27 Ocak 2009 Salı

Zeyno'nun saçları kırt kırt

Bizim toka takma çalışmamız başarısızlıkla devam ederken, saçlar göze girme kıvamına gelince, sonunda geçen hafta sonu karar verildi ve Zeyno'nun saçları kesildi. Ama sadece önler ve biraz da yanlardan. Şimdi soruyoruz Zeyno'ya:
- Zeyno, kuaför saçlarını nasıl kesti?
- Kırt kırt

Her şey Zeyno'ya

Osman'a bisiklet alındı, Zeyno'nun kaskı alındı, koltuğu da Ankara'dan gelecek... E tamam o zaman, hadi bahar gelsin. Ama bir daha soğuğa dönmemek üzere...

Son dönemde Zeyno'ya aldığımız tek yeni şey bu kask değil. İndirimi de kıyısından köşesinden yakaladım ben. Zara'dan, minik de olsa seneye giyeceği giysilerle dolu bir poşetle çıktım mesela. Buradan yakaladığım en iyi parça da kırmızı palto oldu. (Bak şimdi de bahar geçsin, yaz geçsin, kış gelsin istedim birden!). Haftasonu dergi için karşıya geçtiğimde eşeleneceğim biraz daha. Mutlaka birkaç şey daha bulurum. Debenhams'a bakmalı, ordaki Zara'ya (belki kahverengi çoban paltosunun bedenini orda bulurum - sadece 29 YTL-), bir de Profilo'nun karşısındaki C&A'ya...

Oyun ablaları

Yazamadığım zamanın, kayıt altına alınması gereken en önemli olaylarından biri de Zeyno'nun oyun ablaları. Evet, Zeyno'nun iki tane oyun ablası var artık: Deniz ile Pelin.

Gelelim bu hikayenin başına. Zamansızlık yorgunluğumu, yorgunluğum da depresyonumu tetikleyince, anladım ki ben artık yetişemiyorum! İşte o zaman karar verdik birini bulmaya. Klasik anlamda "bakıcı" değildi ama aradığımız. Zaten ben tüm gün evde olduğum için böyle birine ihtiyacımız yoktu çünkü. Asıl istediğimiz, günde birkaç saat bize gelip, Zeyno'yla oynayacak birisiydi. Mesela üniversite sınavına bu sene girmiş ama kazanamamış, bu arada harçlığını çıkarmak isteyen bir abla... Osman hemen okuldaki arkadaşlarına anlattı durumu. İki kişi geldi ilerleyen günlerde ama olmadı. Birisi orta yaş üstü, bildiğimiz anlamda bir bakıcıydı. Diğeri de Zeyno'yla oynayamayacak kadar ağır kanlı bir genç kız. Bulamadık yani. Zaman geçtikçe umudumu da kestim ben bu konudan.

Derken, bir öğlen heyecanla geldi Osman eve. Lojman komşularımızdan ve Ada'daki lisenin öğretmenlerinden bir hanımın numarasını verdi. O, aradığımız gibi birisini bulabilirmiş ve benden telefon bekliyormuş. Hemen aradım Mesiha Hanım'ı. Konuştuk. Aynı gün saat 15:30'da, yanında iki genç kızla bize geldi.

Pelin'le Deniz, Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi'nin çocuk gelişimi bölümünde lise ikinci sınıf öğrencisiymiş. Seneye anaokuluna staja gideceklermiş ama bu sene okul dışındaki zamanları boşmuş. Ve eğer mümkünse, ikisi birden gelmek istiyormuş... Hemen "evet" dedim. Ertesi gün okul çıkışında geldiler.

İlk gün umduğumdan iyi geçti. En azından onlar birkaç metre ötemde oynarken ben 2 saat kadar aralıksız çalışabildim. Yani Zeyno "anne!" diye tutturmadan oynadı. Sonraki günler hastalığına denk geldiğinden pek keyifli geçmedi ama bu hafta durumu düzelttik. Saat 13:30 gibi uyuyan Zeyno, saat 15:00 gibi kalkıyor. 15 dakika sonra da ablaları geliyor. Şimdilik gidişat iyi. 2 gündür pırıl pırıl havanın tadını çıkarmak için sahildeler. Kapıda Pelin'le Deniz'i görünce yüzünde güller açan Zeyno, onların kucağındayken aynı keyifle el sallıyor bana.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Çikolata kaçamağı




Ortakulak iltihabı

Yazmadığım 10 gün içinde o kadar çok şey oldu ki! Ama önce bu araya neden olan olayı yazmam lazım herhalde. Hem de en başından...

Geçen Çarşamba, akşam uykusuna yatmadan önce, altını değiştirirken fark ettim Zeyno'nun ateşi olduğunu. Hemen ölçtüm: 38.5 derece. Kısa bir düşünmenin ardından, bir ölçek ateş düşürücü şurup verip, yatırdım. Ama "ya gece daha da çıkarsa?" sorusu aklıma gelince, hemen doktorumuzla iletişime geçtim. "İshal yok, kusma yok, öksürük yok, burun akıntısı yok, iştahı ve keyfi yerinde ama ateşi var. Şu sıralar tam da diş çıkarıyor, ondan olabilir mi?" diye sordum. O da bir fitil, bir şurup şeklinde ateş düşürücü kullanmamı önerdi. Tam 2 gün boyunca, yaklaşık 5'er saat arayla kullandım fitil ve şurubu. Banamısın demedi ama. 38,5-40 aralığında gitti geldi ateşi. Bu arada üstte kabaran dişlerden biri çıktı ve keyfi de gayet yerindeydi.

Araya Pazar günü gireceğinden, Cumartesi tekrar aradım doktorumuzu. "Muhtemelen enfeksiyon var. Antibiyotik başlayacağız ama yakınınızdaki bir doktora boğazını gösterip, ciğerlerini dinlet ve bana sonucu bildir" dedi. Annemlerin eve yürüyerek 5 dak. mesefadeki Özel Marmara KBB Merkezi'ne gittik. Oradaki KBB Uzmanı doktor önce kulaklarına baktı Zeynep'in. Ve sol kulağa bakar bakmaz "oooo!" deyiverdi. "Ortakulak iltihabı olmuş!" Yani bilmeden en doğru doktora getmişiz. İki "çok kuvvetli" antibiyotik iğne, iki şurup, bir burun fısfısı ve bol bol serum fizyolojik içeren reçeteyi yazdı hemen. "Vakit kaybetmeden iğneyi yaptırın. Şurupları bitene kadar kullanacaksınız ve haftaya görsem iyi olur" dedi. 10 dakika sonra, bacağından yediği iğnenin etkisiyle son derece mızmızlaşan Zeyno kucağımda annemlerdeydim.

Ertesi gün ikinci iğneyi de vurdurduktan sonra toparlamaya başladı ve ateşi düştü. Bu hafta sonu kontrole gittik. Kulağı düzelmiş (meğer neredeyse kulak zarı delinecek kadar ciddiymiş durum!) ama şuruplara devam etmemiz gerekiyormuş. Ediyoruz da. Bugünlerde Zeyno'nun keyfi iyice yerine geldi. Ateş ve hastalık gitti ama o günlerden garip bir sinirlilik ve ağlama krizi kaldı bize yadigar. Foto bu anlardan birinde çekildi. "Şurupların yan etkisidir" diye avutuyorum kendimi. Ve umuyorum ki, şuruplar bitince Zeyno eski haline dönecek...

14 Ocak 2009 Çarşamba

Zeyno’nun misafiri

Uzun zamandır bir arkadaş buluşması ayarlamak istiyordum aslında. Gözüme kestirdiğim isim de, arka apartmandaki Tuğçe’ydi. Çünkü birbirlerine yakın zamanlarda doğduklarını biliyordum. (Meğer sadece 4 gün varmış aralarında!) Ama araya önce Zeyno’nun, ardından da Tuğçe’nin hastalığı girince ertelemiştim bu planı. Sonunda bugün aniden telefona sarıldım ve numarayı çevirdim. Daha önce birkaç kez sokakta ayak üstü sohbet ettiğim Zehra Hanım’a da “bize gelsenize” deyiverdim bir çırpıda. Önce şaşırdı ama yarım saat sonra bizdelerdi. Birbirlerine pek takılmadılar ama birlikte olmaktan hoşnuttular bence. Zeyno yan gözle sürekli Tuğçe’yi gözetliyordu. Ayrıca oyuncaklarını kendiliğinden getirip, O’na verdi. Arada da sarılıp, kucakladı... Yaklaşık 1,5 saat süren ve birlikte kek yiyerek tamamlanan buluşma hiç de fena değildi bence. Tekrarlamaya karar verdik. Akşam Zeyno’ya “Tuğçe’ler bize yine gelsin mi?” diye sordum, kuvevtlice kafasını salladı. “Biz onlara gidelim mi?” dedim, yine aynı cevabı verdi. Tekrar buluşmak şart oldu yani.
Not: Maalesef fotoğraf çekmeyi unuttum. Bir dahakine...

Bir kaşık boncuk makarna

Bir süredir yemeklerde kendi çatalını ve kaşığını elinden düşürmüyordu Zeyno. Ben de bunu fırsat bilip, son bir haftadır kendi kendine yeme çalışmalarını hızlandırdım. Boncuk makarnayla başladık çalışmaya. Ben yemeğini yedirirken, Zeyno da bir yandan makarnasını kaşıklamaya çalıştı. Ve umduğumdan çok daha iyi kıvırdı bu işi. Küçük bir destekle, pirinç pilavı ve bulgur pilavında da başarılı oldu. Üstelik çok daha iştahla yiyor bu şekilde. Durmak yok, çalışmalara devam!

13 Ocak 2009 Salı

Kek yaptık

İkindi atıştırmaları için kek yapıyorum Zeyno’ya. Daha doğrusu birlikte yapıyoruz. Annemin kabarması garanti klasik kek tarifini yapmaya başlamadan önce Zeyno’yu tezgahın üzerine oturtuyorum. Ve yaptığım her işlemi ona tek tek anlatıyorum. Hatta malzemeleri koklatıp, tatlarına baktırıyorum. Ve malzemelerden birini mutlaka Zeyno’ya koyduruyorum. Mesela aşağıdaki tarifin kuru üzümlerini kekin hamuruna Zeyno ekledi. Belki de ondan bayıla bayıla yiyordur?

Ve işte daha besleyici olması için orijinali benim tarafımdan biraz müdaheleye uğramış kekin tarifi
• Oda sıcaklığında 3 yumurtayla 1,5 su bardağı tozşekeri mikserle iyice çırpın.
• 1/2 su bardağı sıvıyağ ve 1/2 su bardağı portakal suyu (veya istediğiniz başka bir sıvı) ekleyip, tekrar çırpın.
• Önce 2 su bardağı un ve 1 paket kabartma tozunu eleyerek ekleyin. Ardından 1/2 su bardağı, un gibi çekilmiş ceviz-fındık karışımı ilave edin (orijinal tarifte ceviz-fındık yok, 3 su bardağı un konuyor)
• Suyunu sıktığınız portakalın kabuklarını rendeleyerek (ya da benim gibi robottan geçirerek) ekleyin ve tekrar iyice mikserle çırpın.
• İçine arzu ettiğiniz kadar kuru üzüm ekleyip, kaşıkla karıştırın.
• Karışımı yağlanmış kalıba döküp, 180 derece fırında pişirin.

Yeni kelimeler ve sohbet

Bu günlerde Zeyno’nun ağzından şu kelimeler dökülüyor:

Baba (gayet net ve anlaşılır şekilde)

Bebe (vurgusu zaman zaman babayla karışsa da biz bebek demek istediğini anlıyoruz)

Nanne (geçmiş dönemde “anne” hatta “annem” olan ben “nanne”liğe terfi ettim)

Nannenne: Anneanne

Dede (Bir sabah dede diyerek uyandı, o gün bugündür dilinde)

Gaga: Her türlü kuş (Kale Bozan Karlo kitabını okurken öğrendi)

Mum: (Grimm Masalları kitabını okurken öğrendi)

Pığğğğ (Pırrr demek. Ekmek attığımız kuşlar uçarken öğrendi)

Uçtu: Kuşlar sayesinde öğrendiği diğer kelime

Üç: Nasıl öğrendi bilmiyoruz. “Sen kaç yaşındasın?” diye sorunca söylüyor.

Ap: Top

Mamamama veya ham: Her türlü yiyecek

Meme: Gayet net!

Ve bu kelimelerle yapılan birkaç sohbet

- Zeynep, yarın nereye gidiyoruz?

- Nanane

- Nasıl gidicez?

- Vuuuu (vapurla)

- Vapurdan inince kim alacak bizi?

- Dedeeee

**

- Zeynep sabah camın önüne neler geldi?

- Gaga

- Ne yediler?

- Hammmm (başını kuşlar gibi öne doğru eğip, kaldırarak)

- Sonra ne yaptı kuşlar?

- Pığğğğğ (ellerini havaya kaldırarak)

9 Ocak 2009 Cuma

16. ay bitti

Ve 16. ayı geride bıraktık. Bu ay doktor kontrolü olmadığından boy, kilo ölçümü bilgileri yok ama yazacak o kadar çok şey var ki! Bir şeyleri eksik bırakacağımı biliyorum ama vakit geçirmeden hafızamdakileri yazmam lazım. Yoksa ipin ucunu toparlayamam bir daha...
* Bu ay, ilk defa antibiyotik kullandı Zeyno. Semptomatik tedavi sağlayan şuruba rağmen düzelme olmayınca ve sümüklere bir de öksürük eklenince, "antibiyotik" dedi doktorumuz. İlaca tamamen karşı olan grupta değilim ben. Tabii gönlüm mümkün olduğunca az ilaçtan yana ama eğer gerekliyse, mutlaka doktor kontrolünde ve önerilen dozda alınmalı. Durumu göz göre göre ağırlaştırmanın bir alemi yok. Hem ucuz atlattık biz. Çevremizdeki çocukların çoğu hasta ve daha ağır durumdalar. Ortakulak iltihabı olanlar, hasteneye yatılılıp, serum takılanlar bile var...
* Bu ay neredeyse her gün bir şeyler öğrendi Zeyno. Bazılarını biz öğrettik, bazılarını o "aaa, ben böyle bir şey yapabiliyormuşum!" mutluluğuyla keşfedip, bize gösterdi. Dans figürleri arasına kendi etrafında dönmeyi eklemek kendi keşfi mesela.
* El öpmeyi öğrettik (yakınlarda bayram yok ama olsun). Elimizi uzatıp "öp" deyince öpüyor ama başına koyması için küçük bir hatırlatma gerekiyor hala.
* "Sen kaç yaşındasın?" diye sorunca eliyle 1 yapıp, "üç" diyor.
* Çok uzun zamandır "çirkin olan" Zeyno, güzel olmayı da öğrendi. "Çirkin ol" deyince dudaklarını şişiriyor yine. "Güzel ol" deyince de kafasını bir yana büküp, gülüyor.
* Bulaşık makinesini beraber boşaltıyoruz artık. O kaşık çatalları tek tek bana veriyor, ben de yerlerine koyuyorum. Gözü tabaklarda ama şimdilik ona izin yok.
* Çamaşırları da birlikte asıyoruz. Ben istedikçe tek tek mandal veriyor bana.
* Güzel öpmeyi öğrendi. Ne demek bu? "Güzel öp" deyince dudaklarını yanağımızdan kaldırmadan peşpeşe öpüyor
* Boyalarla tanıştı bu ay. Ama boya yapmaya genellikle mama sandalyesinde izin olduğundan, yemek yerken boya yapmak istiyor. (Bir taşla iki kuş!)
* Saklambaçta bir adım öteye gitti. Artık saklanıyor ama sadece benim bacaklarımın arkasına.
* Yeni kelimeler öğrendi (bu başlı başına bir yazı konusu)

6 Ocak 2009 Salı

Yeni oyuncaklar

Geçen seferki gibi oldu yine. Tam da "Zeyno'nun oyuncaklarını güncellesem" derken, birden yeni oyuncaklar eve girdi bile... Gelelim oyuncaklarla ilgili son dönem gelişmelerine:
Çıngırak tarzı oyuncakları artık tamamen ortadan kaldırıp, Derin'e vermiştik zaten. İçiçe geçen kutular, tahta puzzle, dergiler ve dokun-hisset kartları televizyon sehpasının altında duruyordu. Bebekler, toplar, diğer ıvır zıvır da sepetin içinde. İçiçe geçen kutularla hakkını vererek oynuyor artık Zeyno. İçiçe sokup, çıkarıyor; üstsüte diziyor. Hatta iki gündür renkleri eşleştirme bile oynuyoruz. Tahta puzzle'la da amacına uygun olarak oynamaya başladı. Hayvanlar doğru yerlere koyuyor ama tam olarak yerleştiremiyor. Dergiler ve kitaplar ise şu sıralar favori durumda. Oyuncaklar bir yana, onlar bir yana. Kütüphanedeki tüm kitapları odaya, koltuğun üstüne getirdik zaten. Çevirip, çevirip bakıyor. Resimleri taklit ediyor. Kaplan gibi bakıyor mesela ya da Kırmızı Başlıklı Kız'daki kurt gibi ellerini havaya kaldırıp, dilini çıkarıyor. Bu arada bu kitaplar sayesinde yeni kelimeler bile öğrendi. Bebeklerle de daha bi samimi artık. Öpüyor onları, sarılıyor, arada da parmağını sallayıp, kızıyor... Ve tabii bir de vazgeçemediği mum boyalar var.
İlk ilave oyuncağımız Pınar'lardaki buluşmamızda geldi. Yeşil ve pembe renklerde oyun hamurları hediye etti Pınar bize. Şimdilik sadece yeşil renkli hamurdan top yapıyoruz. Bir de Gülfer'in hediye ettiği kitap var ki, bu Midilli Bulut'un diğer maceralarını da hemen tamamlamalıyım, çünkü Zeynep bayıldı...
Tam da bu hediye ilavelerden birkaç gün sonra, yolum Profilo Alışveriş Merkezi'nin önünden geçerken, ani bir kararla daldım içeri. Giriş katındaki Elit Oyuncak'ın içinde buldum kendimi. 4 al 3 öde kampanyası varmış. Hemen değerlendirdim. 86 parçalı bir lego aldım, iri parçalı olanlarından. Ve uzun zamandır aradığım ksilofon'u buldum. Hiç düşünmeden attım sepete. Geriye kalan iki parçayı da, ikişer parçalı puzzle'larla kavramları öğreten ahşap puzzle'lardan seçtim. Ksilofon daha vapurla eve dönerken çıktı ortaya. Genelde işten eve dönenlerin vapuru olan 18:00 Bostancı-Adalar vapurunun alt katı, 50 dakika kadar Zeynep'in konserini dinledi. Birkaç gün sonra da legoların bir kısmını çıkardım ortaya. Takıp, çıkarabiliyor ama yine de bizim yaptığımız parçalarla oynamayı daha çok seviyor. Kavram puzzle'ları için daha epey bir süre var herhalde. Şimdi oyuncak sepetini bir daha gözden geçirmeli...

Kırıyorum, kırılıyorum

Halen iş başında olan hormonlar, delik deşik uykular, sonu hiç gelmeyen "yapılacaklar" listesi, hiç bitmeyen ev işleri, her zaman okunmayı bekleyen yazılar, "bu ayı hallettik, gelecek ay dergiye ne koyacağım?" telaşı, her gün aynı saatlerde aynı şeyleri yapmanın monotonluğu, düşüncelerle dolu olması yetmiyormuş gibi bir de sürekli yaratıcı olmaya çalışan beynimin yorgunluğu, hiç dinlenemeyen bedenimin iflasa yaklaşması, Zeyno'nun anlamsız mızmızlıkları, kışın kasveti, kapının hiç çalmaması... Belki de hepsi? Beceririm sanmıştım ama olmuyor. Hepsi aynı anda yürümüyor. Yalpalıyorum şu sıralar yine. Yalpaladıkça, etrafımdakilere çarpıyorum; kırıp, döküyorum. Ve daha çok kırılıyorum... Geçecek biliyorum. Ya kırıklar?

1 Ocak 2009 Perşembe

Kaçamak haftasonu

Yetiştiremedim, yeni yıla girmeden yazamadım ama yine de mutlaka not düşmek lazımdı. 2008'in son hafta sonu, son derece hızlı, keyifli ve lezzetliydi. Suat geldi Almanya'dan. Cumartesi buluştuk; O'nun sayesinde Serra'yla, Serra sayesinde de Özgür'le tanıştık. Tanışmamızın üzerinden henüz dakikalar geçmişken, bir kahvaltı sofrasının etrafında, yıllardır tanışıyormuşçasına sohbete daldık. Aynı gün, uzun bir aradan sonra 20 yıllık arkadaşım Esra'yı gördüm. Son 3 ayına girerken, karnı epey büyümüş. Kısa ama dolu dolu sohbet ettik yeni evlerinde. Öğleden sonra Suat-Serra buluşmasına kaldığımız yerden devam ettik; sonunda Optimum'u görmeyi becerdik. Ve biz tüm bunları yaparken, Zeyno anneannesi ile evde vakit geçirdi. Yeni bebeği ve dans edip, öten horozuyla birlikte.

Bu hızlı Cumartesi kesti mi? Kesmedi. Pazar günü, bir başka kahvaltı sofrasında, blog arkadaşlarımızla buluştuk. Pınar, Gülfer ve ben, ilk kez geçen Nisan ayında bizde buluşmuş, birbirimizi canlı canlı tanımıştık. 7 aylık Zeyno henüz yerlerde emekliyor, 10 aylık Ceylin tutunarak ayağa kalkabiliyor, doğumgününe 1 hafta olan Duru ise yürümeyi öğrenmiş olmanın keyfini çıkarıyordu. Aynı grup, "kocaman" kızlarımız ve eşlerimizle Pınar'larda buluştuk bu kez. Biz Pınar'ın enfes kahvaltılıklarının tadını çıkarıp, "çocuklu hayat" ağırlıklı sohbetimizi ederken, kızlar diğer odada kendi kendilerine oynadılar. İnanamadım ama oldu. Zeyno, Duru'nun birkaç kitabını getirip, bana göstermenin dışında, neredeyse hiç gelmedi yanımıza. Ve ben anladım ki, benim kızım büyümüş. Ve ben anladım ki, bu tür buluşmaları daha sık yapmalıyım... Kızların "uykum geldi" sinyalleriyle kalktık Pınar'lardan. Zeyno'yu anneanneye bırakıp, yeniden fırladık dışarı. 2. Suat-Serra buluşmasını yapıp, gezindik Kadıköy'de. Alkım'da kitaplarla kasetlerin arasına daldık bir süre, birer fincan kahveyle ısıttık içimizi ve sonunda Çiya'ya uğramadan edemedik.

Bizim için son derece keyifli geçen bu haftasonundan Zeyno ile ilgili yazılacak bir not daha var: Zeynep maalesef artık arkamızdan el sallayarak uğurlamıyor bizi, annem O'nu oyalarken biz sıvışıyoruz kapıdan. Ve ne yazık ki, biz gelene kadar sabredemiyor. Arada kapının önüne gidip, "baba" diye ağlıyormuş. Bir de benim pijamama sarılıp, ağlamış. Bakalım kaçamaklar devam edebilecek mi? Zaman gösterecek?

Foto: Zeyno Duru'nun oyun odasını keşfederken... Aslında üç kızın bir arada olduğu bir foto koymak isterdim ama maalesef üçünü aynı karede yakalayamamışız. Bir dahakine inşallah...