29 Aralık 2009 Salı

Z: Zeynep

A: Anne

B: Baba


Zeynep ıslak mendili sıkarak suyunu akıtır

B: Zeynep, yapma öyle

Z: Yapmak istiyorum ama...

B: Her tarafımız sabun oldu...

Z: Evet, çok eğlenceli!

**

Zeynep ve 4,5 yaşındaki arkadaşı Toprak, kanepenin üstünde zıplar. Ben aniden odanın kapısında belirince, ikisi de bir anda durur. Ve

Z: Çok eğleniyoruz ama anneeee....

A: Ama düşebilirsin!

Z: Toprak tutunmadan yapabiliyor, O büyük... Ama ben tutunuyorum anne, düşebilirim çünkü...

**

Zeynep ortamızda olacak şekilde, üçümüz yere serilmiş jimnastik hareketleri yapıyoruz. Ben kaytaran Osman’ı uyarıyorum bir ara:

A: Osmannn, sen de yap!

Ve Zeynep lafa karışıyor hemen:

Z: Osmannn, sen de yap! (ve bana dönerek) baba da diyebiliriz

**

Bir ara Zeyno’nun her fırsatta kapısından daldığı ve saatlerce çıkmadığı karakolun önünden geçerken, camdan bir polis seslenir Zeynep’e:

“Zeyneppp, gelsene!”

Hiç pas vermeden yürümeye devam eder bizimki. Ve biraz uzaklaştıktan sonra sorar:

“Anne, neden gitmedim?”

27 Aralık 2009 Pazar

Bir de burdan söyleyeyim...

Tanıdığım, tanımadığım o kadar çok insana cevap verdim ki; bir de burda yazayım dedim.

1. Evet, soğuğa aldırmadan, hemen hemen her gün dışarı çıkıyoruz. Genellikle de sabahları. Kahvaltının peşine, havalanması için evin pencerelerini açıp, kendimizi dışarı atıyoruz. Eğer rüzgar varsa, sahilde gezinmek ve oturmak yerine çarşıyı tercih ediyoruz. Öğlen yemek saati gelene kadar da dışarda kalıyoruz. Böylece sadece temiz hava almakla ve sosyalleşmekle kalmıyor, evdeki kriz anlarını da azaltıyoruz.

2. Hayır giydirdiklerim ince değil ve üşümüyor! Zeyno'ya kalın bir kazak giydirmek yerine, uzun kollu ve pamuklu bir penye giydirip, üstüne de önden fermuarlı ve yine pamuklu bir hırka giydirmeyi tercih ediyorum. Üstüne de montunu. Hava rüzgarlıysa şapkasını da takıyoruz; tamamdır. Böylece, eğer fazla hareket ederek terlerse ya da bulunduğumuz ortamdan daha sıcak bir ortama girersek, kolayca bir katını soyup, rahatlatabiliyorum O'nu. Hem kalın kazaklarını şimdi giydirir, atkısını sadece gözleri açıkta kalacak şekilde şimdiden sarar, ayağına kar botu gibi ayakkabıları şimdi giydirirsem; Şubat'ta, Mart'ta yani hava gerçekten soğuk olduğunda ne giydireceğim?

3. Hayır, Zeynep'e grip aşısı ve domuz gribi aşısı yaptırmadım, yaptırmayı da düşünmüyorum. Ada'da yaşadığımız için kirli havadan uzağız. Zeyno okula gitmiyor. Gezmek için alışveriş merkezleri gibi kapalı ve kalabalık yerleri pek tercih etmiyoruz. Yani bence Zeyno risk grubunda değil. Bu arada elbette geçen senelerde olduğu gibi grip olabilir. O zaman en hafif şekilde geçirmesi için gerekli tedbirleri alacağım. Bu arada şimdiden aldığım tedbirler de yok değil. Mesela sabahları bitki çayı yerine taze sıkılmış portakal-mandalin suyu veriyorum Zeyno'ya. Daha çok meyve yemesini sağlıyorum. Ara öğün olarak badem-ceviz-kuru meyve gibi atıştırmalıklar sunuyorum. Yukarda da yazdığım gibi her gün dışarı çıkarıyorum ve kararında giydirmeye çalışıyorum. Ellerini sık sık yıkıyorum... Bi rahat bırakın da, olacaksak da, ağız tadıyla grip olalım.

24 Aralık 2009 Perşembe

Kriz ki, ne kriz!

Makyaj değil, fotoşop değil... Bildiğimiz mor işte; hani şu herhangi bir düşme-çarpma sonrası olandan... Üstelik bu biraz iyileşmiş hali. Peki nasıl oldu? Anlatmaya başlayayım...

Soğuğa ve ayaza aldırmadan, dışarı çıkmak için hazırlanır Zeyno ve babası. Apartmanın içinde, merdivenlerden çıkarken Zeyno dengesini kaybeder ve merdivenlerden geriye doğru yuvarlanır. Sonuç bol ağlama ve bu mor göz...

Şimdi hikayeyi başa alıp, tekrar anlatayım:

Soğuğa ve ayaza aldırmadan, dışarı çıkmak için hazırlanır Zeyno ve babası. 3. kattan en alt kata kadar inerler. Zeyno'nun pusetini almış, tam kapıdan dışarı çıkacakkennnn... Zeyno "üst kapıdan çıkalım" diye tutturur. Babasının tüm ikna çalışmaları boşa gider. Sonunda baba elinde pusetle önde, Zeyno arkada merdivenleri çıkmaya başlar. Zeyno dengesini kaybeder ve merdivenlerden yuvarlanır. Sonucu biliyorsunuz...

Şimdi biraz daha başa gidelim. Yaklaşık 1 ay öncesine...

Nedenini bilmiyorum (zaten 27 ayı geride bırakan annelik deneyimimden, bu sorunun cevabını aramamam gerektiğini de biliyorum!) Belki çıkma zamanı gelen ikinci küçük azılar, belki de 2 yaş bunalımı? Neden her neyse, yaklaşık bir aydır tam bir kriz durumu var bizim evde... Söylediklerimizi büyük bir dikkatle dinleyen, her duruma kolayca uyum gösteren, anlayışlı, sosyal, sevimli Zeynep gitti; yerine her şeye mızmızlanan, her istediğini ağlayarak yaptırmaya çalışan, her şeye itiraz eden, suratsız bir Zeynep geldi.

Üstelik her geçen gün daha da vahim bir hal alıyor durum. Son bir haftadır "istemiyorummm!" diye ağlayarak, öğlen uykusuna yatmıyor. Tıkır tıkır işleyen akşam rutini de bir anda yok oldu ortadan. "Uykum yokkkk!" bağrışlarıyla, saat 23:00'ı buluyor uykuya geçmesi. Üstelik öyle odasında, yatağında falan da değil, evin herhangi bir köşesinde kucak kucağa... Gece 03:30 gibi birisi dürtüp, uyandırıyor sanki. Durum yine ağlama. Ağlama nedeni "hadi oynayalım!" Zor bela ikna, yanyana yatış. Gece boyunca Zeyno'nun ha bire ağlanması. Uykusunda bile mızmızlığa ve itiraza devam!

Nedenini bilmediğim gibi ne zaman geçeceğini de bilmiyorum. Sabretmeye ve hayatımı bu yeni duruma (ve zamanlamaya) göre yeniden organize etmeye çalışıyorum. Umarım çabuk geçecek!

8 Aralık 2009 Salı

Eminönü vs vs...

Aslında hiç gidesim yoktu. Meteoroloji sağnak yağmur uyarısı veriyordu ve benim hiç gezip dolaşacak enerjim yoktu. Yine de vazgeçmedik. Hazırlandık, hala uyuyan Zeyno'yu uyandırıp, 08:50 Kabataş vapuruna yetiştik.

1 saat 15 dakika süren yol boyunca kahvaltımızı yaptık. Bize simit-peynir-çay, Zeyno'ya evde yaptığımız bol kaşarlı tost ve sıkma portakal suyu. Vapurdan inince tramvayla Sirkeci'ye geçtik. Böylece toplu taşıma aracı olarak -epeyce küçükken yaşadığı 2 otobüs deneyimini saymazsak- sadece vapuru ve motoru bilen Zeyno, ilk defa tramvaya bindi.

Önce babanın fotoğrafçıdaki işini halletmek üzere Hayyam Pasajı'na doğru çıkarken, ilk molayı baklavacının önünde verdik. Baklavacının vitrinine adeta yapıştı ve "baklava yiyelim mi?" önerimize parlayan gözlerle "evetttt" diyerek dükkandan içeri daldı.

Sabah sabah baklavalar mideye indirildi, fotoğrafçıdaki iş çabucak halledildi ve...

Bir katı adeta "sticker cenneti" olan pasajda Zeyno kendini kaybetti... "Bunu da bunu da" diyerek bir tomar sticker aldı...

Eminönü'ndeki çarşı da balıkları, papağanları, tavşanları, tavukları, güvercinleri, köpekleri seyretti

Kuşlu Cami'de güvercinlere yem attı. Bir tabak, bir tabak, bir tabak daha...


Başlardaki korku yerini eğlenceye bırakınca güvercinlerin peşinde koşturdu durdu

Taksim'e çıkana kadar, o bir an önce uykuya dalmak için arabasının içinde pozisyon değiştirip durdu, biz de daha yemek yemediği için, uyumaması için elimizden geleni yaptık. Baba kısa bir iş için yarım saatliğine bizden ayrılınca, tüm uykuya rağmen biz soluğu Taksim Parkı'nda aldık. Zeyno sallandı, sallandı, sallandı...

Yine uykuya karşı verilen mücadeleyle, kısa bir süre sonra İstiklal'de yeni açılan Nord See'deydik. Balığını ve üstüne mandalinalarını yedi. Kendimizi tekrar caddeye vurduğumuzda ise hemen uykuya daldı... Biz Ara Kafe'de çaylarımızı/kahvelerimizi yudumlarken O da mışıl mışıl uyudu...

16:30 vapurunun koltuklarına yayıldığımızda anladık o gün ne kadar yorulduğumuzu. Yorulmuştuk ama hepimize iyi gelmişti bu averelik. Gün boyunca hiç yağmur yağmadı ve gezip dolaştıkça enerjim yerine geldi.