi yataklarımızda uyurken, çamaşırlarımız ipte kurudu. Ertesi gün tekrar bavul hazırlığı ve pırrr İzmir. Dede, babaanne ve her şeyden önemlisi bu kez resmi tatil olduğu için işe gitmeyen hala. Zeynep için şımarık ve özgür” günlerin devamı...

Gidilecek yer Bodrum’du ama Datça’yı nasıl es geçebilirdik ki? İzmir’den direkt Datça’ya gittik. 3 gün boyunca adımımızı Ovabükü’nden başka bir yere atmayıp, tatilimizin en güzel üç gününü geçirdik. En sevdiğimiz denizde yüzdük, en sevdiğimiz sahilde müzik dinledik, akşam kahvemizi samanyolunun altında içtik, çok güzel yemekler yedik, doyumsuz sohbetler ettik. Zeyno burada da buldu arkadaşını: Zeren.


Datça-Ovabükü


Zeynep&Zeren


Müzik dinleyip, dinlenirken... Zeyno'nun bu yazki favorisi:Pinhani


Datça-Bodrum feribotu

3. günün sonunda aklımız ve kalbimiz Ova’da bindik Bodrum feribotuna. İlk kez yaz kampı yazmıştık ama iyi de etmiştik. Daha önce gördüğümüz kamplar içinde en güzellerinden birisiydi burası. Burda ne yaptık? Yüzmeye, yiyip-içmeye devam ettik. Zeyno 2 yaş krizindeki Güneş’le pek anlaşamadığından beklediğimiz arkadaşlığı kuramadı ama sahilde tanıştığı Duru oldu orada da “kanka”sı. Onunla yüzdü, onunla kumdan kaleler yaptı, akşamları çocuk gösterilerini onunla izledi. Kendi alışverişini kendisi yaptı (en çok da su ve dondurma), ilk defa dövme yaptırdı (tabii ki geçici), ilk defa küçük de olsa sirk ve dans gösterileri izledi. Ve ben akşam dönmek üzere sabah erkenden Kos’a gittiğimde babasıyla sorunsuz bir gün geçir(miş)di.

Dönüşte durağımız yine İzmir’di. İzmir kadrosuna bir de amca ve kuzen eklenince bizimkinin İzmir keyfi daha da arttı. Gezildi, tozuldu, babaanne yemekleri mideye indirildi. Bir son an kararıyla mayolar ve havlular tekrar ortaya çıkarılıp, Gümüldür’e gidildi.

Hızlı ve çok dolu bir yazdı yani. Ve tatil boyunca 3 kitap bitirebilen, arkadaşlarıyla kesintisiz sohbet edebilen, şezlongda uzun uzun yatabilen ben anladım ki, anneliğin 4. yılında işler epey kolaylaşıyormuş!


Bodrum arkadaşları


Bu yazın dondurma menüsü: 2 top, çilekli ve çikolatalı


Bodrum'daki kankası Duru

Birkaç küçük not:
• Uzmanların saat 11:00-16:00 arası çocuklarınızı güneşe çıkarmayın önerisine uyabilen var mı bilmiyorum. 3-4 yaş grubu için uymanın pek mümkün olduğunu da sanmıyorum! Sabahları geç uyandığından, kahvaltısını da geç yapan Zeyno, neredeyse tam 11:00 gibi indi sahile. Ve enerjisi (ve güneşın ısısı) bitene kadar –ki bu da saat 18:30 civarına denk geliyordu- deniz kenarında kaldı. 50 faktörlük krem sürdük ara ara. Denize girmediği zamanlarda şapka taktık. Böylece hiçbir acı-ağrı hissetmedi.
• Son bir yıldır bebek arabasını hiç kullanmadığından yanımızda götürmek aklıma bile gelmedi. Hataymış! Bu kadar saat deniz kenarında kalan çocuk, akşam bir adım dahi atamayacak kadar yorgun oluyormuş. Oysa Zeyno’nun arabası yanımızda olsa, o mışıl mışıl uyurken biz uzun akşam yürüyüşleri yapabilirdik. Seneye artık...