24 Mayıs 2010 Pazartesi

Sanal arkadaşlar, arkadaşlar...

Sadece, ilerleyen dönemlerde okudukça keyiflenmek ve unutmamak için notlar düştüğüm bu blog'un bana arkadaşlar kazandıracağı... Hiç aklıma gelmezdi... Ama oldu! Bir kez daha! Çok da iyi oldu...

Ayça, kokusuna vurulduğu bi iğdenin fotoğrafını yükledi facebook'a. Ben "Ada'da da iğdeler şu sıralar çok güzel kokuyor, gelsenize" yazdım altına. "Olur" dedi ve geldiler...

Sabah sahilde simit-peynir-çay üçlüsüyle kahvaltı yaparken fark ettik. Birbirimizi 40 yıldır tanıyor gibiydik Ayça'yla ama bazı temel bilgilerimiz hakkında fikrimiz bile yoktu. Gülüşerek o bilgileri de tamamladık...

Birlikte pazara gidip demet demet yeşillik aldık; bir de kokusuna vurulduğumuz çileklerden. Aşıklar yolundan turlayıp, hayallerimizden bahsettik. Bozcada'dan, Datça'dan, Yunanca'dan, şaraptan, bağdan, bahçeden... karavanlardan, denizden...

Mangaldaki balıkların pişmesini bekledik aç kediler gibi... Bozcaada şarabını Heybeli'de denedik. Vapur saatine kadar kahveyle tatlıyı da yetiştirdik. Yedik, içtik, bu arada hep konuştuk...



Ya Erin'le Zeynep? Bence elektrikleri tuttu; yoksa daha tanışmalarının üzerinden sayılı dakikalar geçe elele tutuşup giderler miydi dondurmacıya? Dondurmalar yalandı; biri siyahından biri beyazından... Baloncuklar yapıldı suları döküle saçıla... Kertenkeleler seyredildi, çiçekler üflendi... Mangaldaki küller mıncıklandı... Kediler beslendi bizden arta kalan kılçıklarla... Koltuğun tepesinde zıp zıp zıplandı, dilim dilim brownie götürüldü sakince... Tüm günün ekstra hareketliliğine karşı uykuya kafa tutuldu. Arada bu kriz durumuna yenik düşülüp, silahlar kuşanıldı karşılıklı... 3 yaş civarı iki çocuğun buluşması yaşandı yani tam da aralarında...



Dönüşlerini konuşmadık ama onlar gittikten sonra, Zeyno banyonun peşine cup yatak yaptı. Hem de ilk kez saat 19:30'da. Daha hava kararmadan akşam uykusuna dalmıştı bile.

Ben Ayça'nın hediyesi yeni cd'mi koydum teybe... Evin içi Dalaras'ın sesiyle dolarken bulaşıkları toparladım. Yeni arkadaşlarımı sevmiş olmanın keyfiyle...

Hiç aklıma gelmezdi ama oldu! Pınar ve Ertuğrul, Gülfer ve Soner, Deniz ve Özgür'den sonra bir de Ayça ve Alpay eklendi, yüzyüze tanıştığımız blog arkadaşlarımıza. Tekrar görüşmek istiyorum Ayçalarla.

Hem kimbilir, belki yıllar sonra... Onlar Bozcaada'da, biz Datça'da...

* Fotoğraflar için eline, emeğine sağlık Ayça...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

3,5 gün


Geçen hafta "ikinci kaçamak"ı yaptık. Zeyno'yu anneanneye teslim edip, Datça'ya gittik. Islak mendil, su şişesi, atıştırmalıklar ve yedek kıyafetler yerine mp3 çalarım, yolda dinlemek üzere yanıma aldığım cd'ler ve güneş gözlüklerim vardı bu kez sırt çantamda. Dönüşte deniz kabukları ve sahilden topladığım rengarenk taşlar eklendi bunlara...

Gidilen yer Datça ya... sayfalar dolusu yazabilirim bu 3,5 günü. Aklım, gönlüm, ruhum orda kalmış zaten, daha fazla zorlamayayım kendimi. Kısaca özetleyeyim: Telaşsız bi uçak yolculuğu, Çine'de yenen köfteler, yolda eşlik edilen şarkılar, dolunayda şarap, tanışılan yeni insanlar, konuşulan hayaller, heyecan, ovabükü, içimizi ısıtan güneş, davetkar deniz, merak, palamutbükü, sohbet, orfoz-iskorpit-yerli kalamar, mezeler-rakı, telaşlandıran haberler, dönüş yoluna düşmenin hüznü... ve hepsinden önemlisi, uzun bir aradan sonra tüm bunların telaşsızca ve hafif yaşanması...

Peki gideceğimizi son gün öğrenen Zeyno neler yapmış bu 3,5 günde?

Gezmiş tozmuş, parklara, ev gezmelerine gitmiş, market alışverişleri yapmış, bol bol yemek yemiş... Arada aklına biz vurdukça zalimce davranmış anneanneye ama sonra söylediği tüm sözler için pişman olup, "şaka yaptımmm" demiş. İlk gece ağlayarak uyanıp, "annemi isterim, şimdi gelsin!" demiş, sonra uykuya yenik düşüp, anneannesinin koynunda mışıl mışıl uyumuş...

Annesini babasını çok özlemiş... Telefonda onlarla konuşurken sesi burulmuş ama siparişini vermeyi de unutmamış: "mor evle birlikte kırmızı ve turuncu ev de alın!" (Hani biz Datça'ya Zeyno'ya mor ev almak için gittik ya...)