26 Ekim 2010 Salı

Bu bahaneyle 3 yaş kontrolü


En son, Zeyno 2 yaş 1 aylıkken yani yaklaşık bundan bir sene önce gitmişiz Hilal Hanım'a. Daha sonra bir de yükselen ateş nedeniyle, randevusuz Ocak 2010'da gitmişliğimiz var ama o kontrol sayılmaz...

Aslında nicedir aklımdaydı Zeyno'yu doktora götürmek. Mesela yaz tatiline çıkmadan istemiştim ama olmamıştı. 3 yaşına girdiğinde götüreyim istedim, araya taşınma, okul telaşı vs girdi. Aslında doğruyu söylemek gerekirse, biraz da ciddi bir hastalık atlatmadığımızdan bu işi savsakladım galiba!

Ama geçen Perşembe gecesi Zeyno öksürmeye başlayınca, Cuma sabahı okula ağlayarak gidince ve öğlen öğretmenini aradığımda "bugün biraz hali yok gibi" cevabını alınca, ilk iş kliniği aradım. Ya hemen o gün öğleden sonra gidecektik ya da Salı. Araya girecek haftasonu nedeniyle, hiç düşünmeden o gün saat 2 için randevuyu aldım. Osman'la telefonlaştım, Zeyno'yu okuldan erken aldım ve randevu saatinde ailece klinikteydik.

Yarım saat rötarla odaya alındığımızda Zeyno'yu soyundurmak çok da kolay olmadı. Direne direne boy ve kilosu ölçüldü önce. Dosyasına kaydedilen rakamlar: Boy 99,5 cm, kilo 17,4 kg. Sonra Hilal Hanım geldi odaya. Zeyno'nun şiddetlenen direnmelerine bir de ağlamalar eklendi. İki ara bir derede kulaklara ve boğaza bakıldı. Bu arada ben de kısa bir özet geçtim Hilal Hanım'a: "Önerdiğiniz şurubu ve ekinezya tabletlerini veriyorum. Ellerini sık sık yıkıyorum. Dün gece öksürük başladı"

Hemşireye ikinci dozu eksik kalan Hepatit aşısını getirmesini söyledikten sonra, bir yandan Zeyno'nun ölçülerini büyüme eğrisi üzerinde işaretlerken bir yandan da benimle konuşmaya başladı: "Zeyno genel olarak çok sağlıklı bir çocuk. Bence bunda Ada'da büyümesinin etkisi de çok. Boğazında hafif bir enfeksiyon var ama çok başında. Vereceğim şurup ve 2 günlük dinlenmeyle geçeceğini düşünüyorum. Boyu %75'te. Kilosu ise..."

Konuşmanın bu kısmında hafif yollu bir fırça yedim kilo, özellikle de fazla kilo konusunda hassas olan Hilal Hanım'dan. Bugüne kadar kilo eğrisinde hep %50'ler civarında olan Zeyno %97'ye gelmişti. Son günlerde iyice yuvarlaklaşan yüzün nedeni buydu demek ki! "Hamburger yiyor mu, kola içiyor mu?" diye sordu. Hiç düşünmeden "hayır" dedim çünkü Zeyno bunların tadını bile bilmiyor. "O zaman makarnayı, pilavı ya da çikolatayı fazla kaçırmış" deyince susuverdim. Evet, haklıydı! Zeyno'yu bu üç yiyecekte frenlemek zordu. Üstelik bunlara dedenin Erzurum dönüşü getirdiği kömeler, pestiller ile anneannenin aldığı Haribo şekerler de eklenmişti.

Bu kısa ama etkili konuşmanın ardından Zeyno'nun ağlamaları ve "ama acıdı" nidaları arasında Hepatit aşısı yapıldı. Odadan çıktıktan sonra bir süre daha Zeyno'nun salondaki oyuncaklarla oynaması beklendi ve klinikten çıkıldı.

Eve dönüşte, birden aklıma geldi ve Zeyno'nun dişlerini kontrol ettim. Bingo! Kalan son azı diş iyice kabarmış; patladı patlayacak. Böylece enfeksiyonun nedenini anlamış oldum. Bugüne kadar olduğu gibi; diş kabarır ve Zeyno hafif yollu hastalanır.

Böylece, öksürük bahanesiyle gecikmeli de olsa 3 yaş kontrolünü de halletmiş olduk. Ekinezya tableti, vitamin şurubu, bol meyve, bitki çayları, pekmez ve bol el yıkama ile bu kışı en az hasarla atlatmaya çalışacağız. Bu arada Hilal Hanım'dan döndüğümüzden beri yemek konusunda hiç ısrar yok, "doydum" dediği anda tabağını alıyorum önünden. Malum yemeklere ve abur cubura da çaktırmadan kısıtlama getirildi.

24 Ekim 2010 Pazar

İlk vesikalık


Zeyno 10 aylıktı. Yeşil pasaport için başvuruda bulunurken, vesikalık fotoğrafını istemişlerdi yine de. Böyle bir şeyi tahmin etmediğimizden, Zeyno'ya vesikalık fotoğraf çektirmemiş, ama teknolojinin ve fotoşop'un nimetlerinden faydalanarak, eldeki fotolardan acele bi vesikalık yapmıştık. Daha doğrusu fotoğrafçı yapmıştı. İşte hiç de sevmediğim ve Zeynep'e hiç mi hiç benzemeyen bu fotoğrafı.

Bu zamana kadar da bir daha vesikalık fotoğrafa ihtiyacımız olmamıştı. Taa ki, okullu olana kadar! Anaokuluna kayıt için gerekli evrakların yazılı olduğu listede 5 adet de vesikalık fotoğraf vardı. Geçen 5 haftalık süreçte fotoğraf hariç tüm evrakları tamamlamıştık. İlk 2 hafta salya sümük geçtiğinden, sonraki 2 haftada da Zeyno fotoğraf çektirmeye direndiğinden bir türlü halledememiştik bu konuyu.

Sonunda annelik yaratıcılığından birini kullanıp, fotoğraf çektirmeye "okuldaki en iyi arkadaşım" dediği Özgür'le birlikte gitmek isteyip, istemediğini sordum; hemen "evet" deyiverdi. Nasıl olsa Özgür'ün fotosu da eksikti; pekala bu işi birlikte yapabilirdik. Perşembe günü okul çıkışı, Kader'le çocukların elinden tuttuğumuz gibi, Beylerbeyi'ndeki Foto Sabri'de aldık soluğu. "Önce hanginizin fotoğrafını çeksin amca?" diye sorduk. Bizimki hiç gecikmeden cevapladı: "Ben Özgür'le birlikte çektiricem!" Fotoğrafçıyla gözgöze geldik, "hallederiz" dercesine bi bakış ettı bize. İkisini arasında çok az mesafe bulunan iki pufa oturttu ve başladı deklanşöre basmaya. Uzunca bir süre Özgür'ü gözlerini kısmamaya, Zeyno'yu da ağzındaki sakızı çıkarmaya (en azından çiğnememeye) ikna etmeye çalıştık. Ama maymuna dönen üç koca insan pek de başarılı olamadık.

Çekilen onlarca kare arasından yukardaki fotoğrafı seçmiş fotoğrafçı. Herhalde en iyisi buydu? Aslında hiç de fena değil ama Osman'la, farklı zamanlarda fotoğrafa bakar bakmaz aynı şeyi düşündük: "Bu hiç de Zeyno gibi değil!"

10 Ekim 2010 Pazar

İlk tiyatro deneyimi

Güleryüzlü çocuk Özgür, Tombiş yanaklı Asya, yaramaz Aras, şişman Yağız, uzun saçlı Ada... Zeyno'nun okul arkadaşları bunlar. Tabii ön tanımlamalar da yine Zeyno'ya ait.

Özgür'ün annesi Kader, Asya'nın annesi Ayça, Aras'ın annesi Pınar... Bunlar da benim yeni "veli" arkadaşlarım. Dördümüzün çocuğu da aynı sınıfta; yani okulla yeni tanışıyorlar...

Ağlama faslıyla geçen 2 haftanın sonunda, 3. hafta şaşırtıcı bir sakinlikle başlayınca, o pazartesi Zeyno'yu okula bıraktıktan sonra, Beylerbeyi iskele meydanında kendime bi sabah çayı ısmarlamaya karar vermiştim. Ben Kader'i haberdar ettim bu durumdan, O da Ayça'yı. Nihayetinde, o sabah 3 yeni arkadaş, çoğunlukla çocuklardan laflayarak, deniz kenarında içtik sabah çaylarımızı.

Laf arasında Ayça'dan geldi teklif: "Haftasonu çocuk tiyatrosu için davetiye ister misiniz?" diye sordu. Hiç düşünmeden "olur" dedik bizde.

1 hafta sonra, bu öğlen, Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nin önünde buluştuk. Okula henüz alışamayan Asya annesinin eteğinden pek ayrılmadı ama birbirlerini "okuldaki en iyi arkadaşı" olarak tayin eden Zeyno ve Özgür, kısa bir kikirdeşmenin ardından eleleydi...

Pek bi mutlu girdiler salona da. İlk defa gördüğü tiyatro salonunu şöyle bir süzdü önce Zeyno. Özgür'e söylediği ilk şey "burası ne kadar kalabalık" oldu... Bu arada fonda çalan tanıdık çocuk şarkılarına da eşlik ediyordu.

Aslında oyunun konusu daha büyük yaş gruplarına uygundu ama yine de umduğumdan daha iyi izledi. En azından endişelendiğim gibi loş ışıktan ve gürültüden rahatsız olmadı.

Pembeli kızın neden sürekli sahnede olmadığını pek anlayamadı. Nedenini pek anlamasa da, salondakiler gülünce o da güldü. Şarkılarda el çırptı. Sakince oyunu izleyen Özgür'ü baştan çıkarmak için sürekki "hadi kalk dans et" dedi. 20'şer dakikadan 2 perdelik oyun boyunca neredeyse hiç oturmadı. Sonuçta tiyatroyu sevdi. Sevmiş. Öyle diyor!

** Yanımıza fotoğraf makinesi almadığımızdan güne dair bir fotomuz yok. Oyunun davetiyesini koymayı düşündüm ama o da Zeyno'nun makas darbelerine kurban gitmiş

9 Ekim 2010 Cumartesi

Artık ben bir "veli"yim...


Aslında 1 ay tamamlanınca yazmayı düşünmüştüm şu okul meselesini. Ama geçen Cuma hayatımın ilk veli toplantısına katılınca, şimdi yazmaya karar verdim...

Evlat, abla, öğrenci, eş, gelin, anne... Bugüne kadar birçok sıfat alan ben, artık bir "veli"yim. Son 3 haftadır, üstünde "sayın veli" yazan kağıtlar alıyorum, Zeyno'yu okula bırakıp, okuldan alıyorum...

Şimdi gelelim okul hikayemize...

Beylerbeyi'ne taşınmamızın üstünden sadece 2 gün geçmişti. Zeyno sürekli "Ada'ya geri dönelim" diye ağlıyordu, ben ise yeni evimize en yakın devlet anaokulunu bulma telaşındaydım. Sonunda hedefi buldum; eve 2 durak uzaklıktaki Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü...

Okulun açılmasından önceki son Cuma günü, Zeyno'nun da elinden tutup, okula gittim. Okul müdürü, 4-5 yaşın öğretmeni ve yemekleri hazırlayan Ayşe Hanım'dan başka kimse yoktu okulda. Onlar da son hazırlıkları yapıyorlardı. Ben öğretmenlerle konuşmaya başladım, Zeyno da mekanda ısınma turları atmaya. Ara ara yanıma uğrayarak iki sınıf arasında gidip geldi. Oyuncaklarla oynadı, çekmeceleri karıştırdı... "Ayşe Teyze" ile sohbet edip, laf arasında ona en çok makarnayı sevdiğini söyledi. Ve çişi geldiğinde ilk kez klozete oturmayı kabul edip, sorunsuzca çişini bile yaptı. Renkli sabunluklardaki sabunla ellerini yıkamaya bayıldı. Gidişat süper görünüyordu yani. Emine öğretmen de, "eğer buraya alışmayacak olsa şimdi sizin eteklerinizden ayrılmazdı. Merak etmeyin" deyince, ben kayıt için gerekli evrakları yanıma alıp, eteklerim zil çala çala eve geri döndüm.

Bütün hafta sonu Zeyno okuldayken neler yapabileceğimin hayalini kurdum. 3 sene sonra, nihayet bana, sadece bana ait olan zamanlarım olacaktı!

Pazartesi sabah doğru okulun yolunu tuttuk. Kapıda Zeyno'yla öpüştük, ayrıldık. Sorun yok, süper! Öğlen almaya gittim, "ama anne ben daha oynuyorum" dedi ve ben 2 saat sonra tekrar almaya gitmek üzere ordan ayrıldım. Daha da süper! Saat 3 gibi gidip, aldım. Yine sorun yok. Süper, süper, süper!

Daha doğrusu ben her şeyin süper olduğunu sanmışım. İkinci gün başlayan ağlamalar gösterdi ki, durum hiç de sandığım gibi değil.

2. gün başlayan ve gece-gündüz devam eden ağlama krizleri tam 2 hafta sürdü. Kimi gün, pijamalarla, saçını başını tarayamadan götürdüm Zeyno'yu okula kadar... Kimi gün otobüs şoförünün "siz çocuğunuzu anaokulna değil, psikoloğa götürün" yorumunu sineye çektim... Kimi gün adeta yakamdan söküp aldılar içeri... Eve dönünce tüm gün yalvardı "ama beni oraya bırakma, ben orda çok mutsuzum ve seni çok özlüyorum" diye. Geceleri uykusundan uyanıp uyanıp ağladı "gitmeyeceğim" diye.

Kabus oldu o 2 hafta bize. Ben "nasıl olsa evdeyim, göndermeyeyim bari bu sene" düşüncem ile bu konudaki tecrübelilerin "sakın bu gözyaşlarına aldanma, geçecek. Eğer bir kere bu ağlama nedeniyle okula götürmezsen, bir daha götüremezsin" telkinleri arasında gidip gidip geldim. Bu arada birkaç gün orada öğlen uykusuna dalan Zeyno da, ağlamalara ek olarak orada uyumaya direnmeye başladı...

"Merak etmeyin, içerde sürekli ağlamıyor. Oyunlara katılıyor, yemeğini de yiyor" diyordu Tülay Hanım. Bu içimi rahatlatıyordu ama kapalı kapılar ardında olanları görememek ve Zeyno'nun hali içime kurt düşürüyordu. Hiç düşünmeden Güvem Hanım'ı aradım. Çünkü tam da onun dediği gibi olmuştu durum; ilk gün hiç sorun çıkarmayan Zeyno sonra zıvanadan çıkmıştı. "Ağlıyor, hem de çok" dedim. Orda uyudu mu hiç?" diye sordu; "evet". Peki tuvalet durumu ne alemde?" dedi. "Sorun yok" dedim. "O zaman siz bu işi yırttınız" dedi. Normal ve beklenen bir durumdu bizimkisi ve onun da söylediğine göre geçecekdi...

Benim için değeri büyük bu açıklamanın üstüne ağlamaların şiddeti de biraz olsun azalınca, ben de bu yoldan dönmemeye karar verdim... Ağlaya zırlaya devam ettik. Bu süre içinde gösterdiğim sabra ise hala şaşıyorum!

2 haftanın sonunda bi akşam annemler bize geldiler. Annem Zeyno'nun tırnaklarındaki boyaları sorunca "okulda olmadı, evde boyama yaparken oldu" diye yanıt verdi bizimki. Bunun üzerine annem "aaa, sen okula mı başladın?" diye sordu. Bu tiyatrovari konuşmanın sonunda Zeyno koşarak anneannesine okulda yaptığı boyamaları ve elişilerini gösterdi. O akşamın konusu Zeyno'nun okuluydu. Arkadaşlarını, öğretmenlerini anlatıp, anneanne, dede ve dayıdan bol bol övgü aldı Zeyno.

Okul hayatının 3. haftası başlarken, Pazartesi sabahı gözünü açar açmaz "anne bugün okula gidecek miyim?" diye sordu. Başıma gelecekleri bildiğimden, derin bir nefes alıp, kararlı bir sesle "evet" dedim. Beklenen ağlama ve yalvarmaların yerine "tamam" lafı çıkıverdi Zeyno'nun ağzından. Şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açılan ben anlamsız anlamsız Zeyno'nun yüzüne bakarken, O sanki gece sihirli bir değnek değmişçesine sakince yataktan inip, odaya doğru yürümeye başladı. Giyinirken hiç ağlamadı, saçını tararken hiç ağlamadı, yolda hiç ağlamadı... ve sınıfına girerken hiç ağlamadı.

Ve böylece 3. hafta itibariyle okula gitmemek için ağlama faslı kapanmış oldu. Son durumumuz ise şu:

Hala her sabah "anne bugün okula gidecek miyim?" diye soruyor. "Evet" yanıtını alınca pek de memnun olmuyor ve "ben okula gitmiycem" diye bi mızırdanma yoklaması çekiyor ama sonunda ağlamadan okula gidiyoruz. Öğretmeni kapıyı açar açmaz içeri girip, onunla sohbete başlıyor. Artık okulda olanlarla ilgili daha çok şey anlatıyor evde. Okul arkadaşlarından bazılarını daha çok seviyor. Şimdilik yarım gün gidiyor okula; sabah 09:30 - 13:00... Eğer sorun çıkarmazsa ilerleyen dönemde yavaş yavaş süreyi uzatacağım. Ama temkinliyim bu kez... Acele etmeyeceğim, yeni bir krize mahal vermeyeceğim...

Doğup, büyüdüğü Ada'yı, oradaki yaşantıyı bırakma krizi ile okul hayatına, dolayısıyla kurallara uyma krizini aynı anda yaşadı Zeyno. Ve bu ona düşündüğümden daha ağır geldi. Ama atlattı. En azından önemli bir bölümünü.

Artık Zeyno bir öğrenci, ben de bir veliyim. Bakalım zaman bizim için ne gösterecek?

* Fotoğraf: 25 Eylül 2010, Heybeliada... 1. okul haftasının sonu